31 Ekim 2024 Perşembe

Yalnızlığın İçindeki Sıcaklık

Bir akşam vakti, karanlık yavaşça çökerken yalnızlığın içine doğan garip bir hüzün var. Gökyüzü soluk ve günün telaşından kalan sessizlik, her şeyin üzerini bir örtü gibi kaplamış. Evine dönenlerin ayak sesleri yankılanıyor uzaklarda. Evli evine gitmiş, sofrasına oturmuş, huzur bulmuş. Ama ya garip? Ya sokak lambalarının altında, yüzüne bakan kimseyi bulamayan o yalnız kişi?

Evet, "Bendeki yara sende duvar deliği," diyoruz. Belki her şeyin özeti bu, belki de her insanın içindeki uçsuz bucaksız derinlik. Herkes bir yara taşır, ama o yarayı görecek göz nadirdir. İnsan, bu delikler, bu boşluklarla tamamlanmış değildir; aksine, her biri eksikliği ile var olur, yalnızlığı ile anlam bulur. Ev, sadece dört duvardan ibaret değil; sevginin, sıcaklığın, huzurun olduğu yerdir. İnsan, bazen evine döner ama ruhu o eve ait değildir, çünkü yüreğinde açılmış delikler doldurulmamıştır. Öyleyse diyorum ki, gerçek yuva insanın kendi içinde kurduğu yuvadır; dışarıdaki duvarlar bir sınır değil, bir hatırlatmadır yalnızca.

Hayat, bu hızla akıp giden dünya, çoğu zaman insanı unutur. Herkes kendi yolunda, kendi yolculuğunda. Bir sofranın başına oturmak, bir ekmeği bölüşmek, birbirine bir omuz vermek... bu ritüeller basit gibi görünse de, dünyanın tüm karmaşası içinde insanı ayakta tutan şeylerdir. Belki birçoğumuz bunların değerini göz ardı ediyoruz, çünkü var olduğuna alıştık. Ama unutmayalım ki, gün gelecek, sadece sevgiyle baktığımız insanlar bize eşlik edecek; onların olmadığı bir sofra, soğuk ve kimsesiz kalacaktır. Evine dönene “ne mutlu” derken, o evde huzuru bulan herkesi şanslı sayıyorum. Çünkü günümüz dünyasında, her akşam kapıyı açıp gerçekten ‘dönecek’ bir eve sahip olmak, çoğu insanın rüyasıdır.

Bu yüzden, bu akşamlar bize sadece karanlığı değil, kendi içimize dönmeyi, yaralarımızı fark etmeyi, yalnızlıklarımızı anlamayı da getiriyor. Herkesin gidecek bir evi, paylaşacak bir lokması olması gerektiğini, ama en çok da yaralarını sarmaya cesaret etmesi gerektiğini düşünüyorum. Dünya büyük bir koşuşturma içinde, ama insan kendi varlığıyla ne kadar yakın olursa, etrafındaki her şeyde o kadar anlam bulur. "Evin varsa evine git, yemeğin varsa yemeğini ye," çünkü hayatın en değerli anları, en sade olanlardır.

Evin sıcaklığına dönüp, kendimizi bulmak ve o yaralara rağmen ayakta kalmak için, bu akşamları unutmamalıyız.

Bahadır Hataylı/05.08.2024/Sancaktepe/İST

Veda Işığı

 

Ölüm döşeğindeki yaşlı bir adam, gözleri yavaş yavaş kapanırken sevdiklerine bakarak konuşur.

"Bana bakıyorsunuz şimdi... gözlerim kapanmaya başladıkça sizin yüzleriniz gözlerimin önünde bir ışık gibi parlıyor. Bu son anlarımdan bir şeyler öğrenin istiyorum. Biliyorum, vakit yaklaştı; ama kalbimde biriktirdiğim onca şey var, sizinle paylaşmadan gitmek istemem.

Ah, hayat… Ne kadar güzel, ne kadar tuhaf bir yolculuktu. Bazen öyle hızla geçip gidiyor ki, o güzellikleri yaşarken fark edemiyorsunuz. Şimdi düşünüyorum da, ne çok anı biriktirmişim, ne çok hatıra saklamışım. Ama hepsi bir bulut gibi geçiyor işte gözlerimin önünden; tıpkı rüzgârda savrulan yapraklar gibi. Kimileri tatlı, kimileri acı…

Gençken… gençken her şeyi yapabileceğinizi sanıyorsunuz. Sanki dünya sizinmiş gibi… Sanki hayat hiç bitmeyecekmiş gibi. Ama o kadar hızlı akıyor ki zaman, bir bakıyorsunuz, her şey geride kalmış. Gençler, bunu unutmayın: Hayat, göz açıp kapayıncaya kadar geçip gidiyor. Gençliğinize kapılıp da ihmal ettiğiniz şeyler, bir gün gelip sizi bulur, sizi sorguya çeker. Şimdi, burada, ölüm döşeğinde, her bir hatam, her bir pişmanlığım gözümün önünde… Hangi anılarımı sevgiyle hatırlıyorum biliyor musunuz? O içten sevdiklerimi, kimseye gösteriş yapmadan, saf ve temizce hissettiklerimi. Hayatın sonlarına geldiğinizde, geride kalan tek şey, saf olan hislerinizdir.

Bir kere daha başa dönsem… ah, bir daha olsa şu dünyaya gelişim, bilirsiniz, bazı şeyleri çok farklı yapardım. Örneğin, bir şeyleri ertelemekten vazgeçerdim. Evet, hep yarına bıraktığımız şeyler var ya, işte onlar. 'Sonra yaparım,' dediğimiz, 'Bir gün vaktim olacak nasılsa,' diye düşündüğümüz her şey. Ama işte, o 'bir gün' hiçbir zaman gelmiyor… Gençler, sakın ertelemeyin, sevdiğiniz birine onu sevdiğinizi söylemekten, bir dostunuzu aramaktan, özür dilemeniz gerekiyorsa özür dilemekten kaçınmayın. Bir gün bakarsınız, o fırsatlar da gitmiş, onlar da size sırt çevirmiş.

Sevdiğim dostlar, çocuklarım… Size söylemek istediğim çok şey var. En önemli olanı ise şu: Hayatınızda öyle anlar gelecek ki, size zor gelecek, acı verecek. Ama sakın umudunuzu yitirmeyin. Hayat, bazen serttir, evet; bazen rüzgâr çok soğuktur, yağmurlar çok sert yağar. Ama inanın, o yağmurlar, o rüzgârlar, sizin büyümeniz için var. Güçlenmeniz, olgunlaşmanız için. Her acı bir öğretmendir. Ben de öğrendim zamanla, hayatın bana fısıldadıklarını. Belki başta anlamadım, belki çoğu zaman görmezden geldim. Ama artık biliyorum, her yaşanan, size kendinizi tanımanız için, kalbinizi anlamanız için verilmiş bir hediye.

Ve size son bir şey daha söylemek istiyorum: Gittiğiniz yerde, karşınıza çıkan her kim olursa olsun, ona sevgiyle yaklaşın. Kalbinizde kin, öfke biriktirmeyin. O yükler çok ağır, o yükler insanı çökertir. Bir gün, benim gibi son nefesinizi vermek üzere olduğunuzda, kalbinizdeki yüklerden kurtulmuş olarak gitmek istersiniz. Bunu bugün yapın, hemen şimdi yapın. İnsanları affedin, kendinizi affedin. Çünkü affetmek, sizin özgürlüğünüzdür, sizin ruhunuzun hafiflemesidir.

Ben, şimdi, bu dünyadan gitmek üzereyim. Belki birazdan… belki birkaç saat sonra, artık burada olmayacağım. Ama her birinizin yüzünü, her birinizle geçirdiğim güzel anları yanıma alarak gidiyorum. Nerede olursam olayım, biliyorum ki sevgiyle hatırlanacağım, tıpkı sizin beni sevdiğiniz gibi. Birbirinizi sevin, birbirinizi destekleyin. Çünkü, hayat dediğiniz bu yolculukta, birbirimizden başka hiçbir şeye güvenemeyiz. En değerli şey, bu dünyada birbirinize duyduğunuz sevgidir.

Şimdi, gitme vakti. Kalbinizde her zaman sevgi olsun, her zaman umut olsun. Güzel günler, güzel anılar sizinle olsun… Beni böyle hatırlayın. Elveda…"

Odada hüzünlü bir sessizlik hâkimken yaşlı adamın sözleri, sevdiklerinin yüreklerinde derin izler bırakıyordu. Onun titreyen sesi, yılların birikimi olan bilgelik dolu cümleleriyle son bir ders verircesine yankılanıyordu.

Sevdikleri, gözlerinde biriken yaşlara rağmen onun her bir kelimesini dikkatle dinlediler. Ölüm döşeğindeki bu bilge adam, onları hayata dair en önemli şeyleri yeniden hatırlatıyordu: zamanın kıymetini, sevginin gücünü, pişmanlıklardan arınmış bir kalp bırakmanın önemini.

Yaşlı adamın son cümleleri, içtenlikle söylenen birer veda değil, aksine yaşanmışlıkların bıraktığı değerli izlerin emanetiydi. Sözleriyle bir köprü kuruyordu; bu dünyadan öteye geçerken, sevdiklerinin yüreğine ışık tutan bir rehberlik bırakıyordu geride.

Kelimeler azalmış, oda sessizliğe bürünmüştü. Fakat o an, ölüm döşeğinde bir baba, bir dost, bir bilge, sevgiyle dolu hayatını adeta sonsuzluğa aktarıyordu. Ve herkes biliyordu ki o artık fiziksel olarak yanlarında olmayacak belki, ama bıraktığı sözler, öğütler ve hatıralar yüreklerinde bir ömür boyu yaşayacaktı.

Bahadır Hataylı/17.08.2024/Sancaktepe/İST

Dünyaya Mesajım

Erol Kekeç olarak, kendi dünyamı kelimelere dökebilmek, yaşadığım hayatın her bir anını insanlara miras olarak bırakmak istiyorum. Bu anlatının içinde, sadece kendi içsel yolculuğum değil, aynı zamanda yaşama dair derin bir sorgulama, insanlığa duyduğum bağlılık, adalete adanmış mücadelem ve doğanın saflığına olan bağlılığım var. Şimdi, o derinlerde yanan bu ateşi, hayata dair felsefi bakış açımı, duygusal derinliklerimi ve romantik yanımı anlatarak kapsamlı bir şekilde sizinle paylaşmak istiyorum.

Doğaya ve Hayata Dair Felsefem

Benim hayata bakışım, doğanın saflığı ve sadeliğiyle harmanlanmış bir felsefeyle şekillenir. İnsan doğayı anlamaya, ona uyum sağlamaya çalıştıkça aslında kendisini anlamaya da başlar. Doğanın içinde, onun ritmini duydukça insanın kalbinde yeni bir kapı açılır; o kapı, kendi içindeki gerçek potansiyele, saflığa ve özüne açılan kapıdır. Bu nedenle doğanın dingin kollarında yaşamayı ve onun sunduğu basit ama derin anlamları çözümlemeyi çok önemserim. Doğa bana her seferinde farklı dersler sunar: bir yaprağın toprağa düşüşünde, rüzgârın savurduğu ağaçlarda, suyun berrak akışında… Her biri ayrı bir hayat felsefesinin somut örneğidir ve bu örnekler beni adeta büyüler.

İnsana ve Adalete Adanmış Bir Yaşam

İnsanın değerini bilmek, ona hak ettiği saygıyı, değeri ve adaleti sunmak, hayatımın temel direklerinden biridir. Adalet, sadece bir hukuk kuralı değildir; o, bir yaşam biçimidir. Adaleti sadece kanunlar değil, insana olan derin saygı, sevgi ve hakkaniyet duygusu yaşatır. Yaşamım boyunca hep bu uğurda mücadele ettim, bu değerleri savundum. Biliyorum ki adalet, her şeyin temelini oluşturur; bir insana, bir topluma adalet dağıtıldığında, ona verilen değer gerçek olur. Adalete olan inancım, insana duyduğum güvenle, insanlığın gücüne olan inancımla bütünleşir.

Ben, her bireyin bir öz değer taşıdığına ve bu değerin korunması gerektiğine inanıyorum. İnsanı bir kalıp içine sokmadan, onu yargılamadan, olduğu gibi kabul etmek ve onu kendi öz değerleriyle yaşatmak… İşte gerçek adalet burada başlar. Adaleti sağlamak, yalnızca yasaların değil, aynı zamanda bireyin vicdanının da işidir. Hayatım boyunca kendime her zaman bu değerleri temel aldım, bu değerlerin yol göstericiliğinde adımlar attım. Bu yol kolay olmadı; bazen yargılandım, bazen yalnız kaldım, ama yolumdan asla sapmadım.

Hayata Sanatla Dokunmak-Şiirsel ve Romantik Yanım

Hayatıma yön veren bir başka unsur, içimdeki sanatsal ve romantik duygulardır. Hayatı yaşanabilir kılan şey, ona şiirsel ve estetik bir anlam katabilmektir. Şiir benim için sadece bir yazın türü değil, aynı zamanda yaşama dair bir duruştur. Şiir, bir duygunun, bir anın en saf haliyle dile geldiği, içsel bir dünyanın dışavurumu olarak değerlidir. Herkesin dünyasında bir şiir yatar aslında; bu bazen bir rüzgâr sesi olur, bazen bir gölgedeki huzur, bazen de yıldızların altında duyulan o derin sessizlik. Benim içimde de böylesine derin ve engin bir şiir var; bunu hissetmek, yaşamak ve paylaşmak, hayatı anlamlı kılan en güçlü şeylerden biri.

Romantizm ise, hayatın sert yüzlerine rağmen içinde bir umut taşıyabilmektir. Romantik bakış açım, doğanın o uçsuz bucaksız güzelliğine, insan ruhunun derinliklerine olan hayranlığımda şekillenir. Romantizm, gözlerimizin gördüğünün ötesini görebilmek, hayatın zorluklarını aşarken içimizde bir umut taşıyabilmektir. Hayatı bu şiirsel ve romantik gözlerle görmeyi seçtiğim için, her yaşadığım an bana yeni bir anlam, yeni bir hikâye sunar. Bu hikâyelerle içsel dünyamı besler, hayatın her anına değer katmaya çalışırım.

İdealler ve Hayata Katkım

Elde edilen bilginin, birikimin ve yaşam deneyiminin, topluma hizmet etmek için kullanılması gerektiğine inanırım. Hayatı yaşamak, sadece kendi alanında var olmak değildir; o, aynı zamanda başkalarına katkı sunmaktır. Bunu yapmanın yolu ise kendi ideallerini belirleyip bu ideallerin peşinde yılmadan gitmektir. İdeallerim, insanlara daha güzel bir dünya bırakmak, onların yaşam kalitesini arttırmak, hayatın her alanında adaletin ve hakkaniyetin gözetildiği bir düzen sağlamak üzerine kuruludur.

Her insanın bir ideali, bir amacı olmalıdır. Bu ideal, onun hayatını anlamlandıran, onu daha ileriye taşıyan bir ışık gibidir. İdeallerimiz olmadan yaşamak, hayatı boş bir oyuna çevirebilir. Benim ideallerim, insanlara hizmet etmek, onların yüzünü güldürebilmek, acılarını azaltabilmek, umutlarını canlandırabilmektir. Bu ideallerin peşinde koşarken ne kadar yorulsam da, hep o ilk günkü heyecanla devam ettim. Çünkü biliyorum ki bir insan, hayatta bir iz bırakabilirse, o iz ideallerle anlam kazanır.

Öngörüler ve İnsanlığa Miras Bırakma İsteğim

Yaşamım boyunca hep geleceği düşünerek, insanlığın ve dünyanın daha iyiye gitmesi için neler yapılabileceğini hayal ederek yaşadım. İnsanlar arası ilişkilerin, toplumların geleceğinin ve doğanın korunmasının önemini biliyorum. Bu yüzden geleceğe dair öngörülerim, geçmişten aldığım derslerle ve şu anki gözlemlerimle harmanlanır. İnsanlık için bir miras bırakmak, sadece bir eser bırakmak değil, aynı zamanda bir anlayışı, bir bakış açısını gelecek nesillere ulaştırmaktır.

Bir insanın en kıymetli mirası, başkalarına ilham verecek bir hayat yaşamasıdır. Ben de kendi hayatımı, başkalarına ilham olacak şekilde yaşamak istedim. Öngörülerim, insanlık için daha adil, daha yaşanabilir, daha huzurlu bir dünya kurmak üzerine odaklanır. Bu dünyada her bireyin hakkını aldığı, kimsenin ezilmediği, herkesin kendini bulabileceği bir düzen hayal ediyorum. Bu hayali gerçekleştirmek içinse hem kendim hem de gelecek nesiller için bir ilham kaynağı olmak istiyorum.

Hayatın Gerçeklikleriyle Şiirsel Dünyamı Bütünleştirmek

İnsanın doğayla, insanlıkla, adaletle ve duygularıyla olan bu derin ilişkisi, hayatın en reel gerçeklikleriyle harmanlanır. Yaşadığım bu hayatın içinde kimi zaman zorluklar, kimi zaman acılar olsa da, bunları şiirsel bir şekilde yorumlamayı, her olaydan bir anlam çıkarmayı öğrendim. Hayat, her yönüyle bir okul gibidir; her an bir ders, her acı bir öğreti, her sevinç bir hatıradır. Hayatın tüm bu yönleriyle barışık bir şekilde, şiirsel bir duygusallık içinde yaşıyorum.

Bu dünyaya, hayata dair bir mesaj bırakmak istiyorum. Her insanın içinde bir umut tohumu olduğunu, bu tohumun sevgiyle, adaletle, insanlıkla büyütüldüğünde nasıl bir ağaç olabileceğini göstermeyi arzuluyorum. Hayatı anlamak, onu dolu dolu yaşamak ve kendi yolunda bir iz bırakmak… İşte, Erol Kekeç olarak dünyaya bırakmak istediğim mesaj budur: İçinizdeki umudu, sevgi ve adaletle büyütün; doğaya, insanlığa, adalete olan bağlılığınızı hiç kaybetmeyin.

Bu mesajla, hayatın tüm renklerini, duygularını ve gerçekliklerini bir araya getirerek dünyaya bir iz bırakmayı, geleceğe bir fener olmayı diliyorum. Rabbim bu uğurda insan olarak yaşayıp gitmeyi nasip eder inşallah diyorum herkesi selamların en güzeli ile selamlıyor yüreğimden çiçekler yolluyorum...

Erol Kekeç/30.10.2024/17.10/Namazgah/İST

30 Ekim 2024 Çarşamba

Edebin Işığında Güzellik

 

Edep, her insanın gönül evinde saklı, kalbin en kuytu köşesine yerleştirilmiş bir hazine gibidir. O hazineyi bulmak, insana dünyaya bakmayı, yaratılanı sevmeyi, kötülüğü iyilikle karşılamayı öğretir. İşte güzellik de burada filizlenir: Güzellik, sadece dışa ait bir zarafet değil, insanın iç dünyasından dışarıya süzülen bir ahenktir. Edepli olanın bakışı yumuşaktır, sözü sakindir, kalbi nezaketle doludur; çünkü edep, başkasına zarar vermeden yaşamayı, her canlının hakkına saygı duymayı öğütler. Edebin olduğu yerde güzellik, güzelliğin olduğu yerde insanlık vardır.

Edepli bir göz, insanları ayrıştırmaz; aksine, her kalbin bir bütünün parçası olduğunu, herkesin yaradılışın bir yansıması olduğunu görür. Yüzlerdeki tebessümden, kalplerdeki incelikten, gözlerin derinliklerindeki şefkatten anlar ki güzelliğin en derin sırrı, dış görünüşten çok içsel bir armonidedir. Edeple bakan bir göz, güzeli görmekten mahrum kalmaz; güzeli tanır, güzeli hisseder, onu özünde yaşar.

