Gece karanlığında yalnız kalmış bir çocuk misali, içimdeki sessizlik bir çığlık gibi büyüyor. Kimi zaman bir elektrik direğinin tepesine tırmanan cesur bir adamı izliyorum; kimi zaman meydanlarda, kalabalıkların gözünde bir kahraman gibi dimdik duran insanları görüyorum. Ama işin garibi, bir yanda bu dik durma hikayesi her yerde anlatılırken, toplumun içinde bir yerde, "dik durmanın" ne anlama geldiğini sorgulayan bir ben varım. Bu ironiyle nasıl baş edebilirim? Bunu anlamaya çalışıyorum, derinlerde bir yerlerde kaybolmuş ve el yordamıyla çıkış arayan biri gibi...
Bir masal anlat deselerdi şimdi bana, ne anlatabilirdim? Gerçekten masalların içine gizlenen o "dik durma" cesaretini mi, yoksa yanılgılarımızı mı? Dik durmak... Ne kadar ilginç bir kavram, değil mi? Oysa ne çok şey yüklendi bu iki kelimeye; nice hayatlar, nice umutlar, nice hayal kırıklıkları…
Bir ülke düşün; bu ülkede dağlar, devrilemeyecek kadar sağlam, nehirler akacak kadar güçlü, insanlar dik duracak kadar cesur. Hep böyle anlatıldı bize, böyle belletildi: dik duran, eğilmeyen, ne yaparsa yapsın duruşundan ödün vermeyen bir toplum... İşte o toplumun içinde büyüdük biz. Çocukken babalarımız anlatırdı, masalların kahramanları hep dimdik dururdu; eğilmezdi, bükülmezdi. Kötülüklere meydan okur, imkansızlıklarla mücadele ederdi. Ama hiçbir zaman o kahramanlara gerçekten ulaşamadık. Sadece dinledik, o kadar. Çünkü o dik duran kahramanlar, aslında birer masaldı. Erişilemeyen, erişilmesi mümkün olmayan masallar…
Bugün, dik duruşun ardındaki hikayeleri gördükçe, o eski masallar gözümde daha da büyüyor. Gerçekten var mıydı o kahramanlar? Yoksa bizi dik durmaya zorlayan, eğilmez olmamızı isteyen hikayelerin birer yalan olduğunu kabul etme vakti mi geldi? Evet, çocukluğumuzun o sahte kahramanlarını bize anlatan babaların, dedelerin nesli bir masal uydurdu bizlere. Onlar dik duramamıştı, ya biz dik durabilecek miyiz?
Bakıyorum da bugün herkes bir şekilde dik durmaktan bahsediyor. Evet, "dik durmak" büyük bir erdem gibi anlatılıyor. Ama işin gerçeği, her dik duran ne için ayakta durduğunu biliyor mu? Kafamda hep aynı soru dönüyor. Kimisi dik duruyor ama ardında ne var? Bu soruya bir cevap bulabilir miyim? Bir topluluk düşün, herkes bir şeyler anlatıyor. Güya "dik duruyor," ama bakıyorum ki kimisi sırtını bir dağa yaslamış, kimisi arkadan gelen rüzgarla destek bulmuş, kimisi güvendiği omuzların ardında… Oysa dik durmak, tek başına durmayı gerektirir. Arkada rüzgarı dağın, omzunda birilerinin eli olmadan, yalnız başına, korkusuzca... İşte o zaman dik durursun gerçekten.
Satın alınmış iradelerle dolu bu dünya... Kim kime güvenebilir? İradelerin parayla alınıp satıldığı, onurun fiyatının biçildiği bir yerde neyin dimdik duruşundan bahsedebiliriz ki? Düşünüyorum, acaba bu masallara inanarak mı büyüdük biz? Yoksa büyümemize izin verilmeden, sahte bir hikâyenin parçası mı olduk? Korkmaya, ürkmeye gerek yok, derdi babalarımız; ama korkusuz olmak ne demekti? Kim korkusuz olabilir ki bu dünyada, kim gerçekten dimdik durabilir? Öyle bir hal ki bu, bu işin ustaları her şeyin üstesinden geliyor ama ne pahasına?
Sanki herkes dik duruyor, ama aslında herkes birbirine yaslanıyor. Bak, birine destek olmadan ayakta kalmak zor. Sanki bu masalların içinde gerçekten var olmaya çalışan bir avuç insanız. Çevremize bakınca, her şey o kadar yamuk ki. Yamuk bir düzen, yamuk bir sistem, yamuk ilişkiler… Ve bu yamukluktan doğan bir düzlemde, kim gerçekten dik durabilir ki? Bir adam düşün, elektrik direğinin tepesine çıkmış, kalabalığa sesleniyor. Etrafta etten duvarlar, dik duran birini görmeye gelmiş insanlar. Herkes o kadar yamuk, o kadar bozuk ki, orada dimdik duran birine tahammül edemiyorlar. Onun o direğin tepesinden inmesini, yere düşmesini istiyorlar. Çünkü onlar dik durmanın ne anlama geldiğini bilmiyor, eğilmeyi dik durmak sanıyorlar.
Oysa "dik durmak," aslında yamuklukları düzeltmekle ilgili değil mi? Gerçekten dik durmak, dimdik ayakta kalabilmek, kimseden destek almadan, rüzgara karşı durmak değil mi? Ama bu kalabalıklar, dik durmanın ne demek olduğunu anlamıyor. Sadece dik duranları izleyip bir şeyler hayal ediyorlar. İronik olan şu ki, onlar bu cesareti anlayamadan o kalabalığın içinde kayboluyorlar.
Hayatlarımız o kadar çok yalanla doldu ki, artık doğruları görmekte zorlanıyoruz. Herkes kendince bir şeylere inanıyor, bir masalın peşine takılıyor. "Baba, bana bir masal anlat," diyen çocuklar gibiyiz aslında; her şeyin yalan olduğu bir dünyada, gerçek gibi görünen masallara sarılıyoruz. Zümrüdüanka kuşu, peri kızı, devler... Hepsi birer hayal değil mi? Ama biz o hayallerle uyutuluyoruz. Meydanlarda toplanan kalabalıklar, dimdik duran adamları izleyip hipnoz oluyor. Onların söylediklerini dinleyip hayal dünyasında kayboluyorlar. Oysa o masallar birer yalandan ibaret. Kötülerin yenildiği, iyilerin kazandığı masallar... Gerçek dünyada işler böyle yürümez.
Bir çocuk gibi uyutulmak istemiyorum artık. Gerçeği görmek istiyorum. O masallarda anlatılan kahramanların gerçekte kim olduğunu bilmek istiyorum. Meydanlarda toplanan kalabalıkların, dimdik duran insanları nasıl aşağıladığını görmek istiyorum. İşte bu yüzden artık masal değil, gerçek bir hikaye anlat bana. Beni hayallere değil, gerçeklere uyandıracak bir hikaye...
İşte böyle, bir masaldan uyanmak istiyoruz belki de. Birilerinin masallarıyla uyutulmak istemiyoruz. Çünkü o masallar, sadece çocukları değil, büyüklere de söyleniyor. "Dik dur," diyorlar bize, "eğilme." Ama kimse gerçekten ne için dik durduğumuzu anlatmıyor. Bu hikayeyi kim yazdı, neden yazdı, bilmiyoruz. Sadece o hikayeyi yaşamak zorunda bırakılıyoruz. Elektrik direğinin tepesine çıkan adama bakıyorum ve içimden şunu diyorum: "Sana ne gerek vardı, dik duramıyorsan ne işin var orada?" Ama o direğin tepesine çıkan herkes bir şekilde dimdik duruyor gibi görünse de, çoğu gerçekte sadece bir rüzgarın yönlendirmesiyle sallanıyor.
Eğer bu hikayeden bir ders çıkaracaksak, o da şudur: Gerçekten dik durabilmek, yalnızca doğru yolda yürümekle olur. Eğer bir yalanın içinde yaşıyorsak, ne kadar dik durmaya çalışırsak çalışalım, o yalan bizi eğip büker. Çünkü dik durmak, doğru olmaktan gelir; doğru bildiğin yolda, kimseden yardım almadan ilerlemekten...
Bahadır Hataylı/27.10.2024/Sancaktepe/İST