30 Nisan 2025 Çarşamba

Kaderin Perdesi (İstismarın İlahi Kılıfa Büründürülüşü ve Toplumsal İkiyüzlülük)

 



Maden ocağı çöker, insanlar ölür. “Kader” denir.
Asker şehit olur, “Bu işin doğası” denir.
Sel basar, deprem yıkar, açlık yayılır, sefalet çöreklenir… “İmtihandır” denir.
Ama aynı kader, bu sözleri söyleyenlere asla uğramaz.
Onlar; zırhlı araçlarla gezer, özel jetlerle uçar, her adımlarında koruma orduları eşlik eder.
Bu ne tuhaf kaderdir ki, yalnızca mazlumlara, yoksullara, korunmasızlara işler?
Bu ne garip “imtihan”dır ki, hep aynı sınıf sınanır; hep aynı sınıf geçer?

İşte tam da burada, toplumsal vicdanın çatladığı, hakikatin örselendiği, kaderin bir istismar aracına dönüştüğü o kırılma noktasındayız.

Kaderin Anlamı ve İstismarı

Kur’an-ı Kerim’de kader, Allah’ın kudretiyle varlıklara ölçü ve denge koymasıdır (Kamer 54/49):
“Şüphesiz biz her şeyi bir ölçüye göre yarattık.”
Bu ölçü, doğanın düzeniyle, insan iradesiyle, toplumsal yasalarla ve ahlaki sorumlulukla birlikte işler. Kur’an’da kader; pasif kabullenişin değil, bilinçli tercihlerin, tedbirin, emek ve sorumluluğun yanında anılır.

Ancak modern toplumlarda ve otoriter yapılarda kader kavramı, adaletsizlikleri meşrulaştırma aracı olarak kullanılır.
Madende alınmayan tedbirlerin sonucu ölüm olur ama üst düzey bürokrat, “Bu işler olur,” der.
Askerler yetersiz teçhizatla şehit düşer ama “Şehitlik makamdır” denir.
Köylü selde boğulur ama “Takdir-i İlahi” denir.

Bu yaklaşım Kur’an’ın öğrettiği kader anlayışıyla taban tabana zıttır. Çünkü Kur’an, tedbiri imandan sayar:
“Tedbir almadan tevekkül eden kişi, hurma dalına binip düşman üzerine saldırmaya benzer.” (Hadis, Tirmizi)

İkiyüzlülüğün Ayetlerdeki Karşılığı

Kur’an, çifte standardı, adaleti sadece belli sınıflara uygulamayı açıkça eleştirir:
“Ey iman edenler! Allah için hakkı ayakta tutan, adaletle şahitlik eden kimseler olun. Bir topluluğa olan kininiz, sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adil olun! Bu, takvaya daha yakındır.” (Maide 5/8)

Kendilerine zırhlı araç, özel uçak, koruma ordusu sağlayanlar; toplumun geri kalanına “kader” öğütü veriyorsa bu açık bir zulümdür.
Kur’an’da zulmün cezası çok ağırdır. Zulüm; sadece başkasının hakkını yemek değil, aynı zamanda adaleti sistemli şekilde çarpıtmaktır:
“Zalimler felah bulmaz.” (Kasas 28/37)
“Allah, zalimleri sevmez.” (Âl-i İmran 3/57)

Örneklerle Sosyal Gerçeklik ve Çelişkiler

  • Depremler ve Binalar:
    2023’te yaşanan büyük depremler, kader değil, rant düzeninin ve denetimsizliğin sonucudur.
    Müteahhit zenginleşir, denetçi susar, belediye göz yumar; sonunda binlerce kişi ölür.
    Siyasetçi çıkar: “Kader!” der. Ama kendi evi sağlam zemine yapılmış, Japon standardında güçlendirilmiştir.
    Bu çelişkiyi Kur’an şöyle dile getirir:
    “İnsanların kendi elleriyle işledikleri yüzünden karada ve denizde bozulmalar meydana gelir.” (Rum 30/41)

  • Açlık ve Fakirlik:
    Yoksulluk, emekçiye “İmtihanın” gereği gibi sunulur.
    Ama zenginler için “Allah onları seviyor” algısı oluşturulur.
    Kur’an’da bu tür sınıfsal üstünlük anlayışı reddedilir:
    “Malları ve çocukları onları Allah’a yakınlaştıracak şeyler değildir.” (Sebe’ 34/37)
    Gerçek imtihan, aşırı servetin nasıl kullanıldığıdır.
    İnsana sorulur:
    “Yetimi itip kakmaz mısın? Fakiri doyurmaya teşvik etmez misin?” (Maun 107/2-3)

  • Savaşlar ve Şehitlik:
    Askerin eline eski silah verilir. Eğitim yetersizdir. Güvenlik açığı barizdir.
    Ama ölenler için “şehit” denir, mesele kapanır.
    Oysa şehitlik, sorumluların hesabını ortadan kaldırmaz.
    Kur’an’da sorumluluk zinciri çok net kurulur:
    “Ey inananlar! Kendinize ve emriniz altındakilere dikkat edin.” (Tahrim 66/6)

Kaderi İstismar Edenlerin İnançsızlığı

En acı çelişki, kaderi başkalarına dayatanların aslında ona hiç inanmamalarıdır.
Kendileri için en modern güvenlik sistemlerini, en pahalı tedavi imkânlarını, en gelişmiş teknolojileri tercih ederler.
Ama köylü için: “Allah ne verdiyse o…”
Emekçi için: “İmtihan dünyası…”

Bu, samimiyetsizliktir. Ve Kur’an, münafıklığı, yani inandığını söylediği şeye aslında inanmamayı şöyle tanımlar:
“İnsanlardan öyleleri vardır ki, ‘Allah’a ve ahiret gününe inandık’ derler; hâlbuki inanmazlar.” (Bakara 2/8)

Alternatif Bir Toplum İçin Kur ’ani Model

Kur’an’ın önerdiği toplumda:

  • Adalet temel ilkedir: “Adaleti ayakta tutan olun.” (Nisa 4/135)

  • Tedbir esastır: Hz. Yusuf’un kıtlık öncesi Mısır için tahıl depolaması örnektir.

  • İyilik yarışıdır: “Hayırda yarışın.” (Bakara 2/148)

  • Zenginlik sorumluluk doğurur: “Onların mallarında muhtaç ve yoksulun hakkı vardır.” (Zariyat 51/19)

Bir toplum ancak bu ilkelerle “kader”i adil ve bilinçli şekilde yaşayabilir.

Kaderin Adaletle Buluşması

Gerçek kader anlayışı:

  • İnsanı sorumluluktan kaçırmaz, sorumluluk yükler.

  • Acıyı meşrulaştırmaz, onarıcı tedbirler almayı emreder.

  • Sınıfsal çelişkileri değil, toplumsal dengeyi hedefler.

  • Güç sahiplerinin değil, hak sahiplerinin yanında durur.

Sonuç

Kaderi bir kader gibi değil, bir susturucu olarak kullananlar; mazlumun değil zalimin yanındadır.
Gerçek inanan, hem dua eder hem önlem alır. Hem tevekkül eder hem hesap sorar.
Çünkü Kur’an’ın topluma çizdiği yol, suskunluk değil sorumluluktur.
Ve şu soruyu da unutmamak gerekir:
“Siz ne biçim bir hüküm veriyorsunuz?” (Saffat 37/154)

Bahadır Hataylı/22.02.2025/Namazgah/İST

29 Nisan 2025 Salı

Gazze’nin Çığlığı Çağdaş Firavunları Yutacak

 


Firavunlar Boğulacak-Gazze Direnişi ve Sonun Başlangıcı

Kızıldeniz geçmişte nasıl Firavunlara mezar olduysa, çağdaş Firavunlar için de aynı sonu bekliyoruz Allah’ın izniyle…

Tarihte ne olduysa yine oluyor. Kader, adaleti hem mazlumun duasında hem de zalimin korkulu rüyasında tecelli ettiriyor. Olanların, yazılanların ve yaşananların hepsi bir kitapta yazılmıştır; levh-i mahfuzda bir gölge gibi durmaktadır. Firavun ’un kibri, Karun’un serveti, Nemrut’un zulmü… Bugün İsrail’in üstünde, ABD’nin ellerinde, Batı’nın yüreksizliğinde yeniden hayat buluyor. Ve her şey yine aynı sona doğru yürüyor.

Zulüm, bir sistemdir- İsrail bunun son temsilcisidir.

İsrail’in Gazze’de işlediği soykırım, sadece bombalardan ibaret değil. O bir zihniyetin, insanlığa karşı kurduğu şeytani sistemin son perdesidir. On binlerce çocuk, kadın, yaşlı diri diri enkaz altında can verirken; "medeni" dediğiniz dünya, koltuklarını kabartıp susmayı tercih etti.

Amerika, İsrail’e desteğini sadece parayla değil, ruhuyla da verdi. Müttefik dedikleri, aslında Firavun ’un sihirbazlarından başka bir şey değildir. Onların da günü gelecek ve “sihirleri yalan çıkınca yere kapanacaklar.”

"İbrahim’i ateşe atacaklarının haberini ona ulaştırdıklarında, Allah ne güzel vekildir; o ne iyi yardımcıdır!"

Bu çağın Nemrutları, ateşi harlamakla meşgul. Ama bilmiyorlar ki; o ateşin içinde Allah’tan başka dost tanımayanlar yanmaz. Tarihte ateş İbrahim’e nasıl serin olduysa, bugün de Gazze’ye, Yemen’e, Doğu Türkistan’a, Sudan’a serin olacak. Çünkü Allah, kuluna yeter.

Rahman ateşe dedi ki: “İbrahim’e karşı serin ve esen ol!”

