22 Kasım 2024 Cuma

İşimi Allah’a Bırakıyorum

 Havanın karanlığı, yavaş yavaş sabahın ilk ışıklarına teslim olurken, içimdeki karışıklıkla kapıyı araladım. Gözlerim, soğuk sokakları taradı; her yer sessizdi, sanki dünya nefesini tutmuş gibi. Rüzgâr yüzümü okşuyor, sanki beni bir yere çağırıyordu. İnsanlar uyurken, kalbimde yükselen bir ses beni sabahın derinliklerine sürüklüyordu. Ellerim, başka hiçbir güce değil, yalnızca Rabbime açılmıştı. O'ndan başka sığınacak kimim vardı ki?

O sabah da, diğerleri gibi bir umutla yürüyordum. Umut… belki de insanın en güçlü dayanağıydı. Ancak bu umut, yalnızca insanlara bağlı olsa çoktan tükenirdi. Umutlarımı, dualarımı ve hayallerimi Allah’a bırakıyordum. Çünkü O’nun lütfu sonsuz, merhameti sınırsızdı.

Yürüdüğüm sokaklar, yalnızca taşlardan ve betonlardan ibaret değildi. Her adımımda, bir hikâye saklıydı. İnsanların fark etmediği şeyleri fark etmek, bazen bir lütuf, bazen ise ağır bir yük oluyordu. Gözlerim çevreme takılırken, kendi içime dönmekten alıkoyamıyordum kendimi.

"Nereye gidiyoruz?" diye sordum içimden. Bu kