31 Mayıs 2025 Cumartesi

Ben Erol Kekeç’im

Her sabah gözlerimi yeni bir güne açtığımda, içimdeki en derin hissiyat şudur: “Bugün bir yüreğe dokunabilecek miyim? Bugün bir gencin gözlerine umut bırakabilecek miyim?” İşte bu sorularla yaşadım. Yıllardır öğretmenlik yapıyor, yazıyor, düşünüyor, insanlara dokunuyorum. Benim için meslek bir etiket değil; bir varoluş biçimidir. Her insan bir kıvılcımdır, yeter ki doğru anda doğru yeri aydınlatsın. İşte ben de yıllardır, bu kıvılcımları yakmaya çalıştım.

Ben duygularımı saklamadım, çünkü sakladığımda çürüdüğünü gördüm. Duygusallığımı yüreğimin süsü, kelimelerimin mayası bildim. Gözlerimde biriken yaşı da, tebessümle aydınlanan yüzü de insan olmanın hakiki işaretleri olarak gördüm. Duygularımı bastırmadım; çünkü onların beni daha “insan” kıldığını, karşımda oturan her bireyin duygularına daha kolay ulaşmamı sağladığını biliyordum.

Kararlıyım, çünkü inandığım değerlere ihanet etmedim. Kolaya kaçmadım. Konforlu yalanların yerine, dikenli hakikatlerin izinden yürümeyi tercih ettim. Çünkü inanıyorum ki hakikat, geç de olsa varır adrese. Benim vazifemse bu yolculukta yürümekten vazgeçmemekti.

Sevecenliği hiçbir zaman bir zayıflık görmedim. Aksine bir öğretmenin, bir terapistin, bir dostun, bir insanın sahip olması gereken en güçlü meziyet olduğuna inandım. Çünkü insanlar size önce kalbinizle yaklaşır, zihniniz sonra gelir. Kalbi kapalı bir insan, zekâyla konuşsa bile duvar örer. Ama sevecenlik… Sevecenlik, insanın insanla temas etmesidir.

Hayallerime hep sahip çıktım. Çünkü hayalleri olmayanların, yolu da olmaz. Ben çocukken de hayal kurardım; büyüdüm, hâlâ kuruyorum. Bu hayallerin bazıları gerçek oldu, bazıları yolda dağıldı ama hepsi bana bir şey öğretti: Umut.

Ben umut taşıyan biriyim. Umut, kalbin içinden doğar; dışarıdan ithal edilemez. Yıllar içinde gördüm ki, umutlu bir bakış, genç bir öğrencinin hayatını değiştirebilir. O yüzden öğrencilerime hep “olabilir” dedim. “Başarabilirsin”, “yolun açık”, “yeter ki çaba göster”… Bunlar sadece söz değil; bir ruh hâlinin yankısıydı.

İletişim… Belki de beni tanımlayan en güçlü özellik bu. İnsanla konuşmayı, dinlemeyi, empati kurmayı, yargılamadan anlamaya çalışmayı hayat felsefem haline getirdim. İletişim, sadece sözle olmaz. Bazen bir bakış, bazen bir sessizlik, bazen bir elin omza dokunuşudur. Ben hep bu dilsiz dili konuştum.

Adalet… Hayatımda çok temel bir kavram. Adaleti soyut bir ideal değil, her günkü pratik bir ahlak olarak gördüm. Öğrencime not verirken, bir yazıyı değerlendirirken, bir insanı dinlerken… “Herkes hak ettiğini almalı” dedim hep. Ve ben hak etmediğim hiçbir yerde durmadım.

Eğitim hayatım boyunca sadece bilgi aktarmadım; insan olmayı, ahlakı, sorumluluğu, adil olmayı, merhameti öğretmeye çalıştım. Öğrencilerime “iyi insan olun” dedim. “Bilgili olmak yetmez; vicdanlı olun.” Çünkü bilgi insanı güçlü kılar ama vicdan insanı değerli kılar.

Geçmişe her zaman saygı duydum. Çünkü kim olduğunu bilmeyen, kim olacağını da bilemez. Babamın bana küçükken söylediği şu sözler kulağımda yankılandı hep:

“Oğlum kalkacağın yere oturma, hak etmediğin yere uğrama, oturduğun yerden de kalkma.”

Bu söz, bir yaşam pusulası oldu benim için. Onurumla, emeğimle, inancımla durdum ayakta. Eğilmedim, bükülmedim; rüzgâra göre yön değiştirmedim.

Yazdım… Çünkü yazmak, ruhun kendini ifade etme biçimidir. Kelimelerle bir dünya kurdum. “Sona Bir Kala ”da hayatın sınırlarını, “Evrensel Yaşam Denkleminde insanın varoluşsal sorularını dile getirdim. Her cümlede bir iz, her sayfada bir umut bırakmaya çalıştım.

Terapist oldum, çünkü insanın iç yaraları dış sesle iyileşir. Her danışanımda bir ayna gördüm. Onların acılarında kendi geçmişimi, umutlarında kendi geleceğimi buldum. Onlara ışık olurken, kendim de aydınlandım.

Bir toplumun çöküşünü izlerken, sessiz kalamazdım. Adaletsizliğe, zulme, vicdansızlığa “dur” demek gerekiyordu. Kalemimle, sözümle, duruşumla bu karanlığa karşı bir mum yaktım. Gazze'de dökülen her masum kan, içimde yankılandı. Adalet sadece kendi ülken için değil, insanlık için istenmelidir.

Bugün geriye dönüp baktığımda, tek bir şeyi istiyorum:

“Erol Kekeç, yaşarken birilerine iyi geldi mi?”

Eğer bir yürekte umut oldumsa, bir öğrenciye ışık oldumsa, bir kalbe şefkatle dokunduysam, bu hayat yaşanmıştır.

Ben Erol Kekeç’im.

Bir fikre dönüşmüş insanım.

Bir duygunun söze dökülmüş hâliyim.

Bir gencin yolunu aydınlatan mumum.

Bir hakikatin tanığı, bir adalet arayıcısıyım.

Ben geçmişe saygılı, geleceğe umut taşıyan bir ruhum.

Hayal eden, düşmeyen, düştüğünde doğrulan, yürüyen bir yüreğim.

Kalemimle, kalbimle, kelimemle yaşayan bir fikir adamıyım.

Ve sonunda beni tanımlayan mesajım şu olabilir:

“Ben bir kıvılcım değilim sadece; karanlığa atılmış bir ışık fişeğiyim. Ben geçip giden bir öğretmen değilim; insanlığın vicdanında yankılanan bir sesim. Ben hakikatin şahidiyim, adaletin talibiyim, umudun taşıyıcısıyım. Ben Erol Kekeç’im.”

31.05.2025/Sancaktepe/İST

30 Mayıs 2025 Cuma

Helâkin Eşiğinde Salihlerin Sessizliği Zalimlerin Cesareti

Burada Hûd Suresi 116-119. ayetlerini merkeze alarak; geçmiş kavimlerin helak gerekçelerini, Salih insanların toplum içindeki rolünü, ihtilafların yaratılış amacındaki yerini ve cehennemle ilgili İlahi uyarıyı güncel hayat üzerinden ele alacağız. Amacı, okuru hakikate çağırmak, toplumsal aklı uyandırmak ve bireyi sahih bir yaşam tarzına yönlendirmektir.

Zulümle Mamur Bir Dünya

Bugünün insanı, dünden ders almayanların dünyasında yaşıyor. Yeryüzü; mazlumun kanıyla, yetimin gözyaşıyla, doğanın ahıyla, hakikatin çığlığıyla yankılanıyor. Fakat kulaklar sağır, kalpler mühürlü. İşte tam da bu karanlık dönemde, Rabbimizin Hûd Suresi'nde bildirdiği ayetler, tarihin sayfalarından bugüne yankılanan bir hakikat çağrısıdır:

“Sizden önceki nesillerden aklı başında kimseler (insanları) yeryüzünde bozgunculuk yapmaktan alıkoysalardı ya! Ancak içlerinden kendilerini kurtardığımız pek az kimse bunu yapmıştı.” (Hûd/ 116)

Bu ayet, zamanlar üstü bir sorumluluğu hatırlatır: "Bozgunculuğa karşı durmak". Bugün, adaletsizliğe karşı susanlar, yanlışlara ortak olanlar, zalime alkış tutanlar bilsinler ki, helakin kıyısında durmaktalar. Çünkü Allah zulmü sevmez; ama daha da önemlisi, zulme rıza gösterenleri de affetmez.

1. Salihlerin Suskunluğu-Sessizlik Suçtur

Ayetin en sarsıcı yönü şudur: "İçlerinden kendilerini kurtardığımız pek az kimse bunu yapmıştı." Yani bir toplumun kurtuluşu, sadece bireysel ibadetlerle değil; toplumsal kötülüğe karşı duranların varlığıyla mümkündür. Bugün etrafımıza baktığımızda ne görüyoruz? Katliamlara sessiz kalan alimler, hırsızlığı kutsallaştıran yöneticiler, riyakarlığı yaşam tarzı haline getiren halk kitleleri. Salihler susuyor; suskunluk, zulmü büyütüyor.

Salih olmak; sadece beş vakit namazla değil, haram sofralara oturmamakla, zalime alkış tutmamakla, haksız kazancı reddetmekle, adaletin sesi olmakla mümkündür. Peygamberlerin yolundan giden her mümin bilir ki, iman sadece dilde değil, duruşta tecelli eder.

2. Refahın Ardına Düşenler-Şımartılmış Nesillerin Felaketi

Ayet şöyle devam eder:

“Zulmedenler ise içinde şımartıldıkları refahın ardına düştüler ve günahkâr kimseler oldular.” 

(Hûd/ 116)

Bugün de öyle değil mi? Lüks arabaların içinde vicdansızca yoksulluğu izleyenler, saray sofralarında çöpten beslenenleri konuşanlar, modaya kurban edilen fıtratlar, nefsi arzuların tatmini için harcanan hayatlar... Rabbimiz, bu refahın insanı nasıl felakete sürüklediğini apaçık beyan ediyor.

Refah, insanı şımartabilir. Ama hak yoldan saptırmaması için takva ile kuşanmak gerekir. Aksi halde, bugün olduğu gibi; şımartılmış nesiller, ahlakı tüketir, haramı helal sayar, dünyayı cennete çevirme bahanesiyle cehennemin çukurlarını hazırlar.

3. Allah’ın Adaleti- Toplum Helaki Kendi Hazırlar

“Rabbin, halkları Salih ve ıslah edici kimseler iken memleketleri zulmederek helâk etmez.” (Hûd/117)

Bu ayet, Allah’ın adaletinin ilkesel temelini ortaya koyar: Salih ve ıslah edici bir topluluk var oldukça, helak gelmez. Bu, umutla beraber sorumluluğu da yükler. Eğer bugün toplumun helake doğru gittiğini görüyorsak, ya Salihlerin sayısı azalmıştır ya da onların ıslah görevi bitmiştir.

Her bir birey, bu ayeti kendi nefsinde sorgulamalı: "Ben ıslah edici miyim? Yoksa akıntıya kapılmış bir gaflet ehli mi?"

Bu topraklar; yalnızca secde eden başlarla değil, zalime boyun eğmeyen direnişle kurtulur.