Gelin, edebin her şeyden üstün olduğunu idrak edelim. Dış güzellikler bir gün solacak, şekil şemal bir gün değişecek, fakat edebin güzelliği baki kalacak. Edepli bir insan, hayatın zorluklarına göğüs gererken bile güzelliğin ışığını yayar etrafına. Edebini kaybeden güzelliği yitirir; çünkü güzellik, kalpte yeşeren o naif ve saf edebin, insanlığı kuşatan o büyük inceliğin ta kendisidir.

Bu yüzden her insan, her gün kalbine dönüp edebin kıymetini yeniden keşfetmeli. Unutmayalım ki, edep, yalnızca kişisel bir erdem değil, toplumsal bir kıymettir. Edebi gözeten insan, topluma güzelliği yayar; kalplere huzur getirir. Edebiyle yaşamayı başaran insan, hem kendine hem de çevresine aydınlık bir yol çizer.

Bahadır Hataylı/Ekim-2024/Sancaktepe/İST

29 Ekim 2024 Salı

Özgür Ruhun Yolculuğu

Hayalinizde ölümsüz idealler taşıyorsanız, onlara ulaşabilmek için çok dikkatli seçimler yapmalısınız. Hangi yöne sapacağınızı, kimin ardına takılacağınızı, kimde tutunacağınızı sorgulamalı, içsel yolculuğunuzun rotasını güvenli bir yere oturtmalısınız. Öyle ki, korunaklı ya da gücünden etkilenerek seçeceğiniz yanlış bir rehber, örneğin hareket kabiliyeti sınırlı bir canlının arkasına yapışan böcek gibi, boyut daha en başında engellerle dolu bir yol dayatılabilir.

Büyük hayalleri olanların doğru ilerlerken bir öküzün sırtına değil, dörtnala koşan bir atın gücünü, bir turnanın zarafetini alması gerekir. Taklit ile büyüyen kalıplardan sıyrılmalı, ruhunuzun gerçek isteğine yol vermelisiniz. Çünkü onun seçtiği yanlış rehber ya da yol, yalnızca sizi yanıltmakla kalmaz; hedeflerinizin gerçek potansiyeline erişmesini da engeller. Kendi iç dengelerinizi sağlam kuramadığınız süre boyunca, bölgesel sırta yük olması ya da o yükü taşımaya çalışma arasında bir kısır döngüye mahkûm olursunuz.

Eğer güçlü bir özgürlükse, yüreğinizin derinlerindeki ışığı keşfetmelisiniz. O ışık boyutu sadece kişisel hedeflerinizi değil, aynı zamanda büyük idealler için mücadele edebilme cesaretini de verir. Yüreğiyle rüzgarı aşmak isteyenler için bu dünya, yalnızca bir başlangıçtır. Başladığın yerde kök salmak yerine, onu yeni anını değerlendirip yöntemlerini görmek istiyorsun; bir ağacın yüzyıllarca aynı yerde mevcut olduğu gibi değil, bir nehrin kendini sürekli sabit yenilemesi gibi.

İnsanın yaşadığı manası da burada yatmaktadır; sıradan bir yük olarak yaşamak değil, sıradan olan her şeyden bağımsız olabilmek için içsel bir güç inşa etmek. Gökyüzüne bakarken, bir yıldız gibi yalnızca orada durmayı değil, ışığınızla yolu açmayı hedeflerseniz, yalnızca kendiniz değil, tüm insanlığa örnek teşkil etmez. Unutulmamalı ki, korkusuz dalgalara kulaç atan, ancak okyanusun motorunda boğulma korkusunu yenebilenlerdir.

Özgürlüğe koşanların parolası ise bellidir: "Ölmek temizlenmiş." Bir anlamda her gün ölüp yeniden doğmayı bilenlerin, korkuya teslim olmayanların yola çıkma cesareti vardır.

Bahadır Hataylı/Ekim-2024/Sancaktepe/İst

Güne Selam, Hayata Devam

Sabahın alaca karanlığında, henüz günün ilk ışıkları görünmeden düşmek gerek yola. Herkes uykunun rehavetinde, kim bilir kimler nerede ne rüyalar görüyorken sen, yolunu bilerek, amacını seçerek ilerleyeceksin. Gelişigüzel atılmış adımlar, rüzgârın önüne savrulmuş yaprak misali, yönünü kaybetmiş bir halde, bir köşede unutulmayı bekler. Ancak sen, sabahın tazeliğinde, akşamdan kalmış tüm ağırlıkları, yorgunlukları bir kenara bırakıp tüm coşkunla ilerleyeceksin. Yüreğinde biriken ne varsa, içindeki rahmet ve merhamet tohumlarını bu solmuş dünyanın her köşesine saçmak için düşeceksin yollara.

Biliyor musun, zaman sen durduğun yerde hızla ilerliyor. Her saniye senden daha hızlı, daha sabırsız geçip gidiyor. Beklemek, hayatı ıskalamak demek. Zamanı yakalamak için oturup iltimas bekleyemezsin. Zaman, hiç kimseye ayrıcalık tanımaz; yaşadıklarını, her anını kendin doldurmak zorundasın. Yoksa zaman, ardında bıraktığın eksik ve yarım kalmış anıların yükünü ruhuna işler. Şikâyetle ömrü geçirip, nihayetinde yaşlanmış, ancak yaşadığını hissetmemiş bir ruh olarak kalmak istemiyorsan, bugün sahip olduklarını fark et. Yaşamına kattığın her an, gelecek hasadının tohumu olacak. Boşa geçirilmiş her an, gelecekteki eksikliklerin bir parçası olacak. Yaşam, şikâyet ederek geçmez; yalnızca senin ektiğin tohumlar, yarınında çiçek açar.

Sabahın serinliğinde, hayatın telaşına başlamadan önce, bugüne dair ne varsa içimde, seninle paylaşmak istedim. Bugünün sana neler getireceğini, gecenin sonunda nelerle karşılaşacağını bilmiyoruz. Gün biterken, yastığa başını koyduğunda bugünden hatırlayacağın neler olacak? Yoksa gecenin sessizliğine kendini bırakıp unutacak mısın günün izlerini? Kim bilir, belki de sessizliğe dalıp her şeyi bırakacaksın geceye, o derin ve serin karanlığa.

Yaşam kısa, ve her geçen an ömrümüzden bir parça alıp götürüyor. Kimi insanlar, genç yaşında bu dünyadan göçerken, bize düşen onlardan ders almak ve yaşamın değerini bilmek olmalı. Ölüme meydan okumak değil amacımız, ama zaman yaşlansın, biz ise diriliğimizi koruyalım. Geçen her gün, bize kendimizi ve hayatı yeniden hatırlatmalı. Genç kalmak, yalnızca bedensel bir mesele değil, ruhun tazeliğini koruyabilmek demek.

Bazen göz kapaklarım yumulur, uykunun ağırlığı çöker. Ama içimde bir umut, beni uyanık tutar. Söylemek istediklerimi söylemeden, yarım bırakmadan bu hayata iz bırakmak isterim. Sen de öyle yaşa ki, yarınlara bir şey bırakmadan, tümünü bugünde yaşa. Hayatın içinde kaybolmadan, zamanı kendi ritminde yaşa ki sen eskime; bırak zaman eskisin. Yaşamın her anında, kendine kattığın anlamlarla geleceğe iz bırak.

Bu yolculuğa çıkarken, acı ve zorlukların farkındaydım. Ancak zorlukların üstesinden gelmek, hayatın anlamını bulmanın bir yolu oldu. Yaşamı, derin acılarla yoğrulmuş mersiyeler gibi değil, her gün tazelenen bir umut olarak görmek lazım. Kendine yük etmeden, yüreğinde biriken tüm umutları bugünle paylaş.

Bahadır Hataylı/29.10.2024/20.55/Sancaktepe/İST

28 Ekim 2024 Pazartesi

Kalbimdeki Çınar


Ey sevgili, her nefesimde senin adın yankılanıyor, her bakışımda göğün genişliğinde senin izini arıyorum. Gece yıldızlarını birer birer sayarken kalbime doğan yalnızlık, seni düşündükçe hafifliyor. Biliyorum ki ne yapsam boş, çünkü göklerden gelen bir karar var, en derinlerden gelen bir emir; seni sevmek, senden gelen her sınavı kabul etmek…

Gün batsa ne olur ki? Karanlık çöktüğünde bile içimi ısıtan bir ateş var sende. Yıldızlar kayarken dilekler tutuyorum, ama aslında her dilek bir, her dua tek: Seni hissetmek. Senin sevgin, geceyi onaran mimar gibi kalbimin yaralarını sarıyor. Dışarıda yağmur yağarken, içime serin bir huzur doluyor, sanki her damla senin sevginin bir hatırlatıcısı gibi yüzüme dokunuyor. Ne zaman yansam, ne zaman düşsem, senin aşkın o külleri savurup da içimde yeniden canlanıyor.

Bana baktıkça hep o içimde kök salmış çınarı görüyorsun. Merhametin çınarı… Her fırtınada dallarına sarıldığım, kökleri yüreğime derin derin işlenmiş bir çınar gibi. Çınarın altında soluklanırken, senin rahmetinin gölgesinde huzur buluyorum. Zaman geçiyor, mevsimler değişiyor, ama o çınar hep orada kalıyor; bana her an seni, o saf sevgiyi hatırlatıyor. Kışın soğuğunda bile bana baharı fısıldıyor, o bahar ki senin aşkınla yeniden doğmanın adı oluyor.

Yol uzun, biliyorum. Yolda kaybolmak da var, yorulmak da… Ama sen, sevgili, içimde bir umut gibi doğuyorsun her seferinde. Bir an bile senden uzak düşecek olsam, kalbimdeki o çınarın dalları bana tutunmam için eğiliyor, beni sarıp sarmalıyor. Yalnız hissettiğimde, bana seninle dolu bir huzur bahşediyorsun. Bil ki, senin gölgen altında dünya sürgünü bile hafif geliyor.

Karanlıklar aydınlığa dönüşecek biliyorum, her gece gibi bu sürgün de bitecek. Seni bulana kadar yürümeye devam edeceğim, senin yolunda adımlarımı atarken seni her solukta daha çok hissedeceğim. Çünkü kalbimdeki bu sevgiden ötesi yok; seninle tamamlanıyor her şey, seninle anlam buluyor tüm çabalarım.