Bugün de o emir yürürlüktedir. Bunu göremeyenler ya kördür ya da imanını metalaştırmış tüccarlardır. İbrahim’i yakmayan ateş, günümüzde sadece Allah’a kul olan ve ondan başka dost, yardımcı tanımayan, yalnız onun rızası için ayağa kalkan mazlumları yalnız bırakır mı sanıyorsunuz?

Eğer böyle sanıyorsanız, siz kendi inancınızı sorgulayın.

Kur’an'ın yasası-Değişmez

Allah’ın yasasında hiçbir değişim yoktur. Öncekiler için yasa neyse, sonradan gelenler için de aynıdır.
Allah, müminler aleyhine mücrimlere asla fırsat vermez. Ama müminlerin ortaya çıkması gerekir. Onlar çıktığında, tarih yeniden yazılır.

Bu yüzden Gazze sadece bir şehir değildir. Gazze, insanlığın vicdanıdır. Orada verilen mücadele, sadece Yahudi Siyonizm'ine karşı değil, küresel şer sistemine karşıdır.

Karun’un Sarayı, yerin dibine gömüldü

Bugünün Karunları da servetiyle övünüyor. Onun yerinde olmayı arzulayanlar şöyle diyorlar:
“Keşke Karun’a verilenin bir misli de bize verilseydi, o ne büyük bir pay sahibidir!”
Ama ne zaman ki Karun’un köşkü yerin dibine girdi, ne yardım edildi ne de kendisini koruyabildi. İşte o zaman gerçeği anladılar:
“Demek ki rızık Allah’ın elindeymiş; dilediğine verir, dilediğinden alırmış.”

Sonuç muttakilerin olacaktır!

Yeryüzünün Mirasçıları-Yalın Ayaklılar

“Yeryüzündeki o zayıf bırakılmış yalın ayaklıların, yeryüzüne varis olacağı günlerin eşiğindeyiz.”

İsrail, ABD ve onların şeytani müttefikleri nükleer bombalarla korkutabilir. Ama sonuç, kimin olacak? Gerçekten iman edenlerin mi, yoksa onlara yalakalık edenlerin mi?

Bugün Gazzeli çocuklar, yaşlılar, anneler ellerini semaya açarak şöyle yalvarıyorlar:
"Rabbimiz, bizi bu zulümden kurtar; katından bize bir yardımcı gönder!"

Ve siz, onların sesini duymayan bir Allah mı var sanıyorsunuz?

Siz biraz daha bekleyin… Onlara Allah’ın yardımı ve gazabı geldiği gün, siz o gemiye binmiş olmazsanız, tufanda boğulacaksınız.

Bugün Nuh’un gemisi; Gazze, Yemen, Doğu Türkistan ve dünyanın dört bir yanında zulme uğrayıp da Rabbini unutmayan mazlumların yüreğindedir. Onların gemisine binen kurtulur, diğerleri boğulur.

Firavun ’un Sarayı: Beyaz Saray mı? Tel Aviv mi?

Bugünün Firavunları saraylarını korunaklı zannediyor. Ama unutuyorlar: Kızıldeniz en sonunda açılır, denizin ortasında Allah’ın izniyle yürüyenler kurtulur, peşinden gelen Firavunlar ordusuyla birlikte boğulur.

Küresel şeytan eliyle Rahman, bu zulmü imha edecek!

Zannetmeyin ki dünyanın gidişi sizi rahatlatacak. Bu rahatlık sizin sonunuzu hazır hale getiriyor. Müminler kıyıya çekilmiş bekliyor. Gün yaklaştı.

Cehennemde zalimler için yer yok olur mu?

Kur’ân’da şöyle sorulur:
“Diri diri toprağa gömülen o kıza, hangi günahı yüzünden öldürüldüğü sorulduğu zaman…”

Bugün o soruyu cevaplayacak kaç kişi var?

Siz ne diyeceksiniz o zaman?
“Rabbimiz, ticaretimiz vardı… Müttefiklik anlaşmamız vardı… Onlarla silah anlaşması yapıyorduk… Senin dinin için mücadele edecektik…”

Öyle mi? İşte o zaman denilecek ki:
“Haydi sahtekârlar! Siz nefsinizi ilah edindiniz; kendi hevânıza tapındınız.”

Ve o gün, sesimizin kulağımıza olan yakınlığı kadar yakın bir gerçeğe dönüşecek.

Ey insan! Nereye gidiyorsun?

Kur'an sesleniyor:

“Ey insan! Hangi yoldan gidersen git, sen Allah’a varacak bir yolda çabalıyorsun ve sonuçta O’na varacaksın.”

“De ki: Sabah yakın değil mi?”

“O sabah çok yakındır!”

Zulme Ortak Olanlar-Suç Ortağıdır

Gazze yerle bir edilirken, milyon dolarlık plazalarda toplantılar yapan liderlerin ellerine kan bulaştı. Petrol ve doğalgaz anlaşmaları, diplomatik ziyaretler, dostluk (!) mesajları, hepsi mahşerde bir suç belgesi olarak karşılarına çıkacak.

Bu yöneticiler bilsin ki; Allah zalimlerle birlikte duranları da helak eder. Bugün bir lokma ekmeğe, bir ihale dosyasına, bir koltuğa imanını satanlar; Firavun 'un adamlarıdır.

Yemen-Yalnızların Aslanı

Bu sessizlik girdabında sadece bir yerden bir ses geldi: Yemen’deki Ensarullah!
Onlar füzeleriyle değil, imanlarıyla dünyaya meydan okudular.
Körfez ülkeleri, petrol dolarlarını İsrail'e peşkeş çekerken, Yemen’deki aç çocuklar yürekleriyle mücadele ediyor.
Savaş uçağı yok ama dua var, füze yok ama sabır var, ambargo var ama onur var!

Ve Allah onlara yardım ediyor, edecek. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.

Ayetle Yazıldı, Tarihle Onaylanacak

Bu bir çağrıdır!
Artık hiçbir bahane, hiçbir suskunluk, hiçbir diplomatik kılıf mazur değildir.
Ya mazlumların safındasın ya da zalimlerin tarafında!

Bugün Gazze, Allah’ın imtihanıdır.
Bugün Yemen, şahitliktir.
Bugün susanlar, yarın konuşamayacak.

Ey zalim,
Senin saltanatın da Karun’unki gibi çökecek!
Firavun gibi boğulacaksın!
Nemrut gibi ateşe düşeceksin!
Ve cehennem seni bekliyor!

Ey mazlum,
Senin sabrın, Musa’nın sabrıdır.
Senin duan, İbrahim’in duasıdır.
Senin mücadelen, Peygamberlerin yoludur.

Zulme susmak, imana ihanettir!

Tarih yazılıyor.
Tarafını seç.
Nuh’un gemisine bin…
Yoksa bu tufanda boğulacaksın!

Son Çağrı Tarafını Seç ve Yönünü Belli et 

Ey vicdan sahibi!
Bu çağ zulmün değil, direnişin çağıdır.
Ya zalimlerin sofrasına oturursun ya da mazlumlarla aç kalırsın.
Ya susarak cellatların borazanı olursun ya da konuşarak hakkın sesi...

Bugün Gazze’nin çığlığı, mahşerde şahitliğindir!
Bugün Yemen’in kararlılığı, yarın senin kefaletindir!
Bugün sessiz kalırsan, yarın hiçbir şey anlatamayacaksın!

Tarafını seç.
Kudüs esirken, gözünü kapatan değil, siper olanlardan ol!
Mazlumun safı; yoksulun, açın, ezilenin ama Allah’ın safıdır.
Zalimlerin tarafı kalabalık olabilir… ama cehennem de geniştir!

Erol Kekeç/Nisan-2025/Sancaktepe/İST

Rüyadan Uyanmanın Vakti



Gerçeği Tanımazsan Her Masal Sana Hakikat Gibi Gelir

Bugün toplumun en büyük açlığı ekmek değil, hakikattir. Ve hakikatin en saf kaynağı Kur’an’dır. Ancak ne acıdır ki Kur’an raflarda süs, dilde dua, törende metin, cenazede dekor, mezarlıkta fon müziği olarak kaldı. Oysa Kur’an, hayatın ta kendisidir. Okunmakla kalmaz, yaşanır. Yaşanmadığında ise, göz önünde olan bile görünmez olur. Peygamberin izini Kur’an’da aramayan, onu sadece rüyada, hurafede ya da menkıbede arar. Ve sonuç: Her sarığı örtü, her sakallıyı rehber, her gülümseyeni kılavuz sanır.

Bugün insanlar inanç adına neye yöneliyor? Popülerliğe. “Bu hoca kaç milyon takipçili?” diye soruluyor önce. Bilgi değil, görüntü esas alınıyor. Artık insanlar Kur’an bilgisiyle değil, Instagram hikâyeleriyle yola çıkıyor. Ve bu yolculuk, uçuruma çıkıyor.

Kur’an’dan uzaklaşan toplum, yoldan sapar. Çünkü Kur’an, sadece bir kutsal metin değil; aynı zamanda ahlakın, adaletin, hikmetin, insan onurunun ve özgürlüğün pusulasıdır. Bu pusula elden gidince, yönü popüler kültür belirler. Hangi YouTuber ne diyorsa, orası doğru sanılır. Halbuki sahte peygamberlerin devri sadece geçmişte kalmadı. Bugün de her sahte kurtarıcı, cehaletten doğar. Ve cehalet en çok, bilgiye ulaşımın en kolay olduğu çağda tehlikelidir. Çünkü insanlar bilgiyi değil, doğrulanmamış duyguyu tercih ediyor.

Kur’an Okumazsan, Herkes Sana Peygamber Gibi Gelir

Kur’an’ı rehber edinmeyen, kalbini ekranlara açar. Bugün en çok izlenen konuşmacının sözü, ayet hükmünde sayılıyor. Oysa Kur’an okunmadıkça, doğru ile haz karıştırılır. Doğru olan her zaman hoş gelmez. Hoş gelen her şey de doğru değildir. Kur’an bunu açıkça söyler: “Hoşunuza gitmeyen şeyde sizin için hayır, hoşunuza giden şeyde ise şer olabilir.” (Bakara/ 216)

İşte bu yüzden, toplumlar yavaş yavaş değil, fark etmeden çöker. Çünkü yozlaşma sinsidir. Önce dil değişir: Haram “özgürlük” olur, zina “seçim hakkı”, faiz “ekonomi gerçeği”, yalakalık “iletişim becerisi” olur. Sonra düşünce değişir: Hak, "nüfuz"; liyakat, "torpil"; helal, "zorluk"; kul hakkı ise "detay" olur. En sonunda da kalp değişir: Vicdan susar, merhamet unutur, insaf ölür.

Toplumlar Neden Batar?

Toplumlar savaşla değil, sapmayla batar. Kur’an bunu açıkça anlatır: “Bir toplum, kendisini değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez.” (Ra’d/11). İşte bu yüzden, çöküşün ilk adımı kişinin Kur’an’la bağını kesmesidir. Çünkü Kur’an olmadan ahlak olmaz, ahlak olmadan hukuk işlemez, hukuk işlemeden adalet doğmaz, adalet olmadan toplum ayakta kalmaz.

Bugün kime “Doğru olanı söyle” desen, “Ama kimse uygulamıyor ki” cevabını alırsın. Oysa Kur’an, “İyiliği emredin, kötülükten sakındırın” der (Al-i İmran/104). Uygulansa da uygulanmasa da senin vazifen doğruyu söylemektir. İnsanlar sustukça yalan konuşanlar çoğalır. Doğruyu bilmeyen, her sesi hakikat sanır.

Modern Hurafeler ve Yeni Putlar

Artık putlar taş değil, trend oldu. Eskiden insanlar taşlara tapardı, şimdi algoritmalara. Fenomenler, şeyhlerin yerini aldı. Cümleler artık ayet değil, slogan. “Kendine inan!”, “Sen yeter ki iste!”, “Enerjini evrene gönder!” gibi cümlelerle yeni çağın dini inşa ediliyor. Oysa Kur’an diyor ki: “Eğer bilmiyorsanız, ilim sahiplerine sorun” (Nahl/43). Ama kimse ilim sormuyor. Çünkü herkes artık her şeyin uzmanı. Ve en tehlikelisi: cehaletinin farkında bile olmayan cahil, toplumu yönetiyor.

Çözüm Nedir?

1. Kur’an’a Dönüş: Süs değil, pusula gibi ele alınmalı. Mezarlık kitabı değil, yaşam rehberi olarak görülmeli. Her gün en az bir sayfa, düşünerek ve anlayarak okunmalı.

2. Peygamberi Tanımak: Sadece sünnet şekliyle değil, hayat felsefesiyle örnek alınmalı. O, bir karakter inşa etti: Adaletli, merhametli, alçakgönüllü ve dürüst. Bugün sadece görünüşünü değil, duruşunu örnek almalıyız.

3. Sorgulayıcı Bilinç: Her söze inanmamak, her konuşanı hakikat zannetmemek gerekir. Hakikatin ölçüsü, Kur’an ve Peygamberin yaşamıdır; popülerlik değil.

4. Toplumsal Diriliş: Ahlaki ve manevi restorasyona ihtiyaç var. Bu ancak bireyden başlar. Bir insan değişirse, bir toplum değişebilir.

 Kalbini Ayetle Doyurmazsan, Sahtelerle Avunursun

Kur’an’da peygamber, önder, rehber ve örnektir. Onun öğretileriyle tanışmamış biri, dışarıda aradığı hakikati bulamaz. Rüyada gördüğünü gerçek, sosyal medyada gördüğünü bilgi, kalabalıkları da hak sanır. Oysa gerçek, sadedir. Hakikat, Kur’an’dadır. Ve onun dışında hakikati tanımaya çalışanlar, gölgelerin peşinde yürür.

Bugün yüz binlerce sahte sesin içinde bir hak sesi bulmak istiyorsan, Kur’an’a sarıl. Çünkü hakikati tanırsan, sahteler seni kandıramaz.

Bahadır Hataylı/14.03.2025/Sancaktepe/İST

Doğanın Sessiz Hafızası

Sabahın ilk ışıkları, toprağın nemli yüzeyini okşarken uzaklardan bir uğultu duyuldu. Bu, rüzgarın değil; zamanın, hafızanın ve hatıranın uğultusuydu. Orman yavaşça uyanıyordu. Her bir yaprak, gece boyunca dinlediği duaları, hayalleri, yalanları ve sessizlikleri kendi dilinde mırıldanarak güne başlıyordu.

Bu orman, yeryüzünün bilinmeyen bir köşesindeydi. Haritalarda yeri yoktu. Çünkü o, fiziksel bir mekândan çok, duyguların ve erdemlerin sembolik yurdudur. Buraya ulaşan herkes, sadece yol yürümemiş; aynı zamanda geçmişiyle, vicdanıyla ve insan oluşuyla yüzleşmiştir. Bu öykü, ormanın kalbinde geçen bir günün hikayesidir. Ama sıradan bir gün değil. Bu gün, doğanın sessiz hafızasının konuşmaya karar verdiği gündü.

Ormanın serin sabahında ilk görünen, sırtında iri bir buğday tanesi taşıyan karınca oldu. Gözle zor seçilen bu küçücük varlık, sessizce ama sabırla ilerliyordu. Her adımında toprağın ruhuna bir öğüt kazıyordu: “Çalışan, beklemeden alan değil; yorulmaktan korkmadan hak eden kazanır.”

Karınca, yalnız değildi. Onu izleyenler vardı. Aralarından biri, genç bir tilki, şöyle sordu:

— Bu küçücük bedenle neden bu kadar yük taşıyorsun? Kimse seni izlemiyor bile.

Karınca durdu, buğday tanesini yere koydu ve dedi ki:

— Gözler beni görmese de toprak fark eder. Emek görünmese bile evren onu tanır. Ve her yük, sahibini taşır sonunda.

Tilki sustu. Çünkü o anda ilk defa sessizliğin içinde bir ders duydu.

Günün öğleye yaklaştığı vakit, yosunlarla kaplı taşların arasında yavaşça ilerleyen kaplumbağa belirdi. Her adımı, çevresine sabırla çizilmiş bir daire gibiydi. Onun geçtiği yerlerde yapraklar hışırdamaz, çimenler bile saygıyla eğilirdi.

Bir serçe kondu önüne:

— Niçin bu kadar yavaşsın? Güneş batmadan yol bitmez ki.

Kaplumbağa başını kaldırmadan yanıtladı:

— Acele eden sadece yolu tüketir. Oysa ben zamanla yürürüm. Her adım, kendimle daha çok karşılaşmamdır.

Serçe uçtu gitti. Ama o gün uçarken ilk defa kanatlarının aceleyle değil, huzurla çırpılması gerektiğini düşündü.

Ormanın derinliklerinden, cesur ama gösterişsiz adımlarla bir aslan çıktı. Yelesi güneşte parlamıyordu, gözleri çakmak çakmak değildi. Ama duruşunda öyle bir sükûnet vardı ki, tüm canlılar derin bir nefes aldı onu görünce.

Bir çakal yanına yanaşıp sordu:

— Kükremiyor musun? Gücünü göstermeyecek misin?

Aslan gülümsedi:

— Güç, ses değil; duruştur. Korku salan değil, güven veren hatırlanır.

O an orman sessizleşti. Ve sessizliğin içinden bir asalet yükseldi.

Gökyüzünde bir güvercin, kanadında eski bir yara izini taşıyarak süzüldü. Onu görenler, zeytin dalını değil; kanadındaki kesiği fark etti. Ama o ne sakladı ne de unuttu.

Bir karga seslendi:

— Barışı taşıyan biri, bu kadar yara alır mı?

Güvercin cevapladı:

— Barış bir ödül değil, mücadeledir. Yaralarım, uğruna sustuğum fırtınaların hatırasıdır.

Ve bir yaprak daha düştü, rüzgârla onun sözlerini taşıyarak.

Sislerin arasından bir kurt belirdi. Bakışları mağrur, yürüyüşü kararlıydı. Onu tanıyanlar, yıllar önce ihanetle kaybettiklerini bilirlerdi. Ama kurt unutmazdı. Sadece beklerdi.

Bir sansar yanına gelip sordu:

— Affetmedin mi hâlâ?

Kurt başını çevirip şöyle dedi:

— Affetmek bazen hatırlamaktan daha zordur. Ama unutmamak, bir ihaneti tekrar etmemek içindir.

Ve yoluna devam etti, arkada yankılanan sessiz bir sadakatle.

Rüzgar, yapraklarıyla ormanı gezdi. Her esintisinde bir haber taşıdı. Kimi zaman doğacak bir çiçeğin, kimi zaman yaklaşan yağmurun müjdesiydi o. Rüzgar konuşmazdı, ama konuşur gibi eserdi.

Gri bulutların ardından gelen ilk damla, toprağa dokunduğunda bir dua gibi yankılandı. Yağmur, ne sadece suydu, ne de sadece serinlik. O, göğün yeryüzüne ağlamasıydı. Temizlikti. Arınmaydı.

Gözler yukarı çevrildiğinde görülen o sonsuzluk, sema idi. Her kuş, her bulut, her yıldız ona emanet edilmişti. Sema, kapsar ama baskılamaz; sarar ama sıkmazdı. İnsan, ancak başını kaldırdığında onun genişliğinde kendi darlığını fark ederdi.

Bir çocuk yere uzandı. Toprak sıcaktı. O, annesinin koynu gibi kokuyordu. İçinde nice sır, nice umut ve nice kayıp yatıyordu. Ama asla kimseyi dışlamıyordu.

Gece geldiğinde her şey yavaşladı. Orman sustu. Gecenin örtüsü, korkutucu değil; koruyucuydu. Sessizlik, hem dinlenmek hem de düşünmek içindi. Gecede kaybolanlar, aslında kendilerini buluyordu.

Güneş doğduğunda orman yeniden canlandı. Ama hiçbir gün dünküyle aynı değildi. Her gündüz, yeni bir ders, yeni bir yüzleşmeydi.

Gece göğünde parlayan yıldızlar, sanki geçmişin tanıklarıydı. Her biri bir hikâyeyi saklıyor, bir hayali bekliyordu. Ve gökyüzü, insanlara yeryüzünün küçüklüğünü hatırlatıyordu.

Kar yağdığında her şey sustu. Beyaz, sadece bir renk değil; bir haldi. Sessizlik, temizlik, ve yeniden doğuşun sembolüydü.

Minik varlıklar, ormanın içinde sessizce yaşayıp gitti. Kimse onları alkışlamazdı. Ama doğa, onlarsız eksik kalırdı.

Uzakta bir deniz, göğü içine çekmek istercesine çırpınıyordu. Her dalga, içindeki hasreti kıyıya vuruyordu.

Bir nehir, dağlardan çağlayarak indi. Önüne ne gelirse aldı, dönüştürdü ve taşıdı. Hayat da böyle değil miydi? Durmaz, durdurmaz; akardı.

Bir çadırın önünde ağlayan bir kadın vardı. Gözyaşları toprağa karıştı. Sessizce ama güçlüydü. Çünkü anneler, her acıyı dua gibi taşırdı.

Uzakta, yıkık bir duvarın önünde dimdik duran bir adam vardı. Konuşmuyordu. Ama duruşu, tüm şiirlerden güçlüydü. O, varlığıyla öğretenlerdendi.

Bir grup çocuk, ellerinde kırık oyuncaklarla sessizce etrafa bakıyordu. Gözlerinde hem korku hem umut vardı. Onlar, en çok korunan olmalıydı.

Genç bir kız, sırtında eski bir kitapla ormana girdi. Onun yürüyüşünde isyan değil; bir gelecek vardı. O geleceği yazacak olan oydu.

Ormanın sonunda, yıkılmış bir saray vardı. Mermerler paramparça, duvarlar sessizdi. Bir zamanlar korku salanlar, şimdi unutulmuştu. Çünkü zulüm, uzun sürmez. Ve saraylar değil, hikâyeler kalır geriye.

Ormanın sessiz günü akşama dönerken, tüm imgeler bir araya toplandı. Her biri bir erdemin yansımasıydı. Ve ormanın kalbindeki eski meşe ağacı, bu hikâyeyi köklerine yazdı:

“Ey insan! Unuttuğun her şey doğada bir iz bıraktı. Emek, sabır, cesaret, barış, sadakat, affedicilik, vakar, umut… Bunlar senin kadim mirasındı. Ama sen onları yitirdikçe, biz anlatmaya devam edeceğiz. Çünkü doğa, senin sessiz hafızandır.”

Bahadır Hataylı/27.02.2025/Namazgah/İST

28 Nisan 2025 Pazartesi

Hakikatin Yalnızlığı

 


Çıkar Peşinde Koşanların Dünyasında Dosdoğru Kalmak

Bir hakikati anlatmak kolaydır.
Dil döner, kelimeler akar, ses titreşir...
Ama karşındaki gönüller mühürlüyse, gözler körleşmişse, kulaklar yalnızca kendi çıkarlarının şarkısını duymak istiyorsa;
en berrak sözler bile çamurun içinde kaybolur gider.

Bu çağ, çıkarı ibadet aşkıyla kutsayanların çağında açıyor gözlerini.
Böylesi insanlar için doğruluk, sadece çıkarlarının karşılandığı sürece bir anlam taşır.
Onlar için hakikat, ancak kendi doyumlarına hizmet ediyorsa muteberdir.
Ve ne acıdır ki; bu kirli düzen içinde yüreklerinde iman taşıyanlar,
hakikati iliklerine kadar hissedenler,
gerçekten "doğru" kalmak isteyenler,
en çok onlar yorulur, onlar incinir, onlar hırpalanır.

Menfaatin Ölçü Olduğu Dünyalar

Onlar, kavuştukları noktadan asla geriye düşmek istemezler.
Çünkü o nokta,
dünyalık hırslarının, nefsani arzularının, kibir ve tamahlarının en üst basamağıdır.

O noktaya ulaşmak için;
iftira atarlar,
kara çalarlar,
yalanı süsler,
doğruyu çarpıtırlar.

Ve bunu öyle bir aşkla yaparlar ki;
gözlerinde bir ibadet edenin titizliği,
sözlerinde bir münacaat edenin içtenliği vardır.
Fakat bu aşk,
hakikate değil,
menfaatlerine yöneliktir.

İşte bu yüzden onlara hakikati anlatamazsınız.
Çünkü hakikati arama arzuları yoktur.
Kalpleri, gerçek arayışının nurundan yoksun kalmıştır.
Vicdanları, çıkarlarının ayakları altında ezilmiş, sesi kısılmıştır.

Hakikatle Çarpışan Akıllar

Bir hakikat sözcüsü onların arasına girdiğinde,
o ses birdenbire bir tehdit halini alır.
Doğrunun sözleri, onların çıkar dünyalarını titreten bir zelzeledir.
Korkarlar...
Ve korktukları şey, doğru değil;
doğrunun çıkarlarını sarsacak olmasıdır.

Çünkü çıkar, onların yeni ölçüsüdür.
Hakikat, ancak işlerine gelirse makbuldür.
İşlerine gelmeyen her doğru;
iftira, düşmanlık, dışlama, alay ve itibarsızlaştırmayla karşılık bulur.

Bu yüzden, doğruluk hak eden yere ulaşmaz onların içinde.
Çünkü doğruluk, onlar için bir tehlikedir;
sarsılmak istemedikleri sahte cennetlerinin tehdididir.

Ve bir dava adamı bu çürük dünyaların ortasına düştüğünde,
her adımı mayınlı bir tarlada atıyor gibi hisseder.
Yorulur.
İçindeki iman ateşiyle yürürken,
her adımda etrafına saçılan şüphe, ihanet ve sahtekârlık oklarına hedef olur.

İdealistlerin Bitmeyen Yorgunluğu

Gerçek dava adamları bilir:
Hakikati taşımak,
gülistanlarda yürümek değil;
çorak topraklarda, dikenler arasında ayakta kalmaktır.

Onların amacı, dünyalık çıkarlar değil, Allah'ın rızasıdır.
Onlar, doğruyu eğip bükmezler.
Çünkü doğru, Allah'ın adıdır.
Çünkü hakikat, varoluşun ta kendisidir.

Ama bu hakikat savaşında, en çok onlar yara alır.
Bazen suskunlukla sınanırlar.
Bazen yalnızlıkla.
Bazen ihanetle.
Bazen anlamazlıkla.

Ve onların en büyük düşmanı,
karşılarındaki yalancılar değil,
onların yorgun kalpleridir.

Sabırları tükenir gibi olur,
umutları kırılır gibi olur,
ama yine de yürürler,
çünkü bilirler:
Bu yol, yürümeye değerdir.

Bu yol,
dünyanın en ağır ama en şerefli yükünü sırtlanmaktır:
Hakikati temsil etmek.

Sabır, Sebat ve Afiyet Dilemek

İşte bu yüzden;
ideal bir dava adamına düşen görev;
sebat etmektir.
Sabrı kuşanmak,
öfkesini Allah'a havale etmek,
kalbini geniş tutmak,
ve afiyet dilemek...

Çünkü afiyet; sadece sağlık değil,
ruhun huzuru,
kalbin sebatı,
imanın korunmasıdır.

Dava adamı bilir ki:
Bu dünya, adaletin terazisinin kurulacağı yer değildir.
Bu dünya, imtihan yeridir.

Ve asıl adalet,
Allah'ın katında kurulacaktır.

Bu yüzden iftiralar karşısında yılmadan,
yalana karşı suskunluğun şerefini kuşanarak,
hakikatin şahitliğini yapmaya devam eder.

Zaten en güzel şahitlik,
sesle değil,
sözle değil,
haliyle yapılır.

Hakikati yaşamak,
onu anlatmaktan daha güçlü bir haykırıştır.

Hakikatin Sonsuz Değeri

Bilinmelidir ki:
Hakikat, her zaman azınlıkta kalır.
Hakikat, her zaman yüksekte değil, çoğu zaman yerin dibinde görülür.
Ama değerini orada kaybetmez.
Hakikat, iftira çamuruyla kirlenmez.
O, Allah'ın nurudur.
Ve Allah'ın nuru, hiçbir kirle söndürülemez.

Çıkarı için her türlü alçaklığa başvuranlar;
belki dünyada alkışlanır,
belki makamlar, mevkiler elde eder,
belki gülerek dönerler yollarından.

Ama Allah'ın adaleti şaşmaz.
Gizli olanı bilen O'dur.
Kalplerde gizlenen niyetleri bilen O'dur.

Ve gün gelir;
gerçek ortaya çıkar.
Gözler açılır.
Perdeler yırtılır.

Ve o zaman,
hakikat sabırla sebat edenlerin alnında bir taç olur.

Hakikatin Yolcularına

Ey hakikat yolcusu,
Ey yorgun ama inançlı dava eri,
Ey yalnız ama onurlu hakikat adamı;

Yolundan şaşma.
Sözünden dönme.
Kalbinden vazgeçme.

Bırak onlar,
çıkarları için iftira atsınlar,
bırak onlar,
yalanı süsleyip doğrunun üstünü örtsünler.

Sen;
doğrunun sancağını yere düşürme.
Sen;
hakikatin şahitliğini terk etme.

Çünkü bir gün,
bu kirli perdeler kalkacak.
Ve hakikatin yüzü,
güneş gibi doğacak.

O gün geldiğinde,
sen alnı ak,
yüreği pak,
ameli sağlam biri olarak dirileceksin.

Onların çıkarları yıkılacak,
onların makamları çökecek,
onların yalanları yok olup gidecek.

Ama senin doğru adımların,
ebediyet yolunda yankılanacak.

Öyleyse;
sabret.
Sebat et.
Allah'tan afiyet dile.

Ve unutma:
Allah doğrularla beraberdir.
Ve hakikat, Allah’ın adıdır.

Erol Kekeç/04.04.2025/Sancaktepe/İST

27 Nisan 2025 Pazar

Bırakın Sahtekarları Gün Hükmünü Bekliyor

"Şüphesiz sen öleceksin ve şüphesiz onlar da öleceklerdir. Sonra şüphesiz siz kıyamet günü Rabbinizin huzurunda muhakeme edileceksiniz. Kim, Allah'a karşı yalan uyduran ve kendisine geldiğinde, doğruyu (Kur'an'ı) yalanlayandan daha zalimdir? Cehennemde kâfirler için kalacak bir yer mi yok!?" (Zümer /30-32)

1. Ölümü Unutanlar

Modern dünya, ölümsüzlük hayalleriyle, kalıcı iktidarlar ve sonsuz refah düzenleri kurma hevesiyle dolu. Oysa Allah’ın açık ve keskin hitabı bütün beşeri ihtirasları yerle bir ediyor: "Sen öleceksin, onlar da ölecek." Bu deklare, salt bir fiziksel yok oluş değil; hesap gününe doğru yol alan bir kaçınılmazlığın ifadesidir.

Şüphesiz, bugün üzerinde saltanat süren sahtekâr liderler, halkların gözüne baka baka yalan söyleyen medya patronları, adalet adına zulüm yayan kurumlar da öleceklerdir. Ne servetleri, ne unvanları, ne de sahte kahramanlıkları onları kurtarabilecektir.

2. Hakikate Karşı Kibirliler

Ayette sorulan sorunun dehşeti çok büyüktür: "Kim, Allah'a karşı yalan uyduran ve doğruyu yalanlayandan daha zalimdir?"

Bugün, Allah'ın emriyle gelen adaletin, merhametin, tevazünün ve hakkaniyetin üzerini örten nice modern sahte tanrılar var. Bir avuç elit, "yeni bir düzen" adı altında insanlığı köleleştirirken; küresel medya, hakikati eğriltiyor, gerçekleri gizliyor.

Dünyanın çeşitli yerlerinde mazlum coğrafyaları kan ve gözyaşına boğan emperyalistler, kendi çıkarları için halkların uyanışından korkuyorlar. Gazze'de çocukların ölümüne sessiz kalanlar, Doğu Türkistan'da ümmetin haykırışına kulaklarını tıkayanlar, Yemen’de, Afrika'da, Asya'da susuzluk ve açlıktan ölen masumları görmeyenler; Allah'a karşı en büyük iftiraları atmışlardır.

3. Sahte Adalet Maskeleri

Adalet diyenlerin, adaletin kendisini linç ettiği bir zamandayız. Sözde uluslararası hukuk kurumları, şirketlerin kârı için çalışan piyonlara dönüşmüş. Bir yerlerde bir masum katledilirken, birileri mürekkep damlatıp sahte raporlar düzenliyor.

Peki ya içimizdeki sahtekârlar? Malının, mülkünün, makamının şaşasıyla doymayanlar? Ayetin ruhuna uygun olarak soralım: Bu zalimler, gerçeği gördüğü halde yalanlayanlar, hangi cennet vaadiyle kendilerini temize çıkarabilecekler?

4. İstanbul ve Yeni Düzenciler

Dünya finans merkezlerinin İstanbul'a taşınması meselesi de ayetin çok çarpıcı bir örneğidir. İstanbul'u bir "dünya başkenti" yapacağız masalları anlatılırken kimse şunu sormadı:

- Biz kimlerin oyun sahası olacağız?

Oysa açık gerçek şudur: İstanbul, yerli halkı için bir cehennem; küresel sermaye için bir cennet hazırlığına sahne olmaktadır. Hayat pahalılığı, doğal afetler ve sistemli bir "itme politikaları" ile halk şehirlerden uzaklaştırılacak, mega zenginlere yol açılacaktır.

Ve bu projeyi üretip yayanlar, öyle bir kibir içindeler ki; hakikati söyleyenleri "komplocu", "gerici", "cahil" diye yaftalıyorlar. Halbuki hakikat onların suratına ayetin tokadı gibi çarpmakta: "Sonra kesinlikle Rabbinizin huzurunda muhakeme edileceksiniz."

5. İbret Alacak Olanların Duyacağı Çığlık

Dünyayı adaletsizlikle sarsanlar, şöhretlerini kanla inşa edenler, fakir halkların emeğini sömürerek saraylar dikenler... Hepsi birer birer toprak olacağını fark etmiyorlar mı?

Şu anda bir yerlerde gizlice şöyle fısıldaşıyorlar:

  • "Nasıl olsa bu halk unutkan, nasıl olsa ölüm uzak bir ihtimal."

Ama unutuyorlar: Kıyamet günü yakındır, ilahi adalet aniden gelir.

6. Bugünün Zalimleri Kimlerdir?

  • Çocukları bombalayan devletler,

  • Doğal kaynakları talan eden küresel şirketler,

  • Adaleti kâğıt üstüne hapseden uluslararası mahkemeler,

  • Vicdanları uyuşturan medya devleri,

  • Düşünmeyi unutturup tüketimi pompalayan teknoloji kartelleri,

  • Halkı dini, milliyeti veya mezhebi üzerinden bölerek güç devşiren yerel sömürücüler.

Hepsi de Allah'a karşı iftira atanlar ve doğruyu yalanlayanlar grubundadır.

7. İlahi Son- Cehennem

Ayetin nihai uyarısı titretir: "Cehennemde kâfirler için kalacak bir yer mi yok!?"

Bu soru, retorik bir sorudur ve cevabı kendindedir: Var! Hem de öyle bir cehennem ki, sadece fiziksel acının değil; utanç, pişmanlık ve sonsuz mahrumiyetin cehennemidir.

Bugünün zenginleri, güç sahipleri, kalabalıkları aldatanlar çoktan kendi yerlerini ayırtmışlardır orada.

8. Çıkış Nerede?

Tek kurtuluş yolu şudur:

  • Hakikate teslim olmak,

  • Yalanın her türlü maskesini indirmek,

  • Allah'ın kelamına boyun eğmek,

  • Mazlumu korumak, zalime mübarek bir şekilde meydan okumak,

  • Nefsi terbiye etmek, harama karşı omurgalı bir duruş sergilemek.

Bu da ancak imanla, sabırla ve ümitle mümkün olur.

9. Bugünkü Gençliğe Çağrı- Sahtekârlara Karşı Hakikatin Sesi Ol!

Ey gençlik!

Önünüzde iki yol var: ya sahtekârların kurduğu sistemin dişlisi olacaksınız ya da hakkı savunan birer yıldız gibi parlayacaksınız.

Bugün size "başarı" diye yutturulan sahte kariyerler, "özgürlük" diye sunulan tüketim bağımlılıkları, "medya yıldızları" diye parlatılan boş kahramanlar; hepsi sizi hakikatten uzaklaştırmak için kurulan tuzaklardır.

Şunu bilin:

  • Gerçek zafer, Allah'ın rızasını kazanmaktır.

  • Gerçek özgürlük, yalnızca hakikatin kulu olmaktadır.

  • Gerçek güç, zulme karşı dimdik durabilmektir.

Hakikatin sesi olun!

  • Adalet için konuşun,

  • Mazlum için yürüyün,

  • Sahte kahramanlara değil, gerçek dava insanlarına kulak verin,

  • Sosyal medya parıltılarına aldanmayın, kitabınıza, duanıza, secdenize sarılın.

Unutmayın:

Bugün sahtekârlara karşı sessiz kalanlar, yarın onların ateşinde yanacaktır.

Ama hakikatin safında duranlar için Rabbin müjdesi vardır: Sonsuz saadet, ebedi kurtuluş ve Allah'ın hoşnutluğu!

Şimdi soruyorum:

Sen hangi saftasın?

Ey gençlik! Kalk! Zira kalkışın ümmetin de uyanışının sesidir!

10. Son Söz

Ey insan!

Başkalarının şöhret salonlarının ışıkları seni kandırmasın.

Zalimlerin ihtirasla kurduğu tahtlar, bir gün kumdan kaleler gibi dağılacaktır.

Hakiki zafer, o büyük gün geldikten sonra çıkacaktır ortaya: İlahi mızraklar yalanı deşip geçecek, sadakat sahipleri başı dik bir şekilde Rablerinin huzurunda yürüyecektir.

O gün, Allah'ın doğrulara vaat ettiği şanlı mükâfat, yalancılara vaat ettiği sonsuz pişmanlıkla taçlandırılacaktır.

Hazır mısın?

Yoksa hakikati bugün de görmezden mi geleceksin?

Erol Kekeç/10.01.2025/Sancaktepe/İST

26 Nisan 2025 Cumartesi

Dinin İtibarı İle Oynayanlar-Lüks İçinde İsraf Eden "Dinciler"


İslam dini, adaletin, tevazuun, merhametin ve insanlık onurunun en yüce şekilde temsil edilmesini emreder. Özellikle kamu sorumluluğunu üstlenen kimselerden, halkın emaneti olan görevlerini hakkaniyet ve sadelikle yürütmeleri istenir. Ancak ne yazık ki günümüzde, kendilerini Müslüman olarak tanımlamalarına rağmen, kamu kurumlarında görev yapan pek çok kişi, lüks, gösteriş ve savurganlık içinde bir yaşam sürmekte ve bunu çeşitli gerekçelerle meşrulaştırmaya çalışmaktadır. Bu durum sadece kişisel bir ahlak problemi değildir; aynı zamanda dini değerlerin toplum nezdinde itibarsızlaştırılması gibi çok daha derin ve tehlikeli sonuçlar doğurmaktadır.