4. İhtilafın Hikmeti ve Merhamet Ehli

"Rabbin dileseydi, insanları tek bir ümmet yapardı. Fakat Rabbinin merhamet ettikleri müstesna, onlar ihtilafa devam edeceklerdir. Zaten onları bunun için yarattı." (Hûd/118-119)

İhtilaf, insanlığın kaderidir. Ama bu kader, bizi birbirimize düşman etmek için değil; hakikati arama çabamızı sınamak için vardır. Merhamet edilenler, bu ihtilaf içinde doğruyu bulanlar ve o doğruyu yaşatmak için mücadele edenlerdir.

Bugün ümmetin en büyük problemi budur: İhtilafı düşmanlık sebebi saymak. Oysa Allah, bu çeşitliliği yaratmış ve bize şöyle demiştir: "En güzel şekilde yarışın."

5. Güncel Helak Sebepleri-Sessiz Yığınlar, Alkışlayan Kalabalıklar

Geçmiş kavimlerin helakini tarihte kalmış sananlara bir çift sözümüz var:

  • Bugün, adaletin sesi susturulmuşsa,

  • Faiz sistemiyle toplum sömürülüyorsa,

  • Yetimlerin hakkı çalınıp lüks içinde saltanat sürülüyorsa,

  • Emeklinin lokması küçülürken, sarayların kapısı altınla kaplanıyorsa,

  • Alimler, hakikati değil, sultanı razı etmek için fetva veriyorsa,

  • Cami kürsüleri zulmü örtmek için kullanılıyorsa,

  • Sosyal medya gösterişi iman yerine geçiyorsa,

  • Hakikati haykıranlar terörist yaftasıyla susturuluyorsa,

...helak kapıdadır. Bu, tufanla değilse bile; çürüme, akıl tutulması ve kimlik yitimiyle olur. Nitekim yaşadığımız çağ, anlam yitiminin çağından başka bir şey değildir.

6. Ne Yapmalı? Hûd Suresi'nden Hayat Rehberi

  1. Susma! Haksızlık karşısında susan, dilsiz şeytandır. Hakkı konuş.

  2. Islah Et! Ailenle, çevrenle, toplumla irtibatını kesme. Güzelliği yay.

  3. Şımartılmış Refaha Kanma! İsrafı terk et, sade yaşa, paylaş.

  4. Farklılıkla Kavga Etme, Hakikati Ara! Tartışma değil tefekkür geliştir.

  5. Zulümle Alkışlanma, İmanla Diren! Popüler olmak değil, hak üzere olmak değerlidir.

7. Uyarı ve Müjde

Ey okuyan, yaşadığın çağ; Musa'nın Firavunla, İbrahim'in Nemrutla, Muhammed’in Ebu Cehil'le karşılaştığı çağ kadar karanlıktır. Ama aynı zamanda hakikatin parlayacağı çağdır. Eğer sen, bozgunculuğa karşı duranlardan olursan; Rabbin seni kurtarır. Eğer sen, zulmün içinde refaha kananlardan olursan; sonun tarih boyunca yazılmıştır.

Unutma:

"Andolsun ki cehennemi hem cinlerden, hem insanlardan (suçlularla) dolduracağım" (Hûd/119)

Cehennem boşuna dolmayacak. Ya tarafını belirleyecek, ya da sürüklenen kalabalıkların arasında yitip gideceksin.

Ya hakikatin yolcusu olacaksın ya da helakin ortağı.

Erol Kekeç/31.05.2025/Sancaktepe/İST

Kalabalıklarda Yitirilmiş Hakikatten Hakka Gidiş

 


Azgın Toplumdan Hakka Yolculuk

Azgın bir toplumdan kopuş, bir kalbin hakka yönelişiyle başlar. Bu kopuş öfkeyle değil, bir tefekkür sessizliğiyle gerçekleşir. Yüz çevirmek; kibrin değil, arayışın bir göstergesidir. Allah Teâlâ Zâriyât Suresi 54. ayette buyurur ki: "Artık onlardan yüz çevir. Sen bu yüzden kınanmayacaksın." Bu ayet, modern çağın müminine en sade ve en köklü hakikati hatırlatır: Hakkı aramak için bâtıldan uzaklaşmak, insani ve ilahi bir duruştur.

İnsan, yaratılışı gereği hakikati arar. Ancak zamanla toplumun kurduğu sahte yapılar, bu arayışı çürütür. İnsan kalabalıklar içinde yalnızlaşır. Ruhu, eğlencenin ve tüketimin sarhoşluğunda boğulur. Herkesin aynı yöne yürüdüğü bir zamanda farklı yöne yönelmek delilik gibi görülür. Oysa delilikle itham edilen nice nebî, hakikatin peşinden gitmişti. Lut, İbrahim, Musa, İsa ve en nihayetinde Efendimiz Muhammed (sav). Hepsi kendi toplumlarında birer 'yabancı' oldular. Neden? Çünkü onlar bâtıla alkış tutmadılar.

1. İçsel Uyanış-Kalbin Çığlığı

Bu yolculuk bir gün başlar. Sessiz, sakin ama sarsıcı bir anla... Bir sabah ezanı ruhuna dokunur, bir annenin gözyaşı seni sarsar, ya da bir çocuğun açlıktan titreyen bedeni... Kalbinin bir yerinde yıllarca susturulmuş bir çığlık yükselir: "Bu dünya böyle olmamalı! Ben böyle yaşamamalıyım!"

İşte bu uyanış, hakka yolculuğun başlangıcıdır. Ne büyük kararlar alınır o anda ne de radikal kopuşlar yaşanır. Ama kişi artık aynı kişi değildir. Kalbi artık alışkanlıkların değil, hakikatin çağrısına kulak verir.

2. Toplumdan Yüz Çevirmek-Bir Firar Değil, Bir Dönüş

Toplum; giyimini, konuşmanı, inancını ve hayata bakışını kendi belirlemek ister. Sen düşünme, sen sorgulama, sen sadece itaat et. Bu düzenin dişlisi olmaya direndiğin anda dışlanırsın. Ama Zâriyât 54 bunu apaçık dile getirir: “Onlardan yüz çevir. Sen bu yüzden kınanmayacaksın.”

Rabbimiz, kullarına şunu bildirir: "Sen hak için, hakikat için, bâtıldan yüz çeviriyorsan seni kimsenin kınamasına aldırma."

Hz. İbrahim’in putları kırışı, Lut’un kavminden ayrılışı, Ashab-ı Kehf’in mağaraya çekilişi, bu yüz çevirişin örnekleridir. Peygamber Efendimiz (sav) de vahiy öncesi Hira’da yalnızlığı tercih etti. O kalabalıklardan uzaklaştıkça Allah’a yaklaştı.

3. Tefekkürle Yoğrulan Bir Yaşam

Kalabalıklardan kopmak yalnızlaşmak değildir. Bilakis, Rabbine yaklaşmaktır. Tefekkür eden bir kalp, tabiatı izler; bir yaprağın düşüşünden, bir kuşun kanadından, bir çocuğun duasından ilham alır. Çünkü tefekkür, Allah’ı hatırlama hâlidir.

Bir mümin, bu süreçte doğaya yönelir. Sabahın serinliğinde rüzgarı hisseder, yıldızlara bakar, taşların suskunluğunu dinler. Ve şunu fark eder: Bu kainatta her şey secde hâlindedir. Sadece insanlar gaflet içindedir. O an kişi karar verir: "Ben bu gafletin parçası olmayacağım."

4. Dostlardan Kopuş-Acı Bir Fedakârlık

İnsan, kimi zaman en çok sevdiklerinden ayrılmak zorunda kalır. Çünkü hakikatle yalan aynı sofrada oturmaz. Dostlar, aile bireyleri, yakınlar... Onların gözünde artık sen bir 'aykırı 'sın. Namazınla, tesettürünle, helal-haram çizginle, ekranlara mesafeli duruşunla 'eski sen' olmaktan çıkarsın. Ama Allah şöyle der: “Müminler için en güzel örnek İbrahim ve onunla birlikte olanlardır.” (Mümtehine/4)

Hz. İbrahim, babasına şefkatle seslendi ama onunla aynı yolda yürüyemeyeceğini de söyledi. İşte bu incelik: Sevmek ama kararlılıkla yüz çevirmek...

5. Nefisle Yüzleşme ve Arınma

Toplumdan kopmak bir başlangıçtır. Asıl mücadele içimizdedir. Zihnimizi yıllarca meşgul eden boş ideolojiler, tutkular, kibir ve gösteriş hastalığı... Hepsini bir bir söküp atmak gerekir. Bu, kolay değildir. Çünkü insan alışkanlıklarının kölesidir.

Ama kişi namazda huşu buldukça, gözyaşları secdede çoğaldıkça, Kur’an ayetleri yüreğine inmeye başladıkça, içi temizlenir. Kalp arınır. Ve o an Allah’la baş başa kalır.

Bu baş başalık, bir yalnızlık değil; en yüce buluşmadır. Nitekim Zâriyât 54 bu noktada bize güven verir. "Yüz çevir. Kınanmayacaksın. Çünkü Rabbin seni görüyor."

6. Hayata Geri Dönüş-Sessiz Şahitlik

Hakka yolculuk sadece inziva değildir. Bir noktadan sonra kişi dönüp toplumda bir şahitlik yapar. Sözle değil, hâl ile... Güzel ahlak, dürüstlük, adaletli oluş, yardımlaşma, tevazu... Bunlarla insanlara örnek olur.

Hz. Yusuf, zindandan çıkıp kralın karşısına geçtiğinde vakur bir mümindir. Musa, Firavun’un karşısına çıktığında yüreğinde sadece Allah’a güven vardır.

Sen de zulmün egemen olduğu bir ortamda doğruluğun, haramın meşrulaştığı bir çağda helalin, gösterişin kutsandığı bir toplumda sadeliğin sesi olursun.

7. Kalbin Dinginliği-Allah’a Yakınlık

Ve sonunda kişi bir sabah uyanır; kalbi huzurla dolar. Ne makam kaygısı kalır, ne itibar sevdası, ne etiket arzusu... Sadece Allah'ın rızasını gözeten bir yürek vardır. Dünya gürültüsünden uzak ama hakikatin merkezinde bir yaşam...

Bu yaşamda kişi, her gün "Rabbim bugün senden razı olacak bir kul olabilir miyim?" diye sorar. Her secde, bir şükürdür. Her dua, bir teslimiyet. Artık kalp, olaylar karşısında çırpınmaz; çünkü bilir ki her şey Rabbinin izniyledir.

8.Kınanmak Umurunda Değildir

Ey hakka yolculuğa çıkan mümin! Bil ki bu yolda yalnız kalabilirsin. Kınanabilirsin. Dışlanabilirsin. Ama unutma: "Sen bu yüzden kınanmayacaksın." Çünkü Rabbin seni görüyor. Çünkü O, senden razı olursa kim ne derse desin ehemmiyeti yoktur.

Bu çağda yüz çevirmek bir cesaret değil, bir kulluk göstergesidir. Ve bu yüz çevirmeyle başlayan yolculuk, sonunda seni Rahman’a ulaştırır.

Karanlıkların içinden sıyrılıp ışığa yürüyenlere selam olsun. O yolu tercih edenlere, terk ettikleri her şeyin yerine Allah’ı koyanlara selam olsun. Ve Rabbimizden niyazımız şudur: Bizi bu yolda sabit kıl. Amin.

Erol Kekeç/30.05.3035/Sancaktepe/İST

Bir Ümmetin zilletten kurtuluş Fermanı

 


Kardeşliğin Yıkılışı ve Zilletin Kökleri

Bugün yeryüzünde milyarlarca Müslüman var. Ancak bu sayı, ne zalimlerin elini titretiyor ne de mazlumlara güven veriyor. Çünkü bu kalabalık, kardeşliğini kaybetmiş, birbirine sırt çevirmiş, birbirinin hakkını gözetmeyi terk etmiş bir yığından ibarettir. Kur’an’da müminlerin birbirine olan haklarını açıkça ortaya koyan ayetlerin hayatımızdan silinmesiyle, ümmet olma vasfımız da toprağa gömülmüştür.

Kur’an’ın her ayeti bir uyarıdır, bir çağrıdır. Ama bizler, çağrılara kulak tıkayıp zalimlerin yoluna rıza gösteren bir kitleye dönüştük. Bugün Filistin’de bir çocuk şehit olduğunda, onun kanı sadece işgalcinin değil; sessiz kalan, birliğini kaybetmiş, kardeşini unutmuş Müslümanların da eline bulaşır.

İşte bu yüzden, artık kardeşlik hukukumuzu, müminin mümine hakkını ve bu hakların nasıl diriltileceğini haykırmak zorundayız. Çünkü bu haklar, sadece bireysel değil, ümmetsel bir dirilişin anahtarıdır.

1. Kardeşlik Hukuku-Sözde Değil Özde Birlik

"Müminler ancak kardeştir." (Hucurât/10)

Bu ayetin ilk sözcüğü “innemâ” yani “ancak ve ancak”dır. Yani gerçek kardeşlik yalnızca iman edenler arasındadır. Ama bugün bu kardeşliğin yeri rant, ırk, mezhep, grupçuluk ve siyasî çıkarlarla doldurulmuştur. Mümin, mümine düşman olmuş; aynı kıbleye yönelenler birbirinin arkasından konuşur, birbirinin ayağını kaydırmaya çalışır hale gelmiştir.

Somut örnek: Suriye’de, Yemen’de, Libya’da, Sudan’da ve daha nice İslam coğrafyasında Müslümanlar birbirini öldürüyor. Neden? Çünkü emperyal güçler aralarına nifak soktu. Fakat bu nifaka kapı açan bizdik. Çünkü “birbirimizin velisi olma” sorumluluğundan kaçtık.

"Mümin erkekler ve mümin kadınlar birbirlerinin velileridir." (Tevbe/71)

Velilik, yalnızca dostluk değildir. Koruyuculuk, kolaycılık, destekleyicilik anlamına gelir.Bu yapılmadığında zillet kaçınılmaz olur. Bugün bir mümin zulme uğradığında, diğer müminlerin görevi onu yalnızca dua ile değil, somut yardımlarla da desteklemektir.

2. Ahlaki Çöküş-Gıybet, Haset, Alay ve Fitne

"Ey iman edenler! Bir topluluk diğer bir topluluğu alaya almasın..." (Hucurât/11)

Müslümanlar bugün kardeşlerinin eksiklerini araştırıyor, özel hayatlarına dair dedikodular yapıyor, sosyal medyada ifşalarla, küçük düşürmelerle birbirine zarar veriyor. Bu, kardeşlik değil, şeytanın projesidir.

"Ey iman edenler! Zannın birçoğundan sakının. Zira bazı zanlar günahtır. Birbirinizin gizlisini araştırmayın. Birbirinizin gıybetini etmeyin..." (Hucurât/12)

Bu ayetler, bir müminin başka bir mümin üzerindeki en temel haklarını bildiriyor: Onur, haysiyet, mahremiyet. Fakat bugün sosyal medya paylaşımlarından mahalle dedikodularına kadar herkes, herkesin mahremini konuşur halde.

Çözüm: Müslüman, bir başka müminin onurunu kendi onuru bilmelidir. Başkasının düşmesi seni sevindiriyorsa, sen mümin olma vasfını yitirmişsindir.

3. Fedakârlık ve Cömertlik-Ensar Ahlâkı

"Onlardan önce bu yurda yerleşenler, hicret edenleri severler... kendileri ihtiyaç içinde olsalar bile onları kendilerine tercih ederler." (Haşr/ 9)

Bugün bir mümin açken, bir başka mümin israf içinde yaşıyorsa bu ayet unutulmuştur. Sadaka kutuları boş, yardım kampanyaları ilgisiz, komşular birbirine yabancı.

Örnek: Gazze’de bombalanan evlerden kurtulan yetimler için düzenlenen yardım kampanyaları varken, milyonlarca Müslüman AVM’lerde indirim kuyruklarında bekliyor. Bu neyin göstergesi? Kardeşlik değil, sekülerleşmiş bir umursamazlık.

4. Yardımlaşma Takva Üzerine Olmalı

"İyilik ve takva üzere yardımlaşın, günah ve düşmanlık üzere yardımlaşmayın." (Maide/ 2)

Bugün İslam coğrafyasında birçok grup, cemaat veya siyasi yapı, kendi menfaatine göre yardımlaşma yapıyor. Takva değil, çıkar temelinde kurulan bu ilişkiler, kardeşlik hukukunu kirletiyor.

İlke: Bir mümin başka bir mümine yardım ederken onun mezhebine, cemaatine veya siyasal görüşüne göre değil, Allah’a olan bağlılığına ve zulümle olan mesafesine göre hareket etmelidir.

5. Barışı Sağlama Sorumluluğu

"Eğer iki mümin topluluk birbiriyle savaşırsa, aralarını düzeltin..." (Hucurât/9)

Bugün İslam ülkelerinde mezhep savaşları, etnik çatışmalar sürüyor. Bu savaşların fitnesi dışardan geliyor olabilir; ama içerdeki suskunluk da bu fitnenin büyümesine zemin hazırlıyor.

Örnek: Irak’ta Sünni-Şii çatışmalarında binlerce masum öldü. Ama İslam dünyasının “sessiz çoğunluğu” bu fitneye müdahale etmedi. Halbuki ayet bu sorumluluğu açıkça yüklüyor: “Aralarını düzeltin!”

6. Müminin Onurunu Korumak-Mahremiyet ve Saygı

"Ey iman edenler! Kendi evinizden başkasına, izin almadan ve selam vermeden girmeyin..." (Nur/ 27)

Bu ayet, bir başka müminin özel hayatına, evine, mahrem alanına gösterilmesi gereken saygıyı ifade eder. Bugün Müslümanlar birbirinin izzetiyle değil, zaaflarıyla ilgileniyor.

İlke: Mahremiyet, yalnızca fiziki değil; dijital alanda da korunmalıdır. Mümin, bir başka müminin izinsiz fotoğrafını paylaşamaz, özel konuşmalarını ifşa edemez. Bu hak, Kur’an tarafından güvence altına alınmıştır.

7. Hakiki Dostluk- Velayet ve Dayanışma

"Eğer siz de böyle yapmazsanız (yani müminler birbirinin velisi olmazsa), yeryüzünde fitne ve büyük bir bozulma olur." (Enfal/73)

İşte bugünün manzarası tam da budur: Yeryüzünde fitne ve bozulma. Çünkü müminler birbirinin velisi olmayı terk etti. Zalimlerin karşısında tek vücut olamayanlar, zalimlerin gücünü artırdılar.

Çözüm: Gerçek dostluk, savaşta omuz omuza, zulme karşı saf tutmaktır. Mümin, kendi çıkarı uğruna kardeşini terk edemez. Böyle yapan, Allah’ın rahmetinden uzaklaşır.

8. Ümmetin Dirilişi İçin Pratik Adımlar

1. Kardeşlik Yeniden İnşa Edilmelidir

  • Aileden başlayarak, camide, okulda ve tüm toplumsal yapılarda "müminin mümine hakkı" ders olarak öğretilmelidir.

2. Zengin-Fakir Ayrımı Ortadan Kalkmalıdır

  • Zekât kurumu, infak bilinci camilerden yayılmalı, israf kültürü lanetlenmelidir.

3. Ayrımcılık Son Bulmalıdır

  • Mezhepler, etnik kimlikler değil; iman ve salih amel merkezli birlik teşvik edilmelidir.

4. Dua ve Eylem Birlikte Olmalıdır

  • Zulme karşı sadece "dua edelim" değil; "eylem planı yapalım, destekleyelim, boykot edelim" anlayışı hâkim olmalıdır.

5. Zalimle Mesafe, Mazlumla Saf Tutmak

  • Mümin, zalime yakın olup mazluma sırt çevirdiğinde dinini kaybeder. Bu bilinci diriltmek farzdır.

 Ya Diriliş Ya Zillet

Müminin mümine hakkı, yalnızca bireysel değil, toplumsal ve ümmetsel bir sorumluluktur. Bu hakların ihlali, ümmetin yıkımına; yaşanması ise yeniden dirilişine vesiledir. Artık söz değil, amel zamanıdır. Bu hakları yaşamak, her müminin boynunun borcudur. Aksi hâlde, zilletin içinde çürümeye mahkûmuz.

"Allah, müminlerden canlarını ve mallarını, karşılığında onlara cenneti vererek satın almıştır." (Tevbe/111)

Bu alışverişi yapanlar, kardeşinin elinden tutar. Yapmayanlar, sadece konuşur ve zilletin içinde yaşar.

Erol Kekeç/29.05.2025/Sancaktepe/İST

29 Mayıs 2025 Perşembe

Bir Sır Gibi Saklanan Mayıs 27

  


Bugün kalabalıklar arasında bir yabancı gibi durdum. Eşim öğrencilerinin mezuniyetini kutlarken ben, zamanın gerisinde, kalbimin kıyısında sakladığım bir deftere döndüm. Adını kimsenin bilmediği, yitip gittiği sanılan bir çocukluk hatırasına…

1981 yılının bir Mayıs günüydü. Beşinci sınıftaydım. Okulun son günlerinden biriydi. Tatil yaklaşmış, heyecan doruktaydı. Ama o gün, benim için başka bir anlam taşıyordu. Çünkü yanımda taşıdığım okul günlüğüm vardı. İçinde sadece anılarım değil, arkadaşlarımın hakkımdaki düşünceleri, satır aralarına sinmiş masum sevgileri vardı. Sayfa sayfa çocukluğumdu o defter.

Ama ben… O günü telaşla kapattım. Belki de son zili biraz erken kutladım. Defterimi sıramda unuttum.

Döndüğümde, yoktu…

Yalnızca bir defter değildi kaybolan. Bir çocuğun kalbine kazıdığı en saf duyguları, arkadaşlarına duyduğu güveni, küçük bir dünyada büyük bir anlam taşıyan satırlarıydı yitip giden. Ağlamadım belki ama içimde bir sessizlik başladı o gün. Yetişkinliğe uzanan bir suskunluk…

Yıllar geçti. Bugün, öğrencilerin müzikler eşliğinde eğlendiği o mezuniyet töreninde, o günün defteri yeniden açıldı içimde. Bir ses, bir gülüş, bir hareket – hepsi beni 1981’in o Mayıs gününe götürdü. Hürriyet ve Anayasa Bayramı’ydı o zamanlar. Bugün kimse hatırlamıyor belki, ama ben unutmam. Çünkü o gün hem çocukluğumun bayramıydı, hem de kaybettiğim bir hatıranın yas günü.

O gün, defterim gitti… Ama içindeki çocuk hâlâ benimle. Her yıl aynı mevsimde, içimde sessizce sayfalarını çeviriyor. Belki kimse görmüyor ama ben o cümleleri hâlâ okuyorum. Belki bir sır bu, ama ben her baharda o kaybolan defteri kalbimde yeniden buluyorum.