Ey en sevgili, yolumda bir yıldız gibi parlıyorsun; sana duyduğum hasret, seni bulma umuduyla her gün yeniden yanıp tutuşuyor. Bu dünya sürgünü bitse de bitmese de, seni bulmanın huzuruyla yoluma devam edeceğim. Herkes bu yolda kendini bulur, sevgiyi yeniden keşfeder; seninle bu hayat yeniden anlam kazanır. Ve ben, senin merhametinden bir nebze olsun nasiplenmiş biri olarak, sana olan aşkımla var olmaya devam edeceğim.

Erol Kekeç/28.10.2024/Sancaktepe/İST

27 Ekim 2024 Pazar

Baba Bana Bir Masal Anlat!


Gece karanlığında yalnız kalmış bir çocuk misali, içimdeki sessizlik bir çığlık gibi büyüyor. Kimi zaman bir elektrik direğinin tepesine tırmanan cesur bir adamı izliyorum; kimi zaman meydanlarda, kalabalıkların gözünde bir kahraman gibi dimdik duran insanları görüyorum. Ama işin garibi, bir yanda bu dik durma hikayesi her yerde anlatılırken, toplumun içinde bir yerde, "dik durmanın" ne anlama geldiğini sorgulayan bir ben varım. Bu ironiyle nasıl baş edebilirim? Bunu anlamaya çalışıyorum, derinlerde bir yerlerde kaybolmuş ve el yordamıyla çıkış arayan biri gibi...

Bir masal anlat deselerdi şimdi bana, ne anlatabilirdim? Gerçekten masalların içine gizlenen o "dik durma" cesaretini mi, yoksa yanılgılarımızı mı? Dik durmak... Ne kadar ilginç bir kavram, değil mi? Oysa ne çok şey yüklendi bu iki kelimeye; nice hayatlar, nice umutlar, nice hayal kırıklıkları…

Bir ülke düşün; bu ülkede dağlar, devrilemeyecek kadar sağlam, nehirler akacak kadar güçlü, insanlar dik duracak kadar cesur. Hep böyle anlatıldı bize, böyle belletildi: dik duran, eğilmeyen, ne yaparsa yapsın duruşundan ödün vermeyen bir toplum... İşte o toplumun içinde büyüdük biz. Çocukken babalarımız anlatırdı, masalların kahramanları hep dimdik dururdu; eğilmezdi, bükülmezdi. Kötülüklere meydan okur, imkansızlıklarla mücadele ederdi. Ama hiçbir zaman o kahramanlara gerçekten ulaşamadık. Sadece dinledik, o kadar. Çünkü o dik duran kahramanlar, aslında birer masaldı. Erişilemeyen, erişilmesi mümkün olmayan masallar…

Bugün, dik duruşun ardındaki hikayeleri gördükçe, o eski masallar gözümde daha da büyüyor. Gerçekten var mıydı o kahramanlar? Yoksa bizi dik durmaya zorlayan, eğilmez olmamızı isteyen hikayelerin birer yalan olduğunu kabul etme vakti mi geldi? Evet, çocukluğumuzun o sahte kahramanlarını bize anlatan babaların, dedelerin nesli bir masal uydurdu bizlere. Onlar dik duramamıştı, ya biz dik durabilecek miyiz?

Bakıyorum da bugün herkes bir şekilde dik durmaktan bahsediyor. Evet, "dik durmak" büyük bir erdem gibi anlatılıyor. Ama işin gerçeği, her dik duran ne için ayakta durduğunu biliyor mu? Kafamda hep aynı soru dönüyor. Kimisi dik duruyor ama ardında ne var? Bu soruya bir cevap bulabilir miyim? Bir topluluk düşün, herkes bir şeyler anlatıyor. Güya "dik duruyor," ama bakıyorum ki kimisi sırtını bir dağa yaslamış, kimisi arkadan gelen rüzgarla destek bulmuş, kimisi güvendiği omuzların ardında… Oysa dik durmak, tek başına durmayı gerektirir. Arkada rüzgarı dağın, omzunda birilerinin eli olmadan, yalnız başına, korkusuzca... İşte o zaman dik durursun gerçekten.

Satın alınmış iradelerle dolu bu dünya... Kim kime güvenebilir? İradelerin parayla alınıp satıldığı, onurun fiyatının biçildiği bir yerde neyin dimdik duruşundan bahsedebiliriz ki? Düşünüyorum, acaba bu masallara inanarak mı büyüdük biz? Yoksa büyümemize izin verilmeden, sahte bir hikâyenin parçası mı olduk? Korkmaya, ürkmeye gerek yok, derdi babalarımız; ama korkusuz olmak ne demekti? Kim korkusuz olabilir ki bu dünyada, kim gerçekten dimdik durabilir? Öyle bir hal ki bu, bu işin ustaları her şeyin üstesinden geliyor ama ne pahasına?

Sanki herkes dik duruyor, ama aslında herkes birbirine yaslanıyor. Bak, birine destek olmadan ayakta kalmak zor. Sanki bu masalların içinde gerçekten var olmaya çalışan bir avuç insanız. Çevremize bakınca, her şey o kadar yamuk ki. Yamuk bir düzen, yamuk bir sistem, yamuk ilişkiler… Ve bu yamukluktan doğan bir düzlemde, kim gerçekten dik durabilir ki? Bir adam düşün, elektrik direğinin tepesine çıkmış, kalabalığa sesleniyor. Etrafta etten duvarlar, dik duran birini görmeye gelmiş insanlar. Herkes o kadar yamuk, o kadar bozuk ki, orada dimdik duran birine tahammül edemiyorlar. Onun o direğin tepesinden inmesini, yere düşmesini istiyorlar. Çünkü onlar dik durmanın ne anlama geldiğini bilmiyor, eğilmeyi dik durmak sanıyorlar.

Oysa "dik durmak," aslında yamuklukları düzeltmekle ilgili değil mi? Gerçekten dik durmak, dimdik ayakta kalabilmek, kimseden destek almadan, rüzgara karşı durmak değil mi? Ama bu kalabalıklar, dik durmanın ne demek olduğunu anlamıyor. Sadece dik duranları izleyip bir şeyler hayal ediyorlar. İronik olan şu ki, onlar bu cesareti anlayamadan o kalabalığın içinde kayboluyorlar.

Hayatlarımız o kadar çok yalanla doldu ki, artık doğruları görmekte zorlanıyoruz. Herkes kendince bir şeylere inanıyor, bir masalın peşine takılıyor. "Baba, bana bir masal anlat," diyen çocuklar gibiyiz aslında; her şeyin yalan olduğu bir dünyada, gerçek gibi görünen masallara sarılıyoruz. Zümrüdüanka kuşu, peri kızı, devler... Hepsi birer hayal değil mi? Ama biz o hayallerle uyutuluyoruz. Meydanlarda toplanan kalabalıklar, dimdik duran adamları izleyip hipnoz oluyor. Onların söylediklerini dinleyip hayal dünyasında kayboluyorlar. Oysa o masallar birer yalandan ibaret. Kötülerin yenildiği, iyilerin kazandığı masallar... Gerçek dünyada işler böyle yürümez.

Bir çocuk gibi uyutulmak istemiyorum artık. Gerçeği görmek istiyorum. O masallarda anlatılan kahramanların gerçekte kim olduğunu bilmek istiyorum. Meydanlarda toplanan kalabalıkların, dimdik duran insanları nasıl aşağıladığını görmek istiyorum. İşte bu yüzden artık masal değil, gerçek bir hikaye anlat bana. Beni hayallere değil, gerçeklere uyandıracak bir hikaye...

İşte böyle, bir masaldan uyanmak istiyoruz belki de. Birilerinin masallarıyla uyutulmak istemiyoruz. Çünkü o masallar, sadece çocukları değil, büyüklere de söyleniyor. "Dik dur," diyorlar bize, "eğilme." Ama kimse gerçekten ne için dik durduğumuzu anlatmıyor. Bu hikayeyi kim yazdı, neden yazdı, bilmiyoruz. Sadece o hikayeyi yaşamak zorunda bırakılıyoruz. Elektrik direğinin tepesine çıkan adama bakıyorum ve içimden şunu diyorum: "Sana ne gerek vardı, dik duramıyorsan ne işin var orada?" Ama o direğin tepesine çıkan herkes bir şekilde dimdik duruyor gibi görünse de, çoğu gerçekte sadece bir rüzgarın yönlendirmesiyle sallanıyor.

Eğer bu hikayeden bir ders çıkaracaksak, o da şudur: Gerçekten dik durabilmek, yalnızca doğru yolda yürümekle olur. Eğer bir yalanın içinde yaşıyorsak, ne kadar dik durmaya çalışırsak çalışalım, o yalan bizi eğip büker. Çünkü dik durmak, doğru olmaktan gelir; doğru bildiğin yolda, kimseden yardım almadan ilerlemekten...

Bahadır Hataylı/27.10.2024/Sancaktepe/İST

Gecenin Sakladığı Umut ve Direniş

Bir geceydi. Sessizliğin içinde ne kadar derine insem, daha fazlasını görüyordum. Bu sessizlikte zaman sanki hem duruyor hem de her şeyden bağımsız bir şekilde akıyordu. Günlerden bir gündü, ancak hangi gün, hangi vakit olduğunu önemsemeyen bir zaman dilimindeydik. Zamanla ilgili her şey bu gecenin içinde eriyip gitmişti. Hava, doğumun ve ölümün sessizliğini taşıyordu. Kendimi kayaların kıyısına bıraktım, elimde bir demet toplanmış anılarla... İçimden, zamanı gelmemiş ya da zamana yetişememiş aşklar geçiyordu. İşte bu yüzden, burada seni bulmak, sana seslenmek istedim.

Gönlümden akan duygu dalgaları içinde bir ses belirdi, sanki sazın telinden yükselen o ince ses gibiydi. "Ağlama," dedim içimden gelen o sese, "ağlama, çünkü benim görevim ağlamak değil, seni yaşatmak." Ben gülerken, senin gözlerinden dökülen yaşların akmasını istemem. Sen ağladığında sanki her şey daha da ağırlaşıyor, ülkemin insanı, sen ağladıkça bu toprakların üzerinde daha da derin yarıklar açılıyor.

Bak, sana anlatacağım destanlar var. Bizim bahtımıza ağlamak yazılmadı, zorlukları unutmadan ama onların içinde kaybolmadan yaşamak yazıldı. Çünkü biz, bin yıl öncesinden Asya’dan yola çıktık, korkusuzca, bir rüzgâr gibi. Yorgunluk nedir bilmeden, bilincimize kadar işlemiş bir umutla geldik bu topraklara. Şimdi bu topraklar, bastığın her yer senin atalarının izleriyle dolu. Her çiçek, her tomurcuk senin geçmişini taşıyor. O yüzden bil ki, bu topraklardan umut filizlenip dünyaya yayılacak. İşte o gün geldiğinde ağlamak olmayacak, o gün bizim düğünümüz, bizim bayramımız olacak.

Bak, sen bir zamanlar korkuların nöbetini tuttun. Sadece bir ıslıkla silahsız şekilde geçtin karanlık yolları, başın dik, yüreğinde korkusuzlukla. Bugün, kimin sana bu kadar korku yüklediğini biliyor musun? İçindeki o büyük umut nerede, niçin kayboldu? Bir bak haline... Bu, sana yakışıyor mu? Gözlerinde o eski ışıltı, dilinde eski cesur sözler yok mu artık? Senin gibi birine yakışan bu değil, emin ol.

Sana olan inancım sonsuz, çünkü sen bu toprakların özüsün. Bütün zorluklara göğüs geren, yağmurda, karda, savaş meydanlarında bile gülümsemeyi bilen sendin. Sen, yıldızların altında gecenin sessizliğinde bile tek başına yola çıkabilen cesur bir yüreksin. Tek bir göz kırpışıyla, tek bir bakışıyla düşmanın gönlüne korku salan, dostuna güven veren, mazlumun yanında durabilen, zalime göz açtırmayan işte sendin. O yüzden bırak geçmişi bir kenara, kendine bak şimdi; geçmişten taşıdığın o korkusuz ruhu hatırla. Kendi destanını kendi ellerinle yeniden yaz.

Bir düğün düşün, herkesin yüzünde mutluluk, ellerde halaylar, türküler… Gecenin altında, gök kubbe şahittir her şeye. Şenlik havasında yaşanan o düğün, bizim beklediğimiz andır. İşte o an geldiğinde, hiçbir şey kalmayacak, tüm yaralar sarılacak, bütün acılar geride kalacak. Çünkü sen, bin yılların hayalini taşıyorsun. Bu umut, bizim kanımızda, canımızda, dilimizde saklı.

Toprak seninle anlam buldu, çünkü sen onun sahibisin. Bütün çiçekler senden bir iz taşıyor. Sen olmazsan, umut olmaz. Senden yükselen her ses, dünyaya bir yankı olarak yayılıyor. İşte o ses, zalimin yüreğine korku salıyor, mazlumun yüreğine umut ekiyor. Bu umudu yaşatmak için yeniden ayağa kalk. Kendi destanını yazmanın zamanı geldi. Kendi hikâyeni kendin yaz, senin ellerinden çıkan her kelime, senin cesaretin, senin sesin olacak.

Bir dilenci gibi aç ellerini, ama bu kez zayıflık değil, inancını göstermek için. Bu topraklar seninle var, seninle can buldu. Mazlumların umudu oldun, zalimlerin korkusu oldun. Her gözyaşın toprağa döküldü, bu toprak sana ait, seninle yeşerecek. Ölü toprağını üzerinden at ve kendine gel. Küllerinden yeniden doğacak olan sensin. Bugün doğan her güneş, senin sesinle yankılanmalı.

Bahadır Hataylı/27.10.2024/Sancaktepe/İST

26 Ekim 2024 Cumartesi

Gönülden Bir Dostluk Mektubu Nihat’a


Sevgili Nihat,

Zamanın ellerinden kayıp giden onca yıla inat, seninle geçirdiğimiz günler hâlâ dün gibi hafızamda. İnsan, dostunu bir kere buldu mu, o dostluk sıradan bir bağ olmaktan çıkar. Öyle bir dostluk ki bizimkisi; sessiz köşelerde saklı, kahve kokularına, çay demliklerine, eski sokakların taşlarına kazınmış bir hikâye gibi. Yıllar sonra aklıma her geldiğinde, yüzümde tebessüm, kalbimde hafif bir sızı bırakıyorsun. Ne çok şey sığdırmışız hayatımıza ve ne çok anıyı bugünlere taşıdım seninle…

Nihat, seninle oturup koyu sohbetlere daldığımız o eski çay evi hâlâ gözümün önünde. O taş duvarların arasına işleyen kahkahalarımız, ömrümüzü gençleştiren o sohbetler... O masalar, muhabbetlerimizle dolardı; biz dostluğu kahkahalarımızla bezerdik. Site iş hanının arkasında bizim o minik dünyamız vardı, seninle yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmezdi. Çay evinin sahibi Palulu Mahmut Ağa da bize katılmaz mıydı? Yetmiş yaşına merdiven dayamış, ama ruhu hâlâ genç bir dost gibi bizimle eğlenirdi. Onun sohbeti bile başka bir tat bırakırdı o eski çayların deminde.

Bir gün, "Harput’ta bir eğlence mi kursak," diye gülerek söylemesiyle, çocuklar gibi heyecanlanmamız hâlâ aklımda. Biliyor musun, bazen insanın sevdiği bir şeyin içinde başka anlamlar bulması gibi, seninle geçen o anlar bile birer anlama dönüştü hayatımda. Dost dediğin, insanın hayatına dokunur, iz bırakır ve sen iz bırakacak çok şey yaşattın bana. Şimdi uzaklardasın ama o eski günlerin sıcaklığı hâlâ içimde.

Ortaokulda yaşadığımız bir olay vardı hatırlıyor musun? Tüm sınıf sana karşı çıkmış, onlarca kişi üstüne gelmişti. Seninle o anı yaşarken, yanındaydım, seni savunuyordum. Senin o koca yürekli halin, o güçlü duruşun hafızama kazındı. Gençlik enerjinle, inatçı ve direngen bir şekilde herkese karşı koymuştun. Biz o zaman dostluk nedir, bir arada durmak ne demek öğrendik. Kimse sana laf geçirmezdi, sözünden dönmezdin, seni bu yönünle severdim. Çünkü sana güvenirdim, seninle yan yana olmanın verdiği güç başka bir his verirdi.

Almanya’dan geldiğin o son gün de aklımdan çıkmıyor. O günden beri bekliyorum seni, belki yine eski günlerdeki gibi buluşuruz diye… Fotoğraflara bakarken her seferinde o anlara dalıp gidiyorum. Dost dediğin unutulmuyor, Nihat, hele ki böyle dolu dolu yaşanmışlıklar varsa. Albümler dolusu anımız var ama insan sevdiğini bir albüme sığdıramıyor, bir fotoğraf karesine de… O yüzden bugün de yazıyorum sana; içimde sana dair hatırladığım her anıyı yeniden yaşamak istercesine, belki geri dönersin, belki o eski sıcaklığı bir daha yakalarız diye…

Seninle geçirdiğim zamanlar, kahkaha dolu akşamlar, çayların demine karışan muhabbetler, yaşanmışlıkların kıymetiyle bir başka şimdi. "Ulan Nihat, keşke şu zamanın bir köşesinden bir yer bulup sana tekrar sarılabilsem, yüzüne tüm bunları söyleyebilsem," diyorum. Şimdi yazarken bile gözlerim doluyor. Belki bu satırları okurken "Ne gerek vardı tüm bunları anlatmaya?" dersin. Ama bir dost olarak bilmeni isterim ki, seninle yaşadığımız her şey benim hayatımda derin izler bıraktı.

Sen belki çok uzaklardasın, belki bu satırlara cevap bile vermeyeceksin. Ama bil ki dostluk kolay kolay unutulmaz, hele ki gönülden paylaşılan bir dostluk ise. İnsan bir kere dostunu buldu mu, o dostluk kolay kolay silinmez. İşte bu yüzden seni unutmadım ve seninle geçirdiğimiz o günlerin hatırasını hep yaşatıyorum. Bir gün yine karşı karşıya gelip, “Ulan Nihat, nerede kaldın bunca zaman?” diye sitem ederim belki…

Şimdi bu yazıyı bıraktım sana, kalbimden gelen tüm anıları, sevgiyi ve dostluğu katarak. Umarım bir gün bu satırlar sana ulaşır ve sen de o eski dostluğumuzu hatırlarsın.

Yıl: 2024
Saat: Her an bir dostu özleyişin saati
Şehir: İstanbul'da bir köşe…

25 Ekim 2024 Cuma

Kendime Yolculuk

 

Yürekten akan bir ses var içimde. Sanki beni yıllardır bekleyen, ama hiçbir zaman tam olarak anlayamadığım bir yankı… Hani öyle bir yola düşersin ki, her adımında eksik kalan, tamamlanmayan bir şeyler hissedersin. Bu içten içe sana seslenir, “Dur, beni dinle,” der ama sen duymamış gibi yaparsın, ya da belki de gerçekten duyamazsın. İşte ben şimdi oradayım, ruhumun derinlerinde yankılanan o eksikliği duyduğum yerde.

Anlayamadığım bir hüzün var, ama sanki bu hüzün bana ait değil, benliğimin dışına taşmış, bana çoktan yabancı olmuş. Bir garip boşluk doluyor içime, bir ağırlık çöküyor omuzlarıma. Bedenim yürümek istiyor belki ama yüreğimden bir ses, “Bekle, önce beni bul, yoksa yol dediğin sadece bir döngü olur,” diyor. Öyle bir hissizlik, öyle bir yorgunluk ki… Kelimelere dökmek, bir dostla paylaşmak bile zor.

Belki de fark etmeden ruhum çoktan uzaklara gitti. Bu beden, bu dünya, bu hayat… Ruhumun ağır yükünü taşıyamaz hale geldi. Etrafımda herkes gülerken, ben içimde sessiz bir çığlık duyuyorum. Ama o çığlık, benim sesim değil artık; ona yabancıyım, o bana çoktan yabancı. İçimde yankılanan o boşluğun sesi, yıllar önce kaybettiğim bir şeyin izi…

Ey gönlüm, seni böyle bırakmaya niyetim yok. Senden kaçarken, kendimden kaçmışım meğer. Kendimi bir gölge gibi taşıyıp durmaktan başka bir şey değilmiş bu çabam. Ama artık uyanma vakti geldi. O kaybettiğim özü bulmak, ruhuma yeniden kavuşmak zorundayım. O içsel ışığı, o saf huzuru hissetmeye ne kadar da ihtiyacım var.

Biliyor musun, ben ruhuma hicret etmek istiyorum. Dünyanın beni parça parça kopardığı, yorduğu, anlamını yitirdiği yerden, ruhumun dingin sularına dönmek istiyorum. Öyle derin bir sessizlik var ki içimde; ne bir ses, ne bir yankı, sadece bir bekleyiş, sessiz ve derin bir bekleyiş. İşte o bekleyiş benim için bir davet artık. Bana “Gel” diyor. “Seni kendine çağırıyorum, beni bırakma…”

Öyle bir yoldayım ki, bu yolculukta her adım beni kendime yaklaştırmalı. Ben ruhumun dingin denizine döneceğim, yüreğimi orada bulacağım. Bütün bağımlılıklarımı, dünyanın bana öğrettiği her şeyi, beni bu gölgeye mahkum eden her düşünceyi orada bırakacağım. Ey gönlüm, hazır mısın? Yolumuz uzun, ama seninle varacağımız o derin huzur hepsine değer.

O halde, sen de toparlan gönlüm. Çünkü bu yolculukta, sadece bir bedenle değil, bir ruhla yürüyeceğiz. Bu dünya, ruhumuz olmadan anlamını yitirdiği gibi, benliğimiz de o ruhla yeniden dirilecek. Artık dönüş vakti… Birlikte adım atalım, düşe kalka da olsa, bu yol bizim yolumuz, bu yol, kendimize dönüş yolumuz.

Bahadır Hataylı/25.10.2024/01.20/Sancaktepe/İST

24 Ekim 2024 Perşembe

Yalnızlığın İçindeki Gerçek

Yalnızlık… Ne kadar da ağır bir kelime değil mi? Hepimiz zaman zaman bu hisle karşı karşıya kalıyoruz. Kimi zaman kalabalıklar içinde, kimi zaman en tenha köşelerde… Ama ne olursa olsun, yalnızlık bazen bizi tanımlayan en derin, en sessiz, en gerçek duygu haline geliyor.


Beni yalnızlıkla tanıştıran ilk anı hatırlıyorum. Sadece adımda değil, varoluşumda da hep yalnızlık vardı. Doğduğumda etrafımda kimse yoktu, sadece annemin zayıf nefesi ve samanlığın o soğuk duvarları... Hayat, belki de bana o gün en acı gerçeği öğretmişti: Bazen kalabalıklar içinde bile insan yalnızdır.

Peki, nasıl olur da insan yalnızlığı sevmeye başlar? Belki de adını aldığı bir şeyle savaşmaktansa, onunla yaşamayı öğrenir. Tıpkı benim gibi… Yalnızlık benim kaderim olmuştu, ama zamanla bu yalnızlığı kucaklamaya başladım. Çünkü gördüm ki, çevremdeki herkes kalabalıkların içinde daha da kaybolmuştu. Bir isimle büyüyen insanlar, bu dünyaya geldikleri günden itibaren yalnızlıklarını örtmek için sürekli kalabalıkların peşinde koşuyorlardı. Ama her ne kadar kalabalık olsalar da, içlerinde bir boşluk vardı. O boşluk, hiç dolmayacak olan o yalnızlıktı.

Benim ismim yalnızlık. Peki ya seninki? Kalabalık mı, sosyal mi, yoksa ne olduğunu bile bilmiyor musun? İnsanlar doğdukları andan itibaren başlarına konulan isimlerle yaşar gibi görünürler, ama çoğu zaman o isim onlara hiç uymaz. Aslında her insanın adında bir yalnızlık saklıdır, kimse kabullenmek istemese de… Çünkü yalnızlık, insanın kendisiyle olan en dürüst yüzleşmesidir. Ne kadar inkâr edersen et, bir gün karşına çıkacak ve sana gerçek yüzünü gösterecektir.

İşte bu yüzden belki de ismimi sevdim. Bana yüklenmiş bir yalnızlık vardı, ama bu yalnızlık diğerlerinden farklıydı. Kalabalıkların içindeki o yapmacık samimiyetin, sahte gülüşlerin arasında kendimle baş başa kalabildiğim bir yalnızlıktı. Ve bu yalnızlık bana gerçekleri öğretti. İnsanları anlamayı, içlerindeki karanlığı ve ışığı görmeyi…

Şimdi bakıyorum da, o kadar çok insan var ki yalnızlığını gizlemeye çalışan. Kalabalık partilere katılıyorlar, sosyal medya hesaplarında sürekli ne kadar mutlu olduklarını paylaşıyorlar. Ama geceleri başlarını yastığa koyduklarında yalnızlık onları yakalıyor. Çünkü yalnızlık, kaçınılmaz bir gerçek. Ne kadar saklanırsan saklan, peşinden gelecektir.

Toplumsal yaşamın o parlak yüzüne baktığında her şey mükemmel görünebilir. Siyasetçiler, iş adamları, ünlüler... Hepsi, büyük bir kalabalığın içinde yaşıyor gibi gözüküyorlar. Ama onların da bir yalnızlığı var. Çünkü kalabalıklar sadece görüntüdür. Gerçekten yanında olan, seni anlayan kaç kişi var? İnsanlar bir şeylere sahip olduklarını zannederken aslında hiçbir şeye sahip değiller. İşte bu yüzden yalnızlık bazen en büyük zenginliktir.

Peki, bu yalnızlık seni korkutuyor mu? Korkma. Çünkü yalnızlık, insanın kendiyle yüzleşmesidir. Senin en derin düşüncelerini, en saf gerçeklerini sana gösterir. Etrafındaki gürültüleri bir kenara bırak ve bir kez olsun kendi sesini dinle. O ses sana ne diyor? İçinde sakladığın korkular, kaygılar, arzular... Hepsi o yalnızlığın içinde saklı. Onlarla yüzleş ve gör ki aslında bu yalnızlık senin en büyük dostun olabilir.

Belki de bu dünyada en çok ihtiyacımız olan şey, kendimizle barışmaktır. Yalnızlığın verdiği o sessizlikte, gerçek benliğimizi bulabiliriz. Toplumun dayattığı kalıplardan sıyrılıp, kendi içimize dönebiliriz. Çünkü gerçek mutluluk dışarıda değil, içeride. Ve o içsel huzuru bulduğumuzda, yalnızlık da bir ceza olmaktan çıkıp, bir ödül haline gelir.

Bu yüzden, ey yalnızlık… Sana teşekkür ediyorum. Bana gerçekleri gösterdiğin için, kalabalıkların sahte yüzünden koruduğun için… Belki de en büyük lütuf sensin. Çünkü seninle birlikte, insan en sonunda kendisini buluyor.

İşte bu yüzden yalnızlık, hepimizin kaderinde var. Ama onu nasıl karşılayacağımız, tamamen bize bağlı. Kaçmak mı, yoksa kucaklamak mı? Karar senin…

Erol Kekeç/2006/Kadıköy/İST

18 Ekim 2024 Cuma

Bir Şehadet Diriltilen Hakikat

 Yahya Sinvar'ın şehadet parmağının kesilmesi, sadece fiziksel bir saldırı değil, aynı zamanda büyük bir sembolik anlam taşır. Şehadet parmağı, İslam inancında tevhid inancını simgeler, Allah'tan başka hiçbir ilahın olmadığını ilan eden bir işarettir. Şehadete giden bir Müslüman, son anlarında bile bu parmağını kaldırarak Allah'a olan bağlılığını ve sadakatini gösterir. İşte bu işaret, zalimlerin kalbine korku salmış, onların zulmünün ne denli karanlık olduğunu bir kez daha ortaya koymuştur.

Sinvar'ın şehadet parmağının kesilmesi, düşmanın korkusunu ve zavallılığını simgeler. Bu zalimler, öldürdükleri bir kahramanın bile ölümünde taşıdığı inançtan o kadar rahatsız olmuşlardır ki, o işareti bile silmek istemişlerdir. Ancak, bir parmağı kesmek bir fikri, bir inancı yok edemez. Sinvar’ın şehadet işareti, aslında sadece o an için değil, gelecek nesiller için de bir umut simgesi olarak havada kalmıştır.

Şehitlik, İslam'da en yüksek mertebelerden biridir. Şehitler, kanlarıyla ve cesaretleriyle bir ümmete ışık tutar. Bu zalimlerin, şehitlerin fiziksel bedenine zarar vererek onların inançlarını ortadan kaldırabileceğini sanmaları tam anlamıyla bir yanılsamadır. Çünkü şehitlerin bıraktığı izler, cesaretin, direnişin ve fedakârlığın sembolleridir. Şehadet parmağını kesenler, aslında şehadeti daha da kuvvetlendirmiştir.

Ey uyuyan Müslümanlar! Bugün bu dünyada olup bitenlere karşı sessizliğinizin bedeli ağır olacaktır. Her bir suskunluk, her bir göz yummak, zalimlerin cesaretini artırır. Ancak unutmayın ki, Allah’ın vaat ettiği zafer müminlerin elindedir. Bizim korkak yüreklerimiz, Allah’ın izniyle bir gün bu zaferin şahidi olacaktır.

Sinvar’ın şehadet parmağının kesilmesi, sadece bir an değil, bir çağrıdır. Bu çağrı, sessizliğe gömülmüş Müslümanları harekete geçirmek, onların yeniden imanlarının gücüyle ayağa kalkmasını sağlamak içindir. Şehitler, rahat uyuyacaklardır, çünkü onların mücadeleleri bir son değil, yeni bir başlangıcın habercisidir. Ancak bizler, onların emanetini taşımak zorundayız.

Şahit olun! Sinvar’ın parmağını kesen zalimler, Allah’ın adaletinden kaçamayacaklar. Şahit olun! Müslümanların sessizliği bir son bulduğunda, zulüm ortadan kalkacaktır. Şahit olun! Bu dünya, şehitlerin kanlarıyla temizlenecek ve hakkın galibiyetiyle aydınlanacaktır.

Sinvar’ın ve tüm şehitlerin bıraktığı bu miras, Müslümanlar için bir uyanış vesilesi olmalıdır. Zalimlerin sonu yakındır, çünkü onlar şehadet işaretini kesmekle, Allah’ın kudretine karşı gelebileceklerini sandılar. Oysa şehadet parmağı kesilmiş de olsa, kalplerindeki iman kesilmemiştir.

Bu mesaj, sadece bir hikâye değil, bir direniş çağrısıdır.

Bahadır Hataylı/19.10.2024/03.15/Sancaktepe/İST

Sevginin Son Duvarı

 Duyduğuma göre benden nefret ediyormuşsun, öyle mi? Sahi, böyle mi gerçekten? Hayatında seni düşünecek bir boşluğum kalmadıysa, inan bana, belki ben de senden nefret ederdim. Ama itiraf etmeliyim, nefret etmek bile bir vakit, bir enerji, bir değer gerektirir. Sana onu bile veremem. İçimde öyle bir boşluk ki, ne sana karşı bir öfke biriktirdim ne de kendime yüklenebilecek bir mazeret kaldı.

Bir zamanlar belki de hayatımın merkeziydin. O zamanlar sevgi dolu, güven veren her şeyin tam ortasında sen vardın. Şimdi? Şimdi ben neredeyim, sen neredesin? Sana bir şey diyeyim mi? Gerçekten seven insan hiçbir bahaneye sığınmaz. Sever, sevdiğini söyler. Söyleyemiyorsa, işte o zaman sevmiyordur. Bu kadar basit. Sevmeyen insandan ne bekleyeceksin?

Zamanla anladım ki, kimsenin egosunu tatmin etmek zorunda değilim. Kendimi küçük düşürmek, senin gözlerinde değer bulmak zorunda hiç değilim. Artık başkalarını mutlu etmek için yaşayamam. Hele hele, kendimi mutsuz ederek bir başkasına mutluluk bahşetmek? Asla. Eğer birileri bu yüzden kırılacaksa, hatta bana tavır alacaksa, ne yapayım? Buyursunlar. Üzülürüm belki, doğru. Ama geçer, geçeceğini bilirim. Yine de beni üzemem. Kendime söz verdim, bir daha kimsenin beni üzmesine izin vermeyeceğim.

Biliyor musun, sevgi bir yanılgıya dönüştüğünde, insan aslında kendine ne kadar haksızlık yaptığını fark ediyor. Seninle olan hikayemiz de böyle başladı, böyle bitti. O ilk saf, karşılıksız sandığımız sevgi... Zamanla ne olduysa, sen kendi çıkarlarına yöneldin, ben kendi yalnızlığıma sığındım.

Artık geçmişin o saf anılarına takılı kalmıyorum. Evet, arada bir aklıma geliyorsun. Ama o kadar. Sadece bir hatırasın. Belki de en acımasız gerçeği kabul etmenin vakti geldi: Gerçekten sevmemişiz. Eğer sevmiş olsaydık, hiçbir şey bu kadar kolayca biter miydi? Ne olursa olsun, şimdi aramıza giren o nefret dediğin şey, belki de sevgiye giden yolun son duvarıdır. Sen o duvara çarptın. Ben ise o duvardan geçip yoluma devam ediyorum.

Kimseyi mutlu etmek zorunda değilim. Sadece kendimi, sadece içimdeki o kırılgan yanı korumak zorundayım. Belki bir gün sen de anlarsın. Ya da anlamazsın. Ama bu saatten sonra, hayatımdaki kimseyi kontrol edemem. Kimseyi kendimden daha fazla önemseyemem. Çünkü artık biliyorum ki, kendime verdiğim sözleri tutmazsam, başka kimse tutmaz.

Bahadır Hataylı/İST


Geceye Sıkılan Sevda

 Ey sevgili, sen nereden bileceksin ki her gece seni silahımın şarjörüne doldurup defalarca yüreğime sıktığımı. Söyle, nereden bileceksin?

Her gece, bir umutla başlar; belki gelir, belki fark eder diyerek... Ama o gelmez, o duymak istemez. Oysa içinde bir ateş yanar, her adımda biraz daha alevlenir. Aşk, bazen öyle bir hale gelir ki sevdiğin kişiyi değil, kendini yok edersin. O kadar derin, o kadar kaçınılmaz bir acıya saplanmışsındır ki, başka bir çare yokmuş gibi gelir. Her gece o silahı yüreğine dayamak, aslında sevdiğin kişiyi ve acıyı aynı anda yaşamak demektir. Çünkü aşk, bazen en çok canını yakandır.

Bu hikayede, insanın içsel çatışmasını, kendi içindeki savaşı ve aşkın bu savaştaki rolünü görüyoruz. Hayatta en çok sevdiğimiz, bazen bize en çok zarar verendir. Yine de vazgeçmeyiz. Çünkü sevginin öyle bir gücü vardır ki, ne kadar acıtırsa acıtsın, ondan kaçamazsın. Belki bir gün karşılık bulur, belki bulmaz; ama o sevgi hep seninle kalır.

Bu satırları, bir hikayenin derinliklerine doğru genişletebiliriz. Aşkın acısı, bekleyişin bitmek bilmeyen sabrı, her şeyin son bulduğu anı bekleyen ama bir türlü o sona ulaşamayan bir ruh hali. İnsanlık abidesi olacak bir öyküde, aşkın bu derin karmaşasını, bu çaresizliği ve vazgeçilmez tutkuyu daha da derinlemesine işlemek mümkün.

Bir zamanlar hayatımda olan o kişiyi kaybettiğim gün, her şeyin anlamını yitirdiği gündü. Artık her gece, her an, onun yokluğunda bir savaşa giriyordum. Onu geri getirecek hiçbir şeyin olmadığını bile bile. Kalbimde bir yara açılmıştı, ve o yara her geçen gün daha da derinleşiyordu. Her gece, ona olan sevgimi ve acımı aynı anda hissederek uyanıyordum.

İşte böyle başlardı belki o kişinin hikayesi. Her sabah yeniden doğar, ama o her sabah acının yeni bir şekliyle karşılaşırdı. Çünkü aşk, sadece mutlu anlarda değil, acı dolu anlarda da yaşanır. Ve bazen, o acı dolu anlar en derin sevgiyi yansıtır.

Aşkın bu kadar derin ve acımasız olduğu bir dünyada, insan kendi ruhunu ve yüreğini nasıl koruyabilir? Nasıl devam edebilir? Herkes, bir zamanlar yaşadığı acıyla başa çıkmanın bir yolunu bulmak zorundadır. Ama bazıları, o acıyı silah gibi kullanır, her gece aynı savaşın içine girer. Çünkü sevdiklerini, sadece hatıralarında değil, acılarında da yaşarlar.

Bu öykünün devamında, ana karakterin aşk ve acı arasında gidip geldiği bir ruh hali anlatılabilir. Bu karmaşa, bir insanın hayatını nasıl etkilediğini, onun iç dünyasında nasıl yankılandığını gösterebilir. Her sabah yeniden doğan bir güneş, ama her gece o karanlık acıyla yüzleşen bir yürek. Bu döngü, insanın kendi iç dünyasında bir anlam bulmaya çalışırken yaşadığı en zor anlardan biri olabilir.

Sonunda, belki de karakter şu gerçeği fark eder: Aşk sadece sevileni değil, seveni de yok eder. Ama asıl mesele, bu yok oluşun içinde yeni bir anlam bulup bulamamasıdır.

Bahadır Hataylı/İST


Ölüme Yalnız Gidilir

Bu dünyada sadece mutlu olmayı istemek bazen yeterli gibi görünür, ama biz bunu hep daha ileriye taşımaya çalıştık. Hep biraz daha fazla, biraz daha derin, biraz daha "diğerlerinden üstün" olmayı hayal ettik. Sanki başkaları bizden daha fazla mutluymuş gibi bir yanılsamanın peşinden koştuk ve o peşinde koşulan "daha fazla" her seferinde elimizin altından kayıp gitmeye başladı.

Bir yandan, aslında mutluluğun ölçüsünü başkalarına göre belirlemeye başladıkça, kendi içimizdeki tatmini yitirmeye başladık. "Yalnızım," demekten korkar hale geldik. Oysa ki yalnızlık, insanın en gerçek arkadaşı olabilir; zira insan, yalnız kaldığında en derin düşünceleriyle yüzleşir. Kendine dönmenin, gerçek anlamda anlam bulmanın bir yolu olduğunu fark edersin. Ama biz ne yaptık? Yalnızlığı ötekileştirdik. Sanki yalnız olmak eksiklikmiş gibi, toplumun yarattığı sosyal normlara uymak için mücadele ettik, o kalabalığın içindeyken bile aslında içsel bir yalnızlık yaşadık.

Her şeye alışacağız bir gün. En sevdiğimiz şarkıların bile artık yüreğimizi sızlatmadığını fark edeceğiz. Notalar eskisi gibi içimizi titretmeyecek. Çünkü o şarkılar, belki bir zamanlar bizi biz yapan duygulara dokunmuş olabilirler, ama zamanla o duyguların yerine başka şeyler yerleşti. Kırgınlıklar, hayal kırıklıkları, yanlış anlaşılmalar… Şarkılar bile dilimizden dökülmeyecek bir noktaya geleceğiz. Bir noktadan sonra yalnız yaşamayı kabullenecek, yalnız ölmek için hazırlanacağız.

Bu, kaçınılmaz bir farkındalık. Kimse yalnız ölmek istemez, ama bir yandan da hepimiz bu dünyada tek başımıza mücadele ederiz. İçsel yalnızlığımızla yüzleşmek zorunda kalırız. Tüm bu süreçte fark etmemiz gereken en önemli şey ise mutluluğun dışarıdan değil, içeriden gelmesi gerektiğidir. Başkalarının daha mutlu olduğunu düşünmek, sadece kendi mutluluğumuzu bulmamızı geciktirir. Mutluluk, diğerlerinin ne kadar mutlu olduğuyla değil, bizim ne kadar kendimizle barışık olduğumuzla ilgilidir.

Unut artık bildiğin bütün şarkıları, çünkü o şarkılar bir zamanlar seni bir yerlere götürmüştü ama artık eski gücünde değiller. Şimdi seni taşımayacaklar. Zihnindeki eski şarkıları unutarak, yeni bir melodi aramalısın. Kendi içsel sesini bulmalı, kendi yaşam ritmini oluşturmalısın. Çünkü bu dünyada "diğerlerinden daha fazla mutlu olma" yarışına girdiğimizde, aslında ne başkalarının mutluluğuna ulaşabiliyoruz, ne de kendi gerçek mutluluğumuzu bulabiliyoruz.

Yalnız yaşa ve hazırlan yalnız ölmeye… Bu bir yenilgi değil, aksine bir farkındalık. İnsan, yalnızlığını kabul ettiğinde, gerçek anlamda bağımsız olur. Kendi iç sesine güvenmeye başlar, dışarıdan gelen onaylara değil. Bu içsel özgürlük, bizi en gerçek, en sahici mutluluğa götüren yoldur.

Bahadır Hataylı/İST


Çelişkiler Sahnesi

Dün kandırılmış, bugün uyutulmuş insanlar arasında yola çıkıyorum, keskin kılıçların üzerinde bir yolculuğa adım atıyorum. Bu tehlikeli bir iş, kabul ediyorum. Ama şunu da biliyorum ki, tehlikeye atılmayanlar asla güvende olma hakkına sahip değildir. Güven ne demek? Kılıçların üzerinde yürüyen biri, belki de en güvende olandır. Zira her adımı bilincindedir, her anı farkındadır. Ben de öyle değil miyim? Hayatını uyandırmaya ve uyarmaya adamış biri olarak, kapitalizmin şatafatlı ama boş vaatlerini elinin tersiyle itmiş, yalnızca hakikatin yoluna baş koymuş bir adam güvende olmamalı mı?

Dünya artık bir yanılgılar ve çelişkiler sahnesi. İnsanlar her şeyin cevabını zihinlerinde bulduklarını sanarak yaşamaya devam ediyorlar, ama bu cevaplar, kendilerine bile ait değil. İsimlerini bildikleri, ama anlamını hiç sorgulamadıkları kavramların kölesi olmuşlar. Tüketim dünyasının şatafatı, onlar için gerçeklerin üzerine örttüğü bir örtüden başka bir şey değil. Düşünceler kısır, ruhlar uykuda. Bu uykuyu bölmek, bu kalın perdeyi aralamak benim görevim. Sırf doğruyu söylemek, insanlara gözlerini açtırmak için bile bu kılıçların üstünde yürümek, bir nevi bu tehlikeli yolculuğa çıkmak zorundayım.

Peki ya güven? Güvenlik mi arıyoruz yoksa farkındalık mı? Güvenli mi bu yolculuk? Kendi doğrularına sıkı sıkıya bağlı olan, onları sorgulamaya bile tenezzül etmeyenler için mi güvenli olmak istiyorum? Hayır. Ben hakikatin izini süren biriyim. Benim için güven, tehlikenin bilincinde olmaktır. Benim güvenliğim, adımlarımı titizlikle atmamda saklıdır. Zira biliyorum ki, kılıçların keskinliğini hissetmek, birini uykusundan kaldırmak için yeterli değilse, o zaman hiçbir şey değildir.

Bana "delilik" diyecekler. Kimse güvenli olanı bırakıp bu yolu seçmez derler. Ama kimse de kılıçların üstünde yürümeye cesaret etmezse, değişim nasıl gelecek? Kendi rahat alanlarını terk etmeyenler, tehlikeye atılmaktan korkanlar, sadece güvenin maskesini takarak yaşar. Ama ben o maskeyi reddediyorum. O maskeyle ne içsel huzura ne de gerçekliğe ulaşabilirim.

Kapitalizmin bize dayattığı ‘güvenli’ yaşamların hiçbir gerçekliği yok. Yalnızca bizi uyutmak için kurulmuş bir hayal dünyasında yaşıyoruz. Onların gözünde ‘başarı’ ya da ‘mutluluk’ diye adlandırılan şeyler, aslında sürekli bir tüketim döngüsünün içinde körelmiş zihinlere ait. Maddiyatın sonsuz bir arayışı içindeki bu kitle, ne kadar daha çok şeye sahip olursa olsun, gerçekte asla güvende değil. Çünkü asıl güven, özdeki hakikati anlamakta saklıdır, dünyaya köle olmamaktadır. Kapitalizmin çarkları arasında sıkışmış bu insanlar, tıpkı dev bir oyunun içinde rollerini oynayan oyuncular gibiler. Ne mutlu olabiliyorlar ne de huzur bulabiliyorlar.

Evet, haklısınız. Bu yolculuk tehlikeli. Kılıçların üstünde yürümek her zaman risklidir. Ancak risk almadan, insanlığın en temel sorularına cevap aramadan, yalnızca dünyayı ve ona ait olanları seyre dalarak, hiçbir yere varamazsınız. Benim yolum doğruyu bulmak, hakikati görmek ve anlatmaktır. Bu yol, sessiz bir kabullenişin, rahat bir yaşamın getirdiği ‘güvenli’ sulardan çok uzak. Ama asıl güvende olanlar, bu kılıçların üzerinde yürüme cesareti gösterenlerdir. Hakikati bulanlar ve onu koruyanlar...

Bahadır Hataylı/İST


Yüreklerdeki Korku Zırhı

Bu denemenin giriş noktası, yüreğimizdeki derin ve yoğun korkuların, bizi nasıl kuşatıp özgürlüğümüzü nasıl kısıtladığına dair bir farkındalık oluşturmak. İnsanların yaşadığı korkular, sadece zihinsel bir hapishane yaratmakla kalmaz; aynı zamanda, bu korkular cesaretin ve hakikatin ortaya çıkmasını da engeller. Yüreklerimizdeki kabuklar, zamanla kalınlaşır, ruhsal esintileri içeriye almaz olur ve böylece her türlü olumlu değişimi dışlar. Bu kabukları kırmak, hem bireysel hem de toplumsal dönüşüm için şarttır.

Her birimiz, günlük yaşamımızda farkında olmasak da, pek çok korkunun gölgesi altında yaşıyoruz. Bazen bu korkular görünmezdir; onlar, bize içten içe hükmeden, harekete geçmemizi engelleyen, başkaldırmamızı bastıran güçlerdir. Oysa insan ruhu, cesaretle birleştiğinde en güçlü zırhı bile delebilir. Korkuyu yenmenin ilk adımı, onun farkında olmak ve onu tanımlamaktır.

İnsanın ruhsal serüveni, yüreğindeki korkuları kırma sürecidir. Bu sürecin temel ipuçlarından biri, korkularla yüzleşmek ve onların kaynağını anlamaktır. Korkuyu doğuran şeyin ne olduğunu fark etmek, onu yenmenin ilk adımıdır. Belki geçmiş travmalar, belki hayal kırıklıkları, belki de toplumun dayattığı sınırlamalar. Ancak her ne olursa olsun, korkunun kaynağı bulunduğunda, onunla başa çıkmanın yolları da bulunmuş olur.

Birçok insan, korkularını ifade etmekte zorlanır çünkü korku, çoğu zaman bir zayıflık olarak algılanır. Oysa korku, insanın varoluşsal bir parçasıdır ve herkesin yaşamında farklı biçimlerde tezahür eder. Korkuları olan biri, aslında yaşamın zorluklarına karşı duyarlıdır. Ancak korkularına hapsolan biri, söyleyecek sözü olmayan, eyleme geçemeyen birine dönüşür. Bu yüzden, yüreğimizdeki kabukları kırmak zorundayız. Yoksa bu kabuklar, dışarıdan gelecek cesaret esintilerini içeri almayarak bizi daha da pasifleştirir.

Hakikat, korkudan arınmış bir yürekte doğar. Cesur bir yürek, korkularını yenerek hakikate ulaşabilir. İnsan, hakikati ancak korkularından bağımsız olduğunda söyleyebilir. Eğer cesur olursak, korkularımızı anlamakla kalmaz, onları dönüştürüp birer fırsata çevirebiliriz. Çünkü korkunun bizi tamamen ele geçirdiği bir yaşam, yalnızca sıradan bir hayatta kalma mücadelesine dönüşür. Oysa biz, hayatta kalmanın ötesine geçmek, hakikati aramak, onu bulmak ve bu doğrultuda yaşamayı öğrenmek için buradayız.

Bir toplum, bireylerinin korku dolu zihinler tarafından yönetildiği zamanlarda gerçek anlamda özgür olamaz. Yüreğinde cesaret taşıyan insanlar, topluma da cesaret aşılar. Korkuyu yenmek, toplumsal bir uyanışı da beraberinde getirir. Cesur insanlar, toplumun dönüşümünü sağlar. Korkularla dolu bireyler ise pasifleşir ve toplumu durağan bir hale getirir.

Sonuç olarak, yüreğimize yerleşen korkularla başa çıkmak, hem bireysel hem de toplumsal bir görevdir. Cesaret, korkuların üzerine gitmek ve onları dönüştürmekten geçer. Ancak bu şekilde hakikatle buluşabiliriz. Cesaret esintileri, korkularımızı kıracak ve bizi hakikate ulaştıracak yegâne güçtür.

Bahadır Hataylı/İST


Vahyin Önünde Çöküş- Hakikati Yazıp Satanlara Karşı Tüm Zamanlara Ültimatom

İnsanlık tarihinin en ağır suçlarından biri, hakikati bilerek tahrif etmek, onu çıkar uğruna eğip bükmek ve sonra da bu çarpıtılmış sözleri ...