1. İslam'ın Kamu Görevlisine Yüklediği Sorumluluk

Kur’an ve sünnet, kamu görevi yapan insanlara çok ağır bir yük yükler. Peygamberimiz (s.a.v.) bir hadisinde şöyle buyurur:

"Hepiniz çobansınız ve hepiniz sürünüzden sorumlusunuz." 

Kamu görevlileri, yönetim emanetini taşıyan çobanlardır. Yetki ve güç, onlara keyif sürmeleri için değil, adaleti sağlamak, mazluma destek olmak, güçlüyü dizginlemek için verilmiştir.

Hz. Ömer (r.a.), halifeliği sırasında halktan gizlice gece nöbetlerine çıkar, sokaklarda dolaşır ve halkın hâlini bizzat kontrol ederdi. Bir gün açlıktan ağlayan çocukları ve içine su katılmış çorbayla avutmaya çalışan bir kadını gördüğünde, derhal sırtında un çuvalı taşıyarak kadının yardımına koşmuştu. Bugünkü birçok "makam sahibi" bu örnekten ne kadar uzakta, değil mi?

Bugün:

Makamlarda oturan birçok kişi ise kendisini halktan üstün görmekte, zırhlı araçlar, özel şoförler, gösterişli konutlar ve lüks semtlerdeki şatafatlı hayatlarla, âdeta halktan soyutlanmış bir getto yaşamı sürmektedir. Bu yaşam tarzı, İslam'ın kamu görevlisine yüklediği tevazu ve hizmet ahlakıyla taban tabana zıttır.

2. Lüks ve Gösterişin Dindeki Yeri

İsraf, Kur’an’da açıkça yasaklanmış ve şeytanın kardeşliğiyle eşdeğer tutulmuştur:

"Yiyin, için fakat israf etmeyin. Çünkü Allah israf edenleri sevmez." (A'raf, 7/31)

Gösteriş ve kibir ise bir kalp hastalığıdır. Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurur:

"Kalbinde zerre kadar kibir olan cennete giremez." 

Bir makam sahibinin, gösterişli davetler düzenlemesi, lüks ofislerde çalışması, israfın normalleştiği etkinliklere katılması; kendi kişisel tercihi değildir. O artık toplumun gözünde bir temsil makamındadır. Onun lüksü, sıradan insanın gözünde adaletsizliği ve ayrımcılığı meşrulaştırır.

Örnek: "Altın Klozet Skandalı"

Bazı ülkelerde kamu binalarında, yöneticiler için altın kaplama klozetler kullanıldığı ortaya çıkmıştı. Bu, sadece bir israf örneği değil; aynı zamanda halkın fakirliğine, yoksulluğuna karşı yapılan en ağır hakaretti. Bir yanda çöpten ekmek toplayan insanlar, diğer yanda altın musluklardan su içen "seçilmişler"!

İslam bu tabloyu şiddetle reddeder.

3. İslam'dan Geçinenler-Dini Nasıl Kirletiyorlar?

Bugün toplumda dini değerlere olan mesafenin artmasının en büyük sebeplerinden biri, dinden geçinenlerdir. Din tüccarlığı yapan, dini bir araç gibi kullanan ama yaşantısıyla İslam'ı yerle bir edenlerdir.

Cuma hutbesinde fakirliği sabırla övüp, çıkışta lüks cipine binen vaizler,

Halktan zekât toplayıp kendine yazlık villa alan dernek yöneticileri,

İhalelerden haksız kazanç sağlayıp, bunu "kısmet" diye meşrulaştıran siyasetçiler...

Bu tür tipler, halkın zihninde, "İslam demek çıkarcılık demek" gibi yanlış bir algının oluşmasına sebep olmaktadır.

Örnek: "Fakire Vaaz, Kendine Saray"

Son yıllarda bazı dini vakıf ve derneklerin, halktan topladıkları bağışlarla kendilerine milyonlarca liralık mal-mülk edindikleri, lüks villalar inşa ettikleri ortaya çıkmıştır. Oysa bu paralarla yetimhaneler, aşevleri kurulması, burs fonlarının desteklenmesi gerekirdi.

Böyle çarpık örnekler, "dine düşman" olanları değil; dinden geçinenleri gösteriyor. Asıl zararı, dini kötü göstermek isteyenlerden önce, dini istismar edenler vermektedir.

4. Gerçek Dindarlık Nedir?

Gerçek dindarlık, makamı kullanarak servet biriktirmek değil, halkın derdiyle dertlenmektir. Dindar olmak, şatafatlı hayatlara sahip olup halkı küçümsemek değil, fakir bir yetim gibi yaşamayı da onur bilmek demektir.

Hz. Ali (r.a.), hilafeti döneminde, sadece bir kaba su ve bir parça ekmekle karnını doyururdu.

Hasan Basri hazretleri şöyle derdi: "Dindar kişi, insanların en azına razı olandır."

Mevlana, zenginliğin değil, gönül tokluğunun değerli olduğunu söylerdi: "Bir avuç suyun içinde de inci olur."

Bugün bir kamu görevlisi, makam arabasından indiğinde halkın arasında kaybolamıyorsa, sofraya oturduğunda işçiden farklı bir tabak geliyorsa, yaşamıyla dini temsil ettiğini iddia edemez.

5. Toplumsal Çöküşün Başlangıcı

Toplumların çöküşü, zengin ile fakir arasındaki makasın açılmasıyla başlamaz sadece. Asıl çöküş, yöneticilerin halktan kopmasıyla, adaletin yerini rüşvetin almasıyla ve dinin şahsi menfaat için kullanılmasıyla olur.

Tarih buna şahittir:

Endülüs'ün yıkılışı lüks ve sefahatle başlamıştır.

Osmanlı'nın çöküşü rüşvet ve saray entrikalarının sıradanlaşmasıyla hızlanmıştır.

Bugün de aynı tehdit ortadadır.

6. Ne Yapılmalı?

İlk olarak: Gerçek dini temsil eden, sade, şeffaf ve adil kamu görevlileri desteklenmelidir.

İkinci olarak: Halk, dini istismar edenleri açıkça teşhir etmeli, itibar göstermemelidir.

Üçüncü olarak: Kurumlar, lüks ve şatafattan arındırılmalı; kamu harcamalarında mutlak şeffaflık sağlanmalıdır.

Dördüncü olarak: Toplumda, dini değerleri koruma bilinci artırılmalı; dini geçim kapısı haline getirenler reddedilmelidir.

Hz. Ömer'in duası gibi dua edelim:

"Allah'ım! Bizi halktan kopmuş, kendini halktan üstün görenlerden değil; halkın içinde, halkın derdiyle dertlenenlerden eyle!"

Erol Kekeç/20.04.2025/Sancaktepe/İST


23 Nisan 2025 Çarşamba

Zalimler Hep aynı kökten

 


Yıkılışın Aynasında Kibrin Sureti

"Görmedin mi, Rabbin ne yaptı Âd kavmine? Yüksek binalarla dolu İrem’e?" (Fecr Suresi/6-7)

Bu Kur’ânî sesleniş, sadece geçmişin kavimlerine yönelmiş bir kıssa değildir; her çağda kendine benzer kibir abideleri diken, yeryüzünü yurt değil ganimet gören, halkları kul değil köle sayan zalim düzenlere bir uyarıdır. Bugün yaşadığımız çağda da bu seslenişin gölgesi yakınımızdadır; sadece çölün İrem’inde değil, betonun İrem’inde, gökdelenlerin gölgesine sığınmış şehirlerde, sistematikleştirilmiş zulmün saray koridorlarında yankılanmaktadır.

Âd, Semûd ve Firavun'un İzinde Yürüyen Modern Zalimler

Kur’an, Âd kavminin kibirle yükselttiği binalardan bahsederken, Semûd’un taşlara işlediği sanatla övünmesinden söz ederken ve Firavun’un mutlak iktidar tutkusu ile her şeyi kendine kul etmek istemesinden bahsederken, aslında bize bir zihinsel arketip çizer: güç sarhoşu olanların ortak kaderi.

Bugün bu zihinsel arketipi aynen sürdürenler var. Betonlaştıkça çürüyen şehirler, akıl yerine sermayeyi merkeze koymuş mega projeler, halkı hiçe sayarak yapılan yerinden etmeler, yağmalanan tabiat, susturulan hakikat ve tek sesli medya imparatorlukları... Bunların her biri çağdaş bir Firavun’un, modern bir Âd kavminin ve yeni bir Semûd’un nişaneleri.

Özellikle Türkiye gibi coğrafyalarda, Fatih’in torunu olduğunu iddia eden yönetimlerin; hakkı, hukuku ve adaleti hiçe sayarak halkın olanı zümrelere aktardığı, doğayı talan ederek geleceği heba ettiği, inanç adına kurulan yapıları ranta çevirdiği her alan, Kur’an’da çizilen bu arketipin birebir yansımasıdır.

Yüksek Binalar, Yüksek Kibirlere Dönüştü

“İrem gibi şehirler inşa ettik.” deniyor günümüzde. Ancak bu yeni “İrem”ler neye hizmet ediyor? Toplumun huzuruna mı, yoksa bir avuç seçkinin şatafatına mı? İstanbul’un silueti gibi vicdanı da yavaş yavaş silinmiyor mu? Skolastik dogmalardan kaçıp İstanbul’a sığınan düşünürlerin, bu şehrin modern hâlinden tiksinip gidişini izliyoruz. Çünkü medeniyetin özgürlükle, bilgiyle, merhametle inşa edildiği yerler artık AVM’ler ve lüks rezidanslarla dolduruldu.

Zulmün Kamçısı-Allah’ın Gözünden Kaçmaz

Fecr suresinin bu ayetleri bir şeyi çok net ortaya koyar: Azgınlık ve taşkınlık arttığında, bunun karşılığı “azap kamçıları”dır. Yani ilahi düzen, ne kadar gecikmiş görünse de, mazlumun ahını asla karşılıksız bırakmaz. Bugün masumların üzerine yağan bombalar, rızkı elinden alınan yoksullar, doğası elinden alınan çocuklar, hepsi ilahi bir deftere kaydedilmiştir.

"Çünkü Rabbin, kullarını devamlı surette gözetlemektedir." (Fecr Suresi/14)

Bu ayet, zannetmeyin ki yaptıklarınızın hiçbir karşılığı olmayacak diyor. Kamera önünde yapılan göstermelik dualar, yardımlar ya da sosyal medyada linç edilen muhalif sesler Allah’ın gözetleyiciliği karşısında bir anlam taşımaz. O, içimizi bilir.

İlahi Adaletin Anlayışıyla Modern Toplumu Tartmak

Ayetlerin ortasında bir kırılma noktası gelir: “İnsan, Rabbi onu varlıkla sınayıp da…” diye başlayan kısımla birlikte, artık sadece yönetenler değil, yönetilenler de mercek altına alınır. İnsanlar, Allah’ın verdiği nimetleri bir şeref payesi sanarak kibirleniyor, darlık gelince isyan ediyor. Oysa her ikisi de birer imtihandır.

Yetimlere değer verilmez, açlar doyurulmaz, miras adaleti yoktur, mal sevgisi sınırsızdır. Bugünün toplumuna bir bakın. Yetim, medya gündemi bile olmadan yok sayılıyor. Muhtaçlar, “tembellikle yaftalanıyor. Miraslar hukuken bile korunmazken, ahlaki yıkım tavan yapıyor.

İlahi Sarsıntı- O Büyük Yıkılış Gününe Doğru

“Hayır! Böyle yapmayın! Yeryüzü birbiri ardınca şiddetle sarsılıp toz-toprak, dümdüz olduğu zaman…” (Fecr Suresi/21)

Bu, yalnızca kıyametin değil, aynı zamanda sistemlerin çöküşünün ayetidir. Her sistem ki adaleti unutur, her iktidar ki mazlumu ezer, her zenginlik ki helal ve meşru olandan koparsa; sarsılmaya mahkûmdur. Bu sarsıntı sadece deprem değil, toplumsal ve siyasi bir çöküştür.

“O Gün'e Hazır Olmak

Fecr Suresi'nin son ayetleri, aslında bütün bu düzenin nihai akıbetini verir: “İnsan o gün, tüm yaptıklarını birer birer hatırlar; ama bu hatırlamanın ona ne faydası olur ki?” (Fecr Suresi/23)

Bugün yapılan her zulüm, her inkâr, her kibirli susuş ve her sinsice plan; o gün açığa çıkacak. O gün, ekranlarda yüceltilen değil, ilahi terazide tartılan hayatlar önem kazanacak.

Çağrı-Dua, Tevbe ve İsyan Etmeden Direniş

Bu ayetlerin çağrısı, sadece öfke değil, aynı zamanda tevbe ve duadır. Dua, sadece gözyaşı dökmek değil, yüreğin sarsılmasıdır. Tevbe, sadece dilde değil, yaşamın her alanında yeni bir yöneliştir.

Ve en önemlisi: Zulme karşı isyan etmeden, direnmeden, hesap sormadan yapılan dualar eksiktir. Direniş, ibadetin bir şeklidir.

Unutmayın: Fecr Suresi’nin seslenişi bugün bizimle. Her zamanın Firavun’una karşı bir Musa, her çağın zalimine karşı bir Yusuf, her inkârın karşısına dikilen bir Muhammed gereklidir.

Ve bu mücadele, zulümle kirletilmiş her yapının yerine adaletin ihya edileceği güne dek sürecektir.

"Ey huzura ermiş nefis! Rabbin senden razı, sen de O'ndan razı olarak dön O'na!" (Fecr/27-28)

Erol Kekeç/13.04.2025/Sancaktepe/İST

22 Nisan 2025 Salı

Hakikatin Unutulan Adresi

 

Kaynağın Kirlenmesi-Toplumların Bilgi Zehirlenmesi ve Çöküşe Giden Yol

Bir toplumun kaderini belirleyen şey, yalnızca yöneticileri ya da kanunları değildir. O toplumun en derin damarlarında akan bilgi nehridir. Bilgi, insan aklının pusulasıdır. İnsan neye inanırsa ona göre yaşar, neyi doğru kabul ederse ona göre davranır. Ve eğer bilgi kaynağı kirli ise, o toplumun aklı bulanır, vicdanı çürür ve değerleri yerle bir olur.

Bugün yaşadığımız çağ, bilginin asıl anlamını kaybettiği, kitlelerin sistemli bir şekilde bilgi kirliliğiyle manipüle edildiği, bilgi kaynaklarının tek merkezli hale getirildiği bir çağdır. İşin en ürkütücü yanı ise, toplumun büyük kesiminin bunu fark etmemesi ve tam tersine, bu tek merkezli kaynaklardan gelen bilgiyi ilahi bir hakikatmiş gibi sahiplenip savunmasıdır. Burada sadece bir bilgi sorunu değil, akıl tutulması, sorgusuz itaat ve bilinç körelmesi vardır.

Tek Merkezden Bilgilendirme Felaketi

Toplumlar için en tehlikeli şey, bütün bilgilerin tek bir merkezden ve onun onayladığı çerçeveden akmasıdır. Bu merkez; bir medya grubu olabilir, bir siyasi iktidar, bir ideolojik yapı, hatta bazen toplumsal algıyı yöneten birkaç sermaye baronu bile olabilir. Önemli olan bu merkezin halk üzerindeki etkisi ve kitlelerin buna nasıl iman derecesinde bağlandığıdır.

Tarihte nice toplum, bu hatanın bedelini ödemiştir. Nemrutlar, Firavunlar, diktatörler hep aynı yöntemi kullanmıştır: Bilgi kaynaklarını ele geçirmek, sorgusuz itaat talep etmek ve farklı sesleri hain ilan etmek. Bugün yaşadığımız da farklı değildir. Modern teknolojiyle, algoritmalarla, ekranlar aracılığıyla, kitlelerin aklı esir alınmış, vicdanı susturulmuş ve ruhu edilgenleştirilmiştir.

Toplumun Bilgiyle Zehirlenmesi

Bilgi en kıymetli şeydir, ama kirlenirse en tehlikelisi olur. İnsan doğru bilgiyle yükselir, yanlış bilgiyle helak olur. Bugün ekranlardan, sosyal medyadan, haber kanallarından, gazete köşelerinden, resmi açıklamalardan akan bilgi; çoğunlukla manipüle edilmiş, doğruluğu denetlenmemiş, çıkar odaklı ve algı yönetimi için servis edilen içeriklerden ibaret. Halk ise bunu hakikatmiş gibi kabul ediyor.

Bir toplum neye inanırsa ona dönüşür. İşte korkunç olan da budur. Toplumu zehirleyen bu bilgi kanalları, insanların zihinlerini programlıyor. Kimin dost, kimin düşman olduğuna onlar karar veriyor. Gerçek ne, adalet kimde, zulüm nerede kimse araştırmıyor. Çünkü bilgi kaynağı tekleşmiş. İnsanlar kendi düşünen, araştıran, sorgulayan akıllarını rafa kaldırmış. Artık tek tip düşünen, aynı cümleleri tekrar eden, ezberle konuşan bir toplum tipi oluşmuş durumda.

Farklı Düşünenin Düşman İlan Edilmesi

Bir toplumda en korkulması gereken şey; herkesin aynı şeyi düşünmesi değil, farklı düşünenin düşman ilan edilmesidir. Çünkü bu, çürümenin açık işaretidir. Bugün farklı bakan, farklı yorum yapan, sistemin hatalarını gösteren, zulme ses çıkaran, iktidarın ve otoritenin yanlışlarını dile getiren herkes “hain”, “bölücü”, “fitneci” ilan ediliyor.

Oysa gerçek hakikat arayıcıları, her dönemde azınlık olmuştur. Ve hakikati söyleyenler, çoğunluk tarafından taşlanmıştır. Zira hakikat, kalabalıkların değil, adaletin, vicdanın ve Allah’ın yanında olanların işidir.

Duayı Bile Gösteriye Dönüştüren Toplum

 Dua artık kameraların önünde, gözyaşı dümenciliğine, samimiyetsiz aminlere dönüşmüş durumda. Oysa dua, insanın yüreğinde bir depremdir. Kendi içini silkelemedikçe, zulme karşı çıkmadıkça, adaleti talep etmedikçe edilen dua göğe yükselmez. Duanın kabul olması için dua edenin de sorumluluğunu üstlenmesi gerekir.

Yüreklerde sarsıntı olmadan, hayatını değiştirmeden, zulme susarak, haksızlığa göz yumup sonra elleri açıp “Allah’ım yardım et” demek; vicdanı felç olmuş toplumun ibretlik hâlidir. Ve bu, Allah katında değer taşımayan bir yüzeyselliğe dönüşür. Nitekim Kur’an şöyle der:

“De ki: Duanız olmasa, Rabbim size ne diye değer versin ki?” (Furkan/77)

Asıl Çözüm Nerede?

Çözüm; o tekelleşmiş bilgi kaynaklarının kırılmasında, her aklın kendi araştırmasını yapmasında, toplumun yeniden hakikati arama gayretinde yatıyor. Bunun yolu:

  • Tevbe ve Dua: Samimi, içten, gösterişten uzak, gerçek bir dönüş duası. Önce kendimize sonra topluma.

  • Fikri Direniş: Zulmü alkışlamamak, yanlış bilgileri reddetmek, sorgulamak, okumak, öğrenmek.

  • Bağımsız Bilgi Ağları: Halkın, bağımsız, tarafsız bilgi kaynaklarını çoğaltması, yerel inisiyatiflerin kurulması.

  • Düşünce Çeşitliliği: Farklı görüşlere tahammül etmeyi, onları hain gibi görmemeyi öğrenmek.

  • Adalet Talebi: Herkes için adalet isteyen, güce değil hakka dayalı bir toplumsal sistem.

Doğru ile Yanlışın Ayrışması

Bugün yaşananlar bir ayrışmadır. Doğru ile yanlış, samimi ile sahte, mazlum ile zalim arasındaki çizgi belirginleşiyor. Ve bu ayrışma Rabbani bir takdirdir. Kim gerçekten neye inanıyor, kim kimin yanında duruyor belli olacak.

O yüzden kurtuluşun tek yolu, Allah’a yönelmek, tevbe etmek, samimiyetle dua etmek, zulmü teşhir etmek ve hakikati savunmaktır. Kameralar önünde değil, gece kimse görmezken secdede, kalpten kalbe, samimi dualarla…

Yaratan Katında Yazılan Defter

Bir toplum kendi içini değiştirmedikçe, Yaratan yazgıyı değiştirmez. Zira Kur’an’da şöyle buyrulur:

“Bir kavim kendinde olanı değiştirmedikçe, Allah onlarda olanı değiştirmez.” (Ra’d /11)

Öyleyse gerçek kurtuluş; önce kendi nefsini temizleyerek, sonra zulme, haksızlığa, bilgi kirliliğine karşı fikri ve fiili mücadeleyle mümkündür.

Bekleyip Göreceğiz

Evet… Alemlerin Rabbi en güzelini yapar. Biz adaleti talep edenlerin safında durup, zulme karşı susmayanlardan olalım yeter. Sonuç O’nun işidir. Ve bekleyip göreceğiz. Ama bekleyiş; susarak değil, dua ederek, çalışarak, hakikati savunarak, zulme karşı durarak olacak.

Çünkü karanlık ne kadar yayılırsa yayılsın, bir mum bile aydınlatır. Ve hakikat, hiçbir zaman karanlıkta kalmaz.

Erol Kekeç/22.04.2025/Sancaktepe/İST

Gökyüzüne Yürüyen Çocuk

 



“Ey Çocuk… Sen Kurtuldun, Onlar Kaybetti”
Bir gece
Gökyüzü sanki kararmamış, bütün karanlık yeryüzüne inmişti.
Yıldızlar, utanıp arkasını dönmüştü bu geceye.
Ve bir çocuk…
Küçücük bedeniyle, minicik yüreğiyle, yıkılmış bir evin enkazının kenarında duruyordu.

Daha birkaç saat önce annesinin saçlarını taradığı, babasının alnına öpücük kondurduğu, kardeşinin omzuna yaslanıp uyuduğu o küçük çadır, şimdi yoktu.
Bir bomba… Adına “akıllı mühimmat” dedikleri ama yüreksiz vicdanların kumandasındaki bir bomba… Bir anlık aydınlanmanın ardından karanlığın ta kendisi oluvermişti.

Toz…
Duman…
Kan kokusu…
Ve tarifsiz bir sessizlik…

O sessizlik ki, çocuğun ciğerini yırtan bir haykırışa dönecek, zamanın ve mekânın sınırlarını aşarak yeryüzünün en sağır köşelerine çarpacaktı.

Ey insanlık…
Kulaklarınızda yankılanacak bu ses.
Görmediğiniz, duymadığınız, hissetmediğiniz o haykırış işte şimdi, işte burada.

Bir Çocuğun Gözleriyle Dünyanın Çöküşü
Çocuk, patlamanın etkisiyle havalanıp bir kenara savrulmuştu.
O küçücük bedeniyle, devasa bir acının içine düşmüş, tozun, dumanın ve çığlıkların arasından baktığında, annesini göremedi.
Babası…
Kardeşi…
Ve o günün sabahı beraber zeytin dalı topladıkları dedesi… Hiçbiri yoktu.

Sadece kıyıda köşede yırtılmış çadır bezleri…
Kanla bulanmış oyuncak parçaları…

Ne yapacağını bilmeden çadır kalıntılarına doğru yürüdü.
Dizleri titredi.
Ama ne ağladı, ne de bir kelime döküldü dudaklarından.
Gözleri koca bir suskunlukla iki yana açılmış, tıpkı kaybettiği ailesinin üzerine kapanmak isteyen gökyüzü gibi.

Sonra o çığlık…
Boğazından yükselen, yeri ve gökleri titreten, zeytin ağaçlarının meyvesini düşüren, hamile kadınların yüreğinde depremler yaratan o haykırış…

“Anne!”

Bir çığlıktı bu.
Yalnızca bir ses değil.
Bir tarih, bir ağıt, bir lanet, bir dua…
Ve en çok da bir isyan.

Ve Sessizlik…
O çığlık, gökyüzünü yaran bir çizik gibi iz bıraktı.
Melekler, çocuğun yanına indiler.
Çünkü yeryüzü, artık ona bir sığınak olamayacak kadar kirliydi.
Kanla sulanmış, gözyaşıyla yoğrulmuş, ihanetle örülmüş duvarların arasında büyüyecek bir masum kalmamıştı.
Ve çocuğun bedeni gökyüzüne yükselirken, meleklerin kucakladığı o an… İşte o an, tarihin en sessiz ama en güçlü anıydı.

Ama Kimse Duymadı
O çığlık, kulaklarına çarptı zalimlerin.
Ama onlar…
Kibir kulelerinde, gösterişli salonlarında, utanç duvarlarının ardında kahkahalar atıyorlardı.

Evet, çocuğun haykırışı dünyayı ikiye ayırdı o gece.
Duyanlar…
Ve kulaklarını tıkayanlar.

Kulaklarını tıkayanlar…
Rant peşinde koşanlar…
Makamına, servetine, iktidarına bir taş daha eklemek için bir milletin yurdundan, çocuklarının canından, analarının gözyaşından çalanlar…

Ve onlar bilsin ki;
Bir gün, o meleklerin omzunda taşınan çocuklar, gökyüzünde birikiyor.
Her biri bir yıldız gibi parlıyor.
Ve bir gazap ordusu gibi bekliyorlar.

Ey Çocuk… Sen Kurtuldun
Sen artık zulmün hükmü altında değilsin.
Senin alnındaki ışık, Firavunların suratına çarpan o asırların tokadı.
Sen kurtuldun.
Çünkü bu dünya kaybetti seni.
Ve sen, kaybedilmeyi değil, kazanılmayı hak edecek kadar temizdin.

Ey Dünyanın Yöneticileri
Sizin saraylarınız, çocuğun haykırışını geçici olarak susturabilir.
Rakam oyunlarınız, algılarınız, sözde diplomatik dengeleriniz…
Ama unutmayın; her bomba bir gökyüzü sesi doğurur.
Ve o ses sizin kulaklarınızı değil, ilahi teraziyi titretecek.

Gazze’de çadırdan çıkan bir çocuk, işte o terazinin kefesini değiştirdi bu gece.
Siz hala duymazsanız, o terazi sizin tahtlarınızı mezara çevirecek.

Ey İnsanlık… Neredesin?
Vicdanı, reklam aralarında kaybolan insanlar…
Rant için toprakları talan eden, şehirleri harabeye çeviren yöneticiler…
Menfaat masalarında susup, sokakta aslan kesilen muhterem ahlaksızlar…
Bir çocuğun çığlığı gökyüzünü yardı.
Siz hâlâ telefon ekranına mı bakıyorsunuz?

Bütün Melekler Gözlüyor
Gökyüzünde birikiyorlar.
Her biri, bir çocuğun duasını, bir annenin yitirdiği yavrusunun ismini taşıyor.
Ve o melek ordusu bekliyor.
Zamanı geldiğinde, insanlığın suskunluğuna karşı, ilahi bir hesap günü için.

Sen Kurtuldun Ey Çocuk… Ama Biz Kaybettik
Sen kurtuldun.
Artık acı yok, suskunluk yok.
Sen gökyüzüne yürüdün.
Ama biz…
Biz kaybettik.

Biz, suskun kaldığımız için kaybettik.
Biz, yalan haberlerle uyutulduğumuz için kaybettik.
Ranta sessiz kaldığımız için…
Sözde siyaset oyunlarına teslim olduğumuz için…
Mazlumun duasını unuttuğumuz için…
İki cümle kurmak, iki tweet atmak ya da sessizliği seçtiğimiz için kaybettik.

Ve sen şimdi gökyüzünde parlayan bir yıldız,
Biz ise kendi karanlığımızda çürüyen silik gölgeleriz.

Bir Gün Hesap Var
Ey zalim…
Sen şimdi rahat olabilirsin.
Meydan senin, ekran senin, algı senin…
Ama unutma, senin gözünü kaçırdığın o çocuklar, gökyüzünde ilahi bir mahkemenin tanıkları.
Ve o mahkemede hiçbir bahanenizin hükmü olmayacaktır.
O gün, sadece suskunların gözyaşları, mazlumların çığlıkları konuşacak.

Ve O Gün Geliyor
Çünkü bu dünya suskunlukla, yalanla, betonla, rantla yürümüyor.
Bir çocuğun yüreğinde dirilen dua, bütün sistemleri altüst edebilir.

Ve ey çocuk…
Senin çığlığın işte şimdi yazıldı.
Taşa değil, zamana kazındı.
Bu yazı bitmez, bu isyan dinmez.

Ey insanlık…
Artık ya bu haykırışı duyarsın.
Ya da karanlıkta kaybolursun.

Çünkü çocuk kurtuldu, sen kaybettin…

Erol Kekeç/19.04.2025/Namazgah/İST

Vahyin Önünde Çöküş- Hakikati Yazıp Satanlara Karşı Tüm Zamanlara Ültimatom

İnsanlık tarihinin en ağır suçlarından biri, hakikati bilerek tahrif etmek, onu çıkar uğruna eğip bükmek ve sonra da bu çarpıtılmış sözleri ...