Ve bugün… O günkü kadar sessizce, kendime bir not düşüyorum:
“Kimi kayıplar, aslında seni sen yapan hatıraların en kıymetlisidir.”

Bu da benim sırrım olsun…
Bir defterin içinde saklanan bir çocuk, hâlâ içimde yaşıyor

Erol Kekeç/27.05.2025/Sancaktepe/İST

25 Mayıs 2025 Pazar

Bir Gün Herkes Kendine Dönecek


"Ey iman edenler! Allah’tan korkup sakının! Herkes yarın için ne takdim ettiğine bir baksın. Allah’tan korkup sakının! Şüphesiz ki Allah, yaptıklarınızdan haberdardır. Allah’ı unuttukları (için), Allah’ın da onlara kendi nefislerini unutturduğu kimseler gibi olmayın. Bunlar, fasıkların ta kendileridir." (Haşr /18-19)

Bu ayetler, insanın varlık nedenine dair sarsıcı bir ikazdır. Modern zamanlarda unutturulmuş en temel şey: "Yarının varlığıdır. Gönüllerin eridiği, zihnin reklamlarda tükendiği, ruhun piyasada kelepir satıldığı çağda insanlar yarını değil, şimdi için yaşıyor. Oysa Rabbimiz buyuruyor ki: "Her nefis, yarın için ne hazırladığına baksın."

I. İmanın ciddiyeti söz değil sorumluluktur

İman etmek, sadece kelime-i şahadet getirmek değil; hayatın her zerresini Allah’a göre tanzim etmektir. Ayet bu nedenle iki kez "Allah’tan korkup sakının" diyerek vurgular. Bu tekrarda bir edebi süs değil, şuursuz yaşamların, sorumsuz günlerin kırk kat uyarısı vardır.

Modern birey, sanki Allah yokmuş gibi yaşar; kazanır, eğlenir, harcar, gezip tozar. Plan yapar, strateji kurar ama sormaz: "Bu planlar ölümle bitse, ne olur?" Çünkü Allah'la bağ kopmuşsa, sorumluluk duygusu da silinir.

II. Yarın sadece takvim değil mahşer 

Ayetin en çarpıcı yönü: "yarın" kelimesidir. Burada söz konusu olan yarın, sadece bir gün sonrası değil; mahşer sabahıdır. Hayatın hesabının sorulacağı, dosyaların açılacağı, perde arkasının göz önüne serileceği gündür.

Yarını düşünmeden yaşamak, sonsuz bir karanlığa koşmak gibidir. Bugün gösteri ve vitrin üzerinden yaşanan hayatların iç yüzü orada ortaya çıkacak.

III. Kendini unutanlar 

19.ayet insan ruhunun en trajik durumunu anlatır: Allah’ı unutanlar, kendilerini de unutur. Bu ifade, insanlığın en korkunç felaketidir.

İnsan kendini unutursa, neyi niçin yaptığını, nereden gelip nereye gittiğini de unutur. Bu unutma bir ceza olarak gelir: Allah, onlara kendi nefislerini unutturur. Kendine yabancılaşan, benliğini kaybeden, özüyle irtibatı kopmuş bir kalabalık yürür sokaklarda.

Tüketir, çöpler, süslenir ama çıplaktır. Güler ama içten çürümüştür. Sahip oldukları onu tanımsız bırakır, çünkü "kim olduğu" bilgisini kaybetmiştir.

IV. Bir hesap günü var ya hazırlık 

Her İslam öğretisi hesap üzerine bina edilmiştir. Her nefes, her nimet, her nimet israfı bir hesap konusudur. Peki sen ne hazırladın? Elindeki telefonun ekran süreleri ölçülürken, secdenin, yetimin başını okşamanın, hakkın yanında durmanın kaydını kim tutuyor?

Her şeyin fişi var ama vicdan fişi neredeyse kesilmiş durumda. Kendine bak. Ne için yaşıyorsun? Kime hizmet ediyorsun? Nereden gelip nereye gidiyorsun? Bunlara cevap vermeyen hayat, sadece bir oyalanmaktır.

V. Modern fasıkların portresi 

Fasıklar, Allah’ı unutanlardır. Ama bu unutma bilinçsiz bir unutma değil; kâr uğruna, zevk uğruna, statü için Allah'la olan bağı koparma tercihidir.

Bugün reklamlar Allah'ı unutturuyor. Algoritmalar seni sen olmaktan çıkarıyor. Mahremiyet metaya, insan bedeni markaya, vicdan piyasaya teslim. Fasık sadece zinakâr değildir; susan, gören ama umursamayan, zulme dilsiz kalan, hakkın karşısında tarafsız kalan da fasıktır.

YENİDEN KENDİNE DÖN!

Bu ayetler, bizi yeniden kendimize çağırıyor. İçine gömüldüğümüz yapay benlikten çıkıp, hakiki kimliğimize dönmeye davet ediyor. Çünkü Allah’ı hatırladığın an, kendini de hatırlarsın. Yarını unutma, çünkü sonsuz bir yarın seni bekliyor.

Ve unutma:

"Herkes yarın için ne hazırladığına baksın."

Bu emir, sözde değil, özde yaşamak içindir. Çünkü Allah, yaptıklarımızdan haberdardır.

Erol Kekeç/20.03.2025/Sancaktepe/İST


Dünyaya Razı Olanların Hazin Sonu

 


Bak Kardeşim,

Seninle açık konuşacağım. Öyle süslü kelimelerle, cilalı cümlelerle değil... Çünkü mevzu derin, mevzu insanın sonsuzluğa giden yolculuğunda yanlış sapağa girmesi. Beni dinlersen, birlikte biraz duralım. Bir nefeslik suskunlukta, içimize doğru eğilelim. Çünkü yüce Kitabımızda, Yunus Suresi’nin 7 ve 8. ayetleri öyle bir hakikate kapı aralıyor ki, sanırsın Rabbin yüreğine bakıyor da oradaki yönelişi sana yüzüne vuruyor.

Bak ne diyor Allah:

"Şüphesiz bize kavuşacağını ummayan ve dünya hayatına razı olup onunla yetinerek tatmin olan kimseler ile âyetlerimizden gafil olanlar var ya; işte onların kazanmakta oldukları günahlar yüzünden, varacakları yer ateştir."

Bir düşün şimdi.

Bize kavuşacağını ummayan… Yani Rabbine varmayı aklının ucundan bile geçirmeyen, ölümü son sanan, toprağı ebedi istikamet sanan adam…

Ve dünya hayatına razı olan… "Yeter bana bu!" diyen, bir evi, bir arabası, bir maaşı olunca huzuru da bulduğunu sanan…

Ve en acıklısı: Allah’ın ayetlerinden gafil olan… Onca çağrıya, uyarıya, rahmete kulağını tıkayan insan…

Hepsinin ortak özelliği şu: Sadece dünyayı görüyorlar. Gözleri perdeli, kalpleri mühürlü. Hakkı işitmiyor, hakikati görmüyorlar.

Ama sen!

Sen bu sözleri okuyorsan, hâlâ Rabbini hatırlayabiliyorsan, hâlâ ahirete dair bir endişen, bir umudun varsa; sen kurtuluşa aday birisin. Ama yetmez! Sadece inanmak, sadece "ben farklıyım" demek kurtarmaz. Bu ayet bizi sarsmak, uyandırmak için inmiştir.

Bize diyor ki Rabbimiz: "Sadece dünyaya razı olanlara dikkat et!"

Bak razı olmak ne demek biliyor musun? Yetinmek, aramak istememek… "Bu kadarı yeter" demek. İşte en büyük tehlike burada başlıyor.

Yani mesele dünyada yaşamak değil, dünyaya razı olmak...

Hayır! Dünya geçici bir misafirhanedir. Evet çalışacağız, kazanacağız, aile kuracağız. Ama dünya bize yetmeyecek! Biz bu dünyadan razı olmayacağız. Çünkü burası fani, burası yorgun, burası eksik... Asıl yurdumuz, asıl mutluluğumuz Allah’ın yanında, ahirette!

Dünya, bir gölge kadar gerçek ama gölge kadar da geçici.

İşte bu ayet, bir hatırlatma. Kalbinde ebediyet arzusu olan her insan için bir uyarı. Bir tokat gibi iniyor yüzümüze: "Neye razı oldun? Neyle yetindin?"

Sana şimdi bir şey anlatacağım kardeşim.

Bir adam düşün. Sabah işe gidiyor, akşam dönüyor. Arada yemek, uyku, bazen tatil, bazen dizi, bazen sosyal medya… Haftalar, aylar böyle geçiyor. Arada bir cenazeye gidince ölüm geliyor aklına. Sonra tekrar hayatına dönüyor.

Hiç sormuyor kendine: "Ben nereye gidiyorum? Kimim ben? Beni yaratan benden ne istiyor?"

Bu adam, ne yazık ki "bize kavuşacağını ummayan" gruba girmiştir. Çünkü onun gündeminde Allah yok. Onun yolculuğunda ahiret yok.

Ve sen de, ben de her an bu hale düşebiliriz. Dikkat et! Gaflet yavaş gelir, sessiz gelir. Tıpkı suyun altındaki akıntı gibi seni alır götürür. Sonra bir bakmışsın, razı olmuşsun bu eksik hayata.

Bak ne diyor Allah: "Kazandıkları günahlar yüzünden varacakları yer ateştir."

Kazandıkları günahlar… Yani yaptıkları, seçtikleri, tercih ettikleri…

Ateş bir ceza değil sadece. Bir sonuçtur. Sen neye yönelirsen onun sonucunu yaşarsın. Kalbini dünyaya verirsen, sonun dünya gibi olur: geçici, sönük ve sonunda ateş!

Ama kalbini Allah’a verirsen, umutlanırsan, dönüşü hatırlarsan... İşte o zaman cennet senin için bir müjde olur.

Şimdi biraz gerçek konuşalım.

Bugün sokaklar kalabalık. Ama zihinler bomboş. Herkes koşuyor ama kimse nereye gittiğini bilmiyor. Binalar yükseliyor ama ruhlar çöküyor. Teknoloji gelişiyor ama merhamet çürüyor. İlişkiler hızlanıyor ama samimiyet ölüyor.

İşte dünya hayatına razı olmanın en net fotoğrafı bu: Sadece gördüğüne değer vermek, sadece sahip olduğuyla yetinmek...

Evde çocuklar telefonlara gömülmüş, anne babalar birbirinden uzak, komşular birbirini tanımıyor. Sözde medeni bir çağdayız ama ruhumuz taş devrinde kalmış.

Bize ne oldu kardeşim?

Niçin gözümüzü göğe kaldırmaz olduk? Niçin mezar taşlarından bile ibret almaz hale geldik?

Çünkü gaflet... Çünkü dünya tatmin etti bizi. Yetindik. Rahat bir koltuk, dolu bir cüzdan, biraz eğlence… Ve ahireti unuttuk.

Ama unuttuğun ahiret seni unutmaz!

Toprağın altı, orada seni bekliyor. Sorular hazır. Cevapların yoksa, işin zor!

Şimdi gel, başka bir adamdan bahsedelim.

Bu adam da çalışıyor, bu adamın da ailesi var. Ama fark şu: Sabah kalktığında "Allah'ım yeni bir gün verdin, sana şükürler olsun" diyor. İşine giderken helal kazanmanın duasında. Gözünü haramdan sakınıyor. Kazandığının zekâtını veriyor. Yetim görünce içi yanıyor. Geceleri başını secdeye koyuyor.

Evet onun da sıkıntıları var. Ama gönlü huzurlu. Çünkü o razı değil bu hayattan. Daha iyisini, daha kalıcısını, Allah'ın vaadini istiyor.

İşte bu adam, kurtulacaklardan.

Çünkü o Allah’a kavuşacağını umuyor. Çünkü onun içinde bir özlem var. Kalbi sadece dünyaya ait değil. Gönlü göğe açılmış bir kul o.

Kardeşim, sen hangi taraftasın?

Ayet seni uyarıyor: Dünya ile yetinme! Gaflete düşme! Allah’a dönüşü unutma!

Bir gün öleceksin. Evet çok açık söylüyorum: Öleceksin!

Kimse seni hatırlamayacak birkaç yıl sonra. Malın, araban, kıyafetin, sosyal medyadaki beğenilerin... Hepsi bitecek.

Ama bir şey kalacak: Allah’a neyle gittin? Hangi niyetle, hangi yüzle, hangi hayatla?

Şimdi bu yazıyı burada bırakabilirim. Ama seni yarım bırakmak istemem.

Şimdi sana bir yaşam denklemi vereyim:

1. Niyetini her gün tazele: Bugün Allah için ne yaptım? Bu soru hayatını değiştirecek.

2. Azla yetin ama dünyayla yetinme: Helal kazanç peşinde ol. Ama gönlün cennette olsun.

3. Ayetleri oku, düşün ve yaşa: Kur’an’ı raflarda değil kalbinde tut.

4. Gafletten uzak kal: Zikirle, dua ile, dostlarla uyanık kal.

5. Ölümü unutma ama korkma: Ölüm, Allah’a kavuşmadır. Hazırlıklı ol.

6. İnsanlara faydalı ol: Bir yetimin başını okşa, bir dertliyi dinle. İyilik seni diri tutar.

7. Secdeye kapan: Günde beş vakit, kalbini yıkarsın.

8. Allah’tan razı ol ama dünyadan değil: Çünkü Allah daha güzelini sana vaat ediyor.

Unutma kardeşim,

Sen Allah için yaratıldın. Dünya için değil. Sonsuzluğu unutanlar, fanilikte boğulurlar.

Bu hayat bir yarış değil, bir imtihandır. Kazanmak için dünyaya değil, Allah’a yönelmelisin.

Ve son olarak:

Sen, sana kavuşmayı bekleyen Rabbine karşı mahcup olma.

O seni bekliyor. Dön. Şimdi dön. Gecikme.

Çünkü "bize kavuşacağını ummayanlar" ateşe giderken, Allah'a umutla yönelenler cennete çağrılır.

Sen hangisi olmak istersin?

Karar senin, yol O’nun...

Selam ve dua ile.

Erol Kekeç/24.05.2025/Sancaktepe/İST

24 Mayıs 2025 Cumartesi

Toptan Satışta Hakikat İndirimli Vicdanlar Pazarı

Bir çağ düşün ki, sesin yankı bulmadığı, gözlerin gerçeğe körleştiği ve değerlerin pazarda etiketlendiği bir çağ. İşte o çağda yaşıyoruz. Çünkü bu çağda gerçeğin sesi yankılanmıyor. Düdük çalınıyor ama sağırlar duymazdan geliyor. Ayna tutuluyor ama körler bakmayı reddediyor. Pazar kurulmuş; değerler, inançlar, onurlar kasaya dizilmiş. Fiyatı olan satılmış, fiyatı olmayan da yalnız kalmış.

Sağırlarla Düdük-Sesin İnkârı

Sağır, yalnızca işitme duyusunu kaybetmiş biri değildir bu çağda. Bugünün sağırları, işine gelmeyeni duymayan, kulağına çarpan gerçeği seçici şekilde süzen, çığlıkları yok sayan kimselerdir. En çok bağıranın değil, en doğru söyleyenin susturulduğu bir çağ bu. Düdük, uyarının sesi olarak düşünülür: tehlike yaklaştığında, yanlış bir hamle yapıldığında, durulması gerektiğinde çalınır. Fakat bu düdüğü kimin duyacağına karar veren bir toplumsal sağırlık yayılıyor.

Televizyon ekranlarında bağıran spikerler, sosyal medyada hakikati örten çığırtkanlar, meydanlarda yalanla alkışlanan liderler... Hepsi birer düdük çalıyor ama sesleri sağırlaştırılmış zihinlere çarpıp kayboluyor. Asıl duyulması gereken fısıltı, hiç ulaşmıyor. Düdük çalınıyor ama kimse durmuyor. Çünkü herkes kendi sağırlığına sığınmış.

Körlerle Ayna-Gerçeğin Reddi

Aynalar yalan söylemez, derlerdi eskiler. Ama bugünün aynaları, cilalanmış yalanlarla dolu. Gerçeği olduğu gibi gösteren ayna artık kıymetli değil. Körler, gözleri olduğu halde görmeyenler... Yani bakmakla görmek arasındaki farkı ıskalayanlar. Hakikatin yüzüne bakmaktan korkanlar. Kimi çıkarı için, kimi konforu için, kimi cehaletiyle övündüğü için aynaya bakmaktan imtina ediyor.

Çocukların gözlerine yalanlar öğretiliyor. Gençlerin zihinleri filtrelenmiş gerçeklerle kirletiliyor. Yaşlıların anıları bile yeniden yazılıyor. Körlük bir kader değil, bir tercihe dönüşmüş. Ayna ise artık bir süs objesi; bakıp geçilen, ama içine girip kendini sorgulamak istemeyenler için sıradan bir eşya.

Satılan Pazar-Değerlerin Mezbahası

Ve geldik pazar yerine... Bu dünya satılık bir pazar yerine döndü. Dürüstlük metrekare fiyatına göre değerlendiriliyor. Ahlak, vitrin süsü olmuş. Sevgi, 'karşılıksız' olduğu ölçüde değersiz sayılıyor. Hoşgörü sadece etiketlerde var; içi boş, ambalajı gösterişli ama tadı acı.

Pazarda satılanlar arasında insanlık da var. Evet, insanlık... En çok da ucuzdan satılıyor. Günü kurtaran yalanlar, kalıcı doğrulardan pahalı. Hakikat, indirime girmeyen bir lüks marka gibi tezgâhın arkasında tutuluyor. Onuru olanlar aç kalıyor, onursuzlar karnını tok tutuyor.

Toplumsal Gerçeklikler-Aynanın Arkasındaki Yüz

Bu çağda en çok da "mış gibi" yapanlar revaçta. Seviyor gibi, inanıyor gibi, yardım ediyor gibi... Herkesin rol yaptığı büyük bir tiyatrodayız. Düdük çalanlar bile çalmış olmak için çalıyor. Ayna gösterse de yüzünü saklayanlar, pazar yerinde kendini vitrine koyanlar, hep aynı sahte gerçekliği büyütüyor.

Toplumda yıkılan ilk yapı güven. Aile içindeki ilişkiler, arkadaşlık bağları, vatandaşlık bilinci, her biri bu pazarda satılan birer meta haline geldi. O yüzden bir sözle başlıyor her şey, ama o söz yankı bulmuyor. Çünkü sağırız. Çünkü körüz. Çünkü satın alınmışız.

Düdüğü Dinle, Aynaya Bak, Pazardan Çık

Önce düdüğü duymayı öğrenmeliyiz. Sesin kaynağını, niyetini ve işaret ettiği yönü iyi anlamalıyız. Her ses hakikat değildir, ama hakikatin sesi mutlaka ayırt edilebilecek niteliktedir. Kulaklarımızı gerçeğe açmalıyız.

Sonra aynaya bakmayı göze almalıyız. Kendimize dürüstçe bakmak, eksiklerimizle yüzleşmek, kusurlarımızı görmek... Çünkü ayna sadece güzelliği değil, yarayı da gösterir. Yaraya bakmak cesaret ister, ama iyileşmenin ilk adımı da budur.

Ve en nihayetinde, pazardan çıkmalıyız. Kendimizi etiketlerden kurtarmalı, değeri fiyattan ayırmalı, kim olduğumuzu fiyat etiketlerinden değil, vicdan terazisinden öğrenmeliyiz.

Sustuklarımızdan mesulüz. Yazmadıklarımızdan, sormadıklarımızdan, bakmadıklarımızdan, duymadıklarımızdan...

Düdük hâlâ çalıyor. Ayna hâlâ duvarda. Pazar yeri hâlâ kalabalık...

Ama belki bir kişi, bir kez daha okur bu yazıyı... Belki bir kişi duyar sesi... Bir kişi bakar aynaya... Bir kişi çeker kendini pazardan...

Ve belki de o bir kişi, bütün bir geleceği değiştirir.

O zamana dek, biz yazmaya devam edeceğiz.

Bahadır Hataylı/25.05.2025/Sancaktepe/İST

23 Mayıs 2025 Cuma

Tomurcuklara Adanmış Zaman

Ben, yeri belli bir çağın veya zamanı sınırlı bir olayın tanığı olmayı hiç istemedim. Ben, zamana kayıtlı bir an değil, zamanın kendisinde eriyen bir nefes olmayı diledim. Bir ömür değil, çağlar boyunca süzülen bir ruh... Gözle görünmeyen, fakat hissedildiğinde kalpleri titreten bir varoluş hayal ettim. Her mevsimde bir tomurcuk gibi açan, kokusuyla en karanlık zihinleri bile aydınlatan bir çiçek olmak istedim. İşte bu yüzden yürümeye başladım yola, görünmeyene tutunarak, görünenden uzaklaşarak. Her baharda yeniden doğan doğa gibi, ben de her çağda yeniden doğmak istedim. Ama şimdi görüyorum ki; gökyüzü açık, duvarları olmayan bir zindanın tam ortasında yaşam denen görünmez parmaklıklar arasında tükenmekteyim. Ruhum, bu özgür görünen tutsaklıkta her geçen gün biraz daha daralıyor.

Her şeyin hayalini kurduğum gibi olmadığını fark ettiğimde gözlerimi açmıştım. Uyanışım bir ürkmeyle başladı. Mevsim bahardı belki, ama ruhuma çöken gri perdeler, çiçeklerin bile rengini soldurmuştu. Yaşam bana bir tablo sundu; çiçek mevsimi gelmeden tomurcukları budayan, yeşerecek her umudu bastıran bir tablo. Oysa ben o tomurcuklarla bir hayat kurmuştum. Adı sanı olmayan, belki de varlığı benden başka kimsenin bilmediği o düşsel çiçeklerle örülü bir dünya.

Bu dünya gerçek değil belki, ama orada umutlarım yaşıyor. Orada, kargaların arasında bülbüller de var, zehirli zakkumların arasında menekşeler de. O hayali dünyada her şey daha güzeldi. Zaman orada farklıydı, anlam zamana değil ruha bağlıydı. Ama bu gerçeklik... Bu yeryüzü... Tenime dokunan, yüreğimi delen bu soğuk gerçek... Hayal ettiğim hiçbir şeye yer bırakmıyor.

İçimde bir med-cezir var. Bazen çekiliyorum içime, bazen dalgalar gibi taşmak istiyorum. Ama her defasında kıyıya vurmadan geri dönüyorum. Bu gidiş-gelişler beni tüketiyor. Ay bile uzak artık bana. Belki de bu duygular sahte, belki de suni bir şekilde tetikleniyor hepsi. Med-cezirler, suni depremler gibi içimde oluyor. Birileri benim içime dokunuyor gibi. Sanki görünmeyen eller var, umudumu manipüle eden, ruhuma basınç uygulayan.

Ama ben direnmek istiyorum. Her şeye rağmen. Bu bahar mevsiminde, bir kez daha çiçekler açsın istiyorum. Kuşlar ötüşsün, gökyüzü mavi olsun, çocuklar gülsün. Tüm kuşlar karga değil ki, tüm çiçekler zakkum değil! Dünyayı bize dar edenlerin suratına, bir çiçekle meydan okumak istiyorum. Kendi iç dünyamda başlattığım bu isyanı, tomurcuklara duyurduğum bu umudu gerçeğe çevirmek istiyorum.

Ve sonra... Tüm bunlar olduktan sonra... Belki de usulca çekilirim zamanın kıyısına. Ne bir uğultu bırakırım ardımda, ne de alkışa ihtiyaç duyarım. Yalnızca, rüzgârla taşınan bir çiçek kokusu gibi dokunayım insanların ruhuna. Ne yakarışla anılayım ne methiyelerle, yalnızca derin bir huzur bıraksın adımın geçtiği yerlerde. Zarif, incelikli ama sarsıcı bir iz olayım; mevsimlerin eskitmediği, yılların silemediği... Sadece bir çiçeğin en saf halindeki varoluş gibi, sessiz ama unutulmaz.

Selam olsun, kök salmayı bilen tüm çiçeklere... Ve o acılarla örülmüş coğrafyalarda, köpeklerin ağzında taşınan masum yavrulara... Her gün ekranlarınızdan süzülen, ama bir türlü yüreğinize değemeyen o yakıcı sahnelere... Ben buradayım, buradan haykırıyorum! Ey saraylarda hüküm süren kudret sahipleri! Gün gelecek, o çocukların gözyaşları birer birer karşınıza dikilecek. Artık danışmanlarınız olmayacak yanınızda, ne korumalar ne de kamera arkası makyajlar... Yapay güvenlik duvarlarınız çökecek. O gün, yalnızlığın soğuk nefesi teninize dokunduğunda zebanilerin avuçlarında bir bir  savrulacaksınız. Adalet geç gelmeyecek, tam vaktinde çat kapı gelecek!

Ve işte şimdi... Perdeyi indiriyorum. Ama bilin ki, bu sessizlik bir vedaya değil, yeni bir dirilişe gebedir. Sessizlik sanılan bu an, belki de toprağın bağrında bekleyen bir tohumun çatlamaya başladığı andır. Belki de görünmeyen bir kökten yeryüzüne ulaşacak yeni bir baharın habercisidir. Çünkü umut, toprağın en derin yerinde bile kök salmayı bilen bir mucizedir. Ve ben, o mucizenin gölgesinde büyüyen, tomurcuklara adanmış bir ruhum.

Çünkü ben... Tomurcuklara yalnızca sevdalı değil, onların uğruna varlığını adayan, her açan çiçekte kendi ömrünü tüketmeye hazır bir ruhum. Her filizlenen umutta bir nefes, her yeşeren hayalde bir kalp taşıyan... Toprağın bağrında sabırla bekleyen, kokusuyla karanlığı delmeye ant içmiş bir diriliş neferiyim.

Erol Kekeç/17.05.2025/Sancaktepe/İST

22 Mayıs 2025 Perşembe

Bir Dağın Sırtında

“Dünyanın taşıdığı en ağır yük nedir?”
Diogenes cevaplar: “Cahil bir insan.”
Doğa, bu sözü çoktan toprağa yazdı aslında. Şimdi birlikte o toprağı kazalım.

Çürük Bir Kütüğün Üzerindeki Orman

Ormanda heybetli ağaçlar yükselir ama bazıları bir çürük kütüğe yaslanır. O çürük gövde, ne kendine hayat verebilir ne de diğerine. Yine de orman onu taşır, onunla yaşar, onun eksikliğini dallarında hisseder.

Toplum da böyle… Cahil birey, ne kendine faydalıdır ne de çevresine. Ama hâlâ karar verir, konuşur, yön verir. Ve ormanın taşıdığı bu çürük kütük, bazen en genç fidana bile gölge düşürür.

Yanlış Büyüyen Sarmaşık

Sarmaşık güzeldir, yeşildir, süs gibidir. Ama yanlış yöne büyürse, koca bir çınarı boğabilir. Bilgisiz ama inatçı bir insan da böyledir. Nereye tırmandığını bilmeden sarılır. Kime zarar verdiğini umursamadan ilerler.

Cahil seçmen, cahil yönetici, cahil kanaat önderi… Hepsi o sarmaşığın gövdesi gibi. Ve çınar, yani toplum, her geçen gün biraz daha nefessiz kalır.

Sisli Bir Vadide Kaybolan Yolcular

Tarih dediğimiz şey bir vadidir. Ama sis çökerse yollar görünmez olur. O sis de cehalettir. Bilgeler pusula olmaya çalışır ama yolcular, sisin içindeki hayaleti kılavuz zanneder.

Sokrates, Galileo, Hallâc-ı Mansur… Hepsi o vadide yol göstermeye çalıştı. Ama sisli kafalar, onların ateşini söndürdü. Bugün de bilgeler yol gösteriyor ama sis hâlâ kalın; çünkü cehalet bir doğa olayı gibi tekrar tekrar çöküyor.

Kuruyan Dere Yatağında Kırılan Umutlar

Bir şehir düşün, içinden geçen dere yıllar önce kurumuş. Hâlâ üstüne köprüler yapılıyor, çevresine evler konduruluyor. Ama su yok. Hayat yok. Akış yok.

Bu şehirde belediye başkanı da susuz, halk da susuz. Çünkü bilgi akmadığında şehir kurur. Cahillerin yönettiği toplumda umutlar da o dere yatağında kuruyup kalır.

Zehirli Mantarlar Gibi Çoğalan Sözler

Ormanda bazı mantarlar renkli görünür ama zehirlidir. Hayatta da bazı sözler kulağa hoş gelir ama içinde cehalet saklıdır. “Kadın hak etti”, “Çocuk kaderine razı”, “Gazeteci vatan haini” gibi cümleler o zehirli mantarlardır.

Ve bu mantarları yiyen toplumlar önce yavaş yavaş hastalanır, sonra çürür.

Yaralı Bir Kuşun Kanadında Uçmaya Çalışmak

Bir öğretmen düşün, kanadı kırık bir kuş gibi. Kalkmak ister ama her seferinde ağırlık yapacak bir şey onu yere çeker. Bazen bir veli, bazen bir müfettiş, bazen de cehaletin sesi…

Yaralı kuş yere çakıldığında, onunla birlikte gökyüzü de kaybolur.

Toprağı Zehirleyen Yağmur

Yağmur rahmettir, ama kirli gökyüzünden düşerse toprağı zehirler. Eğitim de öyledir; doğru ellerde verim alır ama cehaletin elinden geçerse zehir olur.

Bugünün sistemi, gökten zehirli damlalar bırakıyor. Çünkü su değil; siyaset yağıyor. Bilgi değil; propagandaya bulanmış cehalet.

Dağın Sırtındaki Kaya

Ve şimdi dönelim başa…
Bir dağ düşün, zirveye tırmanan bir yolcu var. Sırtında ağır bir kaya taşıyor. O kaya nedir? Bilgisizlik mi? Hayır. Onu taşıyan bir cahil! Kendi düşünmeyen, sorgulamayan, öğrenmeyen, ama başkasını da yolda bırakan bir yük.

Ve bu yük, yalnızca dağa ağır değil; o yolcuya da, gökyüzüne de…

Göğe Bakarken Yeri Unutanlara

 “Tek bir çimen yaprağı tüm yıldızlar kadar hayranlık vericidir.” – Walt Whitman

Doğanın sessiz lisanı, bazen bir insanın binlerce sayfada anlatamayacağı hikâyeyi bir çimen yaprağına sığdırır. Kainatın görünen yüzü olan tabiat, aslında bize görünenin çok ötesinde bir anlamlar okyanusudur. Walt Whitman’ın bu sözü, sadece doğaya değil, insana, kainata, yaşama bakış açımızı yeniden düşünmemiz gerektiğini haykırıyor gibidir.

Bir Çimen Yaprağının Şifresi

İnsanoğlu, uzayı keşfetmeye çalışırken, ayın ötesine uydular gönderirken, evrenin sınırlarını zorlamaya yeltenirken çoğu zaman ayaklarının altındaki mucizeyi görmezden gelir. Oysa yeryüzündeki tek bir çimen yaprağı bile, evrenin en karmaşık denkleminden daha büyük bir sırrı barındırır içinde. Bir yaprağın damarlarında akan hayat, güneş ışığını emip oksijene dönüştürme kudreti, toprağın derinliklerinden aldığı mineralleri göğe doğru yeşerten sabrı… Bunlar rastlantı olabilir mi?

Çimen yaprağı, yeryüzünün tevazu timsalidir. Yola düşse ezilir, rüzgâr esse savrulur, üstüne basılsa inlemeden kabullenir ama her baharda inadına yeniden dirilir. Tıpkı insanın da bin bir musibete rağmen her sabah yeniden uyanması, yeniden umut etmesi gibi.

Doğanın Sessiz Bilgeliği

Bir çimen yaprağı, gösterişsizliğiyle öğretir. Dikkatli bir bakışla onu inceleyen biri; sabrı, tevazuu, düzeni, metaneti ve hizmetkârlığı aynı anda görebilir. O her sabah bize şunu fısıldar: “Hayatta kalmak için büyümen gerekmez, faydalı olman yeter.”

Oksijen üretir, toprağı tutar, serinlik verir, hayvanlara besin olur. Hiçbir çıkar beklemeden, hiçbir övgü istemeden… Ne ödül bekler ne de alkış. İşte insana düşen de budur. Görevini yapmak, faydalı olmak, doğaya ve çevresine katkı sunmak. Çimen, işini yapar; oysa insan, işini yaparken görünmek ister. Bu fark, doğa ile insan arasında açılan uçurumun derinliğini gösterir.

İnsan, Göklerde Ararken...

İnsanlık, yüzyıllardır yıldızlara bakar ve büyülenir. Gecenin siyah örtüsünde parlayan ışıklar, ona ulaşılmaz olanı çağrıştırır. Oysa asıl ulaşılmaz olan, gözlerinin önünde duran bir çimen yaprağının sırlarını çözmektir. Bilim, yıldızlara teleskop tutar; ama çoğu zaman toprağın üstündeki o yeşil sessizliği unutmuştur.

Çünkü yıldızlar uzağı temsil eder. Uzakta olan hep caziptir. Oysa hakikat, çoğu zaman en yakındadır. Evrenin sırrı bir yaprağın fotosentezinde, bir arının yön bulmasında, bir kuşun kanat çırpışında gizlidir. Lakin gözler uzaklara alışınca yakındakini göremez olur.

Tefekkür, Sessiz Bir Yolculuk

Whitman’ın sözü, insanı düşünmeye davet eder. Tefekküre… Bu öyle bir yolculuktur ki, haritası yoktur, ama hedefi bellidir: Hakikate varmak. Bir çimen yaprağına bakarak tefekkür eden kişi, evrendeki bütün sistemin ne denli kusursuz işlediğini fark eder.

Her bir yaprak, rüzgârla sallanırken Allah’ın kudretini zikreder adeta. Yıldızlar ne kadar büyüleyici ise, yaprağın yeşili de o kadar derindir. Üstelik yıldızlara sadece bakabiliriz, ama çimeni koklayabiliriz, dokunabiliriz, onunla serinleyebiliriz.

İnsan, yıldızlara özenip göğe çıkmaya çalışırken toprağı unutmuştur. Oysa toprak, insanın anasıdır. Toprak doğurur, doyurur, bağrına basar. Çimen yaprağı da o toprağın öz evladıdır. Anlayabilene nice sırlar fısıldar.

Modern Çağın Körlüğü

Bugün insan, çimenin üstüne beton dökmeye meyilli. Doğanın yerini yapaylık aldı. Çocuklar artık çimen üstünde koşmak yerine ekran başında gözleri kısılmış şekilde büyüyor. Şehirler yükseldikçe doğa alçalıyor. Çimenin sesini duyamayan bir nesil, yıldızların da sessizliğinde kaybolur.

Bir zamanlar sabah çiğiyle ayaklarımızı serinleten çimenler vardı. Şimdi o sabahlarda ayağımıza değen tek şey, mermerin soğukluğudur. Hayatımızdan doğayı çıkardık, yerine plastik mutluluklar koyduk. Oysa bir çimen yaprağı bile, tüm sanal eğlencelerden daha fazla neşe barındırır. Çünkü o gerçektir.

Bir Öğretmen Olarak Doğa

Doğa, en büyük öğretmendir. Ama dersi sessiz anlatır. Sadece sabredenler, dikkatle bakanlar anlayabilir. Bir çimen yaprağına bakarak tevazuyu, sebatı, paylaşmayı öğrenebiliriz. Çimen, diğer yapraklara “önce ben büyüyeceğim” demez. Hepsi beraber yükselir, beraber eğilir rüzgârda.

Bize düşen, bu öğretmenin dilini öğrenmektir. Tefekkür, gözle bakmak değil, gönülle görmektir. Dışarıda sıradan gibi görünen o yaprak, içimizdeki karmaşaya ilaç olabilir.

Örneklerle Hayata Dair

Bir sabah çocuğunuzu alın ve bir parkta yere oturun. Ayakkabılarınızı çıkarın, çimene basın. Ona bir yaprak verin. Sorun: "Bu neye benziyor?" Belki hayal gücüyle bir ejderha gövdesine, belki bir köprünün kemerine benzetir. O da düşünsün. İşte o anda bir tohum ektiniz. Düşünme tohumu…

Yaşlı bir kadının bastonuyla yavaş yavaş yürüdüğü bir parkta, çimenin üzerine eğilerek dua ettiğine tanık oldum. Yanına yaklaşınca fısıltıyla dedi ki: "Burada eşimle yürürdük. Her çimen adımımızı hatırlıyor. Şimdi ben tek başıma yürüyorum ama o yine buralarda. Belki şu yaprağın üstünde oturuyordur."

Bir yaprakla başlayan hatıra, bir ömrü taşıyordu.

İnanç Perspektifiyle Bakmak

Kur’an’da tekrar tekrar doğaya bakmamız emredilir. Ayetlerde göklerin ve yerin yaratılışı zikredilirken, “Onlarda düşünenler için ibretler vardır” denir. Bir çimen yaprağı da Allah’ın kudretine işaret eden bir ayettir.

İnsan, kendine dönüp sormalı: Ben bir çimen yaprağı kadar faydalı mıyım? Bir yaprak kadar zararsız, bir çimen kadar sabırlı mıyım? Yoksa sadece kendim için mi yaşıyorum?

Bir Yıldız Gibi Değil, Bir Yaprak Gibi Yaşamak

Yıldızlar güzeldir ama uzaktır. Yapraklar basittir ama yakındır. İnsan hangi hayatı tercih eder? Uzakta parlayan ama kimseye dokunamayan bir yıldız mı, yoksa herkesin üstünde yürüdüğü ama köklere can veren bir yaprak mı?

Bu sorunun cevabı, hayat tarzımızı belirler. Gösteriş mi, hizmet mi? Övgü mü, fayda mı?

Çimen yaprağı, cevap vermez. Ama yaşayan her şey onunla cevap bulur.

Yaprağın Fısıltısı

Bir çimen yaprağı bazen dua olur, bazen gözyaşı. Çocukların üstünde yuvarlandığı, âşıkların üzerine oturup hayal kurduğu, yaşlıların başını yasladığı o yumuşak yeşil örtü… Sessiz bir öğretmen, sabırlı bir hizmetkâr, gizli bir bilge…

Walt Whitman’ın sözünü duymak değil, anlamak gerekir. Anlamaya çalışanlar ise artık yıldızlara değil, yere bakmaya başlar. Çünkü hakikat bazen başını göğe kaldırmakta değil, yere eğmekte gizlidir.

Ve insan, ancak yere eğildikçe büyür.

Not:Bu yazı, modern çağın göz ardı ettiği sessiz mucizelere bir ağıt, bir uyarı ve bir davettir: Çimen yaprağını gör. Çünkü orada kainat gizlidir.

Erol Kekeç/26.Mart 2025/Sancaktepe/İST

Uçurtmaların Göğe Yazdığı Direniş

Gazze’de gün, yine toz bulutlarıyla uyanmıştı. Beton yığınlarının arasında ezilmiş zaman, yıkık duvarların gölgesine sinmiş hayaletler gibi ağır ağır sürünüyordu. Bir zamanlar çocuk çığlıklarının yankılandığı avlularda artık yalnızca enkazın arasından geçen rüzgâr konuşuyordu. Ancak o sabah, gökyüzü farklı bir türden fısıltıyla dolmaya başladı.

Yıkılmış bir okulun hemen arkasındaki boşlukta, yaşları sekiz ile on iki arasında değişen bir grup çocuk, ellerinde renkli kâğıtlardan, kumaş parçalarından ve tellerden yaptıkları uçurtmaları göğe salıyordu. Harap olmuş bir dünyanın ortasında, bu küçük ellerin göğe doğru uzanan çabası, belki de umudun en saf halini temsil ediyordu.

Uçurtmalardan biri, kırmızı, yeşil ve siyah renklerle bezenmişti; Filistin bayrağına benziyordu. Diğeri, sararmış bir defter sayfasından yapılmıştı; kenarlarına karalanmış kelimeler hâlâ okunuyordu: "Özgürlük, Adalet, Barış."

Ali, on bir yaşındaydı. Uçurtmalardan birini o yapmıştı. Babası, geçen yıl Ramazan ayında, ekmek almaya giderken vurulmuştu. Annesi ağladığında hiçbir şey söylemeyen Ali, uçurtmasını yaparken dudaklarının kenarında beliren küçük tebessümle, içindeki acıyı başka bir renge boyamayı öğrenmişti.

Ali’nin yanında duran küçük kardeşi Salma, altı yaşındaydı. Bir kolu yoktu. Bir saldırı sırasında enkaz altında kalmış, mucize eseri kurtulmuştu. Şimdi, diğer koluyla uçurtma ipine sarılmış, abisinin gökyüzüne taşıdığı düşleri birlikte seyrediyordu.

Gazze'de gökyüzüne uçurtma salmak, yalnızca bir çocuk oyunu değildi. Bu bir direnişti. Bu bir haykırıştı. Betonun altından göğe uzanan bir inançtı. Çocuklar, her biri savaşın tanığı olan elleriyle gökyüzüne tutunuyor, ölümün dilini bilmeyen kalpleriyle yaşamı yeniden icat ediyordu.

Yaşlı Hamza amca, yıllarını bu sokaklarda geçirmişti. Şimdi bastonuna yaslanarak bu manzarayı seyrediyordu. Dudakları kımıldıyor, içinden dualar geçiriyordu. Gözleri nemliydi ama bu gözyaşı acıdan değildi. Bu, belki de bir halkın tükenmeyen iradesine duyduğu saygının sessiz bir ifadesiydi.

Hamza amca yaklaştı Ali’ye. “Evladım, neden her gün bu enkazın ortasında uçurtma uçuruyorsun?” diye sordu.

Ali başını kaldırmadan cevap verdi: “Çünkü burada gökyüzü bize ait amca. Yerler yıkıldı, ama gökyüzünü henüz elimizden alamadılar.”

Hamza amcanın gözleri yaşla doldu. Bir çocuğun kurduğu bu cümlede bir milletin onuru yatıyordu. Göğsü kabardı, bastonuna daha bir sıkı sarıldı. "Allah sizden razı olsun çocuklar," dedi. "Siz, bu toprakların yeniden dirilişisiniz."

Uçurtmalar yükseldikçe, yıkılmış binaların üzerinden geçtikçe, duvarlara sinmiş acılar bir nebze hafifliyordu sanki. Her bir ip, yere değil, göğe bağlanıyordu. Her bir ipte bir hikâye, bir umut, bir dua vardı. Kimisinin ipinde annesini yitirmiş bir çocuk, kimisinde babasız büyüyen bir evlat, kimisinde toprağına hasret bir yaşlı vardı.

Bazı günler çocuklar uçurtmalara notlar bağlıyorlardı. Küçük kağıtlara yazılmış kelimeler, bazen bir şiir, bazen bir dua, bazen bir selam oluyordu. O notlardan biri, rüzgâra kapılmış ve sınırın öte tarafına uçmuştu. Orada bir gazetecinin ellerine ulaşmıştı.

Gazeteci, notu açtığında şunlar yazılıydı:

"Eğer bu notu okuyorsan, bil ki biz hâlâ hayattayız. Adımız Gazze. Ve biz pes etmedik. Ne zaman gökyüzüne baksan, bizi hatırla. Çünkü biz yıldızları seyrederken değil, yıldızlara uzanırken yıkıldık. Ama yeniden doğacağız."

O not, tüm dünyaya yayıldı. Gazze’yi yalnızca yıkıntılardan ibaret zannedenlerin gözleri açıldı. Çünkü orada, enkazın ortasında bile çocuklar gökyüzüne yazılar yazıyordu.

Ve bir gün… Gökyüzü, Filistin renkleriyle doldu. Onlarca uçurtma aynı anda havalandı. Belki de o an, Gazze’nin en büyük mitingiydi. Sloganlar yoktu, sesler yoktu ama uçurtmaların dansında öyle bir anlam vardı ki, düşman bile bakıp ürperdi. Çünkü orada sadece çocuklar değil, onların inancı uçuyordu.

Çocuklardan biri olan Zeynep, uçurtmasına şu notu yazmıştı:

"Biz korkmuyoruz. Çünkü Allah bizimledir. Siz tanklarla geldiniz, biz dualarla duruyoruz. Siz roket attınız, biz Kur'an okuduk. Bizim uçurtmamız, sizin füzelerinizden daha güçlü çünkü bizimki Allah’a ulaşır."

Zeynep'in annesi bu notu gördüğünde, gözyaşlarına boğuldu. Kızının bu kadar derin duygularla yaşadığını, bu kadar büyük bir yürek taşıdığını bilmiyordu. Onu alnından öptü ve şöyle dedi:

“Senin gibi bir evladım olduğu için Allah’a binlerce kez şükrediyorum. Çünkü sen umut oldun, ışık oldun, direniş oldun.”

Zeynep gülümsedi. Uçurtmasını biraz daha yukarı çekti. “Anne,” dedi, “gökyüzü kadar geniş hayallerim var benim. Onlar tanklarla değil, dua ile yıkılır.”

Ve o gün, Filistin’in çocukları yalnızca uçurtma uçurmadı. Onlar bir halkın, bir inancın, bir medeniyetin göğe yazdığı şiir oldu.

Uçurtmalar düşmana birer mermi, mazluma birer mektup, ümmete birer çağrı oldu. Her uçurtma bir direniş bayrağıydı. Ve çocuklar, o bayrağın sancaktarıydı.

Gazze’nin uçurtmaları, bu dünyanın utanması gereken her karanlığa karşı ışık oldu. Onlar gösterdi ki, eğer gökyüzü hâlâ mavi ise, umut tükenmemiştir. Eğer bir çocuk, yıkıntılar arasında gülümseyebiliyorsa, düşman hâlâ yenilmemiştir.

Ve belki de bu yüzden, Bir gün tarih yazıldığında, Filistin’in çocukları şu cümleyle anılacak:

"Onlar, yerin altından değil, göğün üstünden savaştılar. Onlar uçurtmalarla direndi. Ve uçurtmalar kazandı."

Uçurtmaların göğe yazdığı direniş, yalnızca bir halkın hikâyesi değil, Tüm insanlığın yeniden kendine gelmesi için yazılmış bir mektuptu. Ve o mektubun mürekkebi, çocukların gözyaşıydı. Ama her damlası umut kokuyordu…

Erol Kekeç/06.05.2025/Sancaktepe/İST

21 Mayıs 2025 Çarşamba

Deliliğin Duvarında Özgürlüğü Çizen Adam

 


“Siz Beni Bu Odaya Hapsettiğinizi Zannediyorsunuz… Ben Sizi Dışarı Kilitledim.”

Bunu ilk duyduğumda duraksadım. Şizofren denilen bir adam bağırmış bunu… Akıl hastanesinde. Doktorlara, hemşirelere, belki de sadece duvara… Ama çok netti: “Siz beni bu odaya hapsettiğinizi zannediyorsunuz. Ben sizi dışarıya kilitledim.”
Bir tokat gibiydi bu söz. Ve fark ettim ki, o cümlede bir delinin feryadı değil, bir uyanışın yankısı vardı.

Biliyor musun, bazen toplumda akıllı olan, aslında en kör olan olabiliyor. Ve en deli denilen kişi, hakikatin tam ortasında oturuyor olabilir. Ben de sana şimdi böyle konuşuyorum. Sana, yani toplumun “normalleri”ne…
Ben sizden kaçmadım. Sizin dünyanızdan sıkıldım. Sizin oyunlarınızdan, maskelerinizden, alkışlarınızdan, yalan sevinçlerinizden, diplomatik kavgalarınızdan…
Beni dışladığınızı sandınız. Oysa ben sizi dışarıda bıraktım. O kapıyı ben kilitledim. Sessizce.

Yalnızlık, Sandığınız Gibi Bir Çöküş Değil

Bana yalnızsın dediniz. Halbuki ben sakinim. Siz kalabalıksınız ama hep bir gürültünün içindesiniz. Kahkahalarınız bile gerçek değil, farkında mısınız?
Ben bir sabah, insanların çayını içip televizyona baktığı sıradan bir günde, kalktım ve tüm bu “normal” yaşama içimden şöyle dedim: “Bitti.”

Hiçbir çığlık atmadım. Bağırmadım. Delirmedim. Sadece sessizce yürüdüm o kalabalıklardan uzak. O günden beri hep bana deli dediniz. Ama işin aslı şu:
Ben iyileştim. Siz hastasınız. Ama sizin hastalığınız daha tehlikeli çünkü kalabalıkça bulaşıyor, alkışlanıyor, hatta pazarlanıyor.

Bir Oda Seçtim Kendime-Sessizlikle Döşeli

Odanın ne kadar küçük olduğu önemli değil. Zihnimin ne kadar geniş olduğu önemli.
Ben kendime bir oda seçtim. Dört duvarı var ama o duvarlar beni boğmuyor. Çünkü bu odada ben özgürüm.
Siz dışarıda özgür olduğunuzu sanıyorsunuz ama her anınız gözetleniyor. Kim ne dedi, kaç beğeni aldı, hangi kombin uydu, hangi tartışma daha çok reyting aldı…

Benim odamda Wi-Fi yok ama huzur var. Işıklar yok ama yıldızlar var.
Bu oda bir hapishane değil. Bu oda bir korunma alanı. Sizden korunmak için kurduğum bir sığınak.
Ve inanın, dışarıdaki çığlıktan, bu sessizlik daha sağlıklı.

Toplum Denilen Kalabalık – Bir İllüzyon

Sizce bir adam neden kendi isteğiyle toplumdan uzaklaşır?
Çünkü yorgundur. Çünkü artık her “ne haber?” sorusu, her “ne işle meşgulsün?” sorgusu bir bıkkınlık doğurmuştur.
Oysa bazen sadece susmak ister insan. Gülmek zorunda kalmadan, onaylanma mecburiyeti olmadan, etiketlenmeden…
Ama siz buna “kapanmak” diyorsunuz. Hayır. Ben kapanmadım.
Ben yalnızca açtım. Kendime açıldım. Hakikate açıldım.

Yolda yürürken insanların birbirine baktığı ama hiç kimsenin birbirini görmediği bir düzenin içinde olmak istemedim.
Herkesin başkasının acısına “emoji” ile tepki verdiği bir dünyada yaşamak istemedim.
Ben gerçek acı istedim. Gerçek bir sessizlik. Gerçek bir kalp atışı.

Sizi Odanın Dışına Kilitledim-Çünkü İçimde Siz Yoktunuz

Zannetmeyin ki sizi küçük gördüğüm için yaptım bunu. Aksine, bu bir büyüklük taslaması değil.
Bu, bir temizliktir. Ruhun kendi kalabalığını arındırmasıdır.
Sizi o kapının dışında bıraktım çünkü içimde artık size yer yoktu.
Bu ne nefret, ne öfke… Bu sadece bir vedadır.

Yıllarca, içimde size yer açmak için kendimden kısmışım.
Bir tebessüm için yutkunmuşum.
Bir “ayıp olmasın” için susturmuşum.
Ama artık bitmişti. Ve ben o kapıyı içten kapattım.

Sürüklenmedim: Yüzerek Çıktım

Bazıları der ki: “Toplumdan uzaklaştı, çöktü, yalnızlaştı, delirdi…”
Hayır. Ben çökmek için değil, yükselmek için ayrıldım.
Siz akıntıya kapıldınız, ben yüzdüm. Siz trendlerin peşinden sürüklendiniz, ben kendi içimde derinleştim.

Bir gün bir parkta oturdum. Yanımda ne telefon ne ajanda… Sadece ben ve gökyüzü.
O an içimden geçirdim: “Şu an burada olduğumu kimse bilmiyor… Ve bu, beni hiç rahatsız etmiyor.”
Çünkü o anda “kimliksiz”dim. Ne işim vardı, ne rolüm, ne kimliğim.
Sadece bendim.

İşte o anda özgürdüm.
Sizse özgürlüğünüzü kimlik kartlarında ararken esir oldunuz.
Ben sadece durdum. Siz sürekli koşarken ben oturdum.
Ve inanın, çok daha uzağa vardım.

Herkesin Dilsizleştiği Bir Çağda Bağırdım

Siz bana “sessiz” diyorsunuz ama ben aslında en çok bağıranım.
Çünkü sizin kahkahalarınızın ardında sessizlik, benim sessizliğimin ardında feryat var.

Bir şizofrenin çığlığı sadece hastalığın değil, sezginin, farkındalığın, hakikatin çığlığı olabilir.
Toplum o çığlığı duymaz çünkü kendi gürültüsüne kulak vermekten sağır olmuştur.

Biliyor musun, ben bazen kendi içimde yürürken, geçmişte duyduğum seslerin yankısıyla konuşuyorum.
“Başarılı olmak zorundasın.”
“Evlen, çoluk çocuğa karış.”
“Bir baltaya sap ol.”
Ve hepsi sadece bir yankı.

Bu yankılarla yaşamak delilikse, evet deliyim.
Ama siz bu yankılara göre yön buluyorsanız, siz deli değilsiniz, sadece robotlaşmışsınız.

Örnek mi İstiyorsun? Al…

Bir gün bir doğum günü partisine çağırıldım. Kalabalık, müzik, pastalar…
Ama kimse birbirinin gözünün içine bakmıyordu.
Bir kadın selfie çekip hemen Instagram’a attı. “Çok eğlendik” yazdı.
Halbuki eğlenmedi. Gözleri bile gülmüyordu.

O an kalktım, dışarı çıktım. Yağmur yağıyordu.
Islandım ama huzurluydum.
Çünkü ıslanmak, sahte gülüşlerden daha gerçekti.
Ve ben o gün karar verdim:
Sahici olmayan her şeyi geride bırakacağım.

Bir başka gün hastanede bir tanıdığı ziyaret ettim.
Koridorun bir köşesinde yaşlı bir adam ağlıyordu.
Kimse dönüp bakmadı. Çünkü herkes kendi telefonundaydı.
Oysa adamın gözyaşında hayat vardı.

Ben yanına oturdum. Konuştuk.
Hiçbir şey sormadım. Sadece dinledim.
Ve o an kendimi insani hissettim.
Ama insanlar bana garip baktı.
Çünkü dokunmak, sarılmak, konuşmak bile artık delilik sayılıyor.

Sonra O Kapıyı Kapattım

O günden sonra kendi odama çekildim.
Kapıyı sessizce kapattım.
Ve dışarıdan gelen her sesi, her beklentiyi, her rolü dışarıda bıraktım.

Siz hala koşturuyorsunuz.
“Daha iyi bir ev, daha çok beğeni, daha iyi kariyer…”
Ama en iyisi hâlâ içimizde saklı.
Ve o içimiz, o kadar karanlık ki, bakmaya cesaretiniz yok.

Ben baktım. O karanlığa. Korktum ama baktım.
Ve o karanlıkta bir ışık vardı.
İşte şimdi o ışıkla yazıyorum bu satırları.

Evet, Belki Deli Görünüyordum

Ama bu delilik bana bir özgürlük getirdi.
Artık insanlar beni yargılamıyor çünkü unuttular.
Oysa ben kendimi her gün yeniden tanıyorum.
Aynaya her bakışımda başka bir yüzüm var. Ve hepsi ben.

Siz tek bir maskeyi yıllarca takıp gerçek yüzünüzü unuttunuz.
Ben her maskemi çıkardım, her yüzümü gördüm.
Ve sonunda sadece “ben” kaldı.

Bu yazıyı okuyorsan, belki sen de o odanın dışında kalansın.
Ama hâlâ içeri girme şansın var.
Yalnızlık korkulacak bir şey değil.
Yalnızlık, yeniden doğuşun sancısıdır.

Ve ben doğdum.
Size benzemeyen, sizin alkışlamadığınız ama kendini duyan biri olarak doğdum.

Bitirirken...

Eğer bir gün birini bir odada yalnız görürsen, ona acıma.
Onu iyileştirme hevesine kapılma.
Belki o senden daha sağlıklıdır.
Belki o seni dışarıda bırakan kişidir.

Ve unutma…

“Siz beni bu odaya hapsettiğinizi zannediyorsunuz. Ben sizi dışarı kilitledim.”

Ben o cümleyi yüreğimde taşıyorum.

Çünkü ben artık gerçekten yaşıyorum.
Ve sen hâlâ dışarısın.

Erol Kekeç/22.05.2025/Sancaktepe/İST

Vahyin Önünde Çöküş- Hakikati Yazıp Satanlara Karşı Tüm Zamanlara Ültimatom

İnsanlık tarihinin en ağır suçlarından biri, hakikati bilerek tahrif etmek, onu çıkar uğruna eğip bükmek ve sonra da bu çarpıtılmış sözleri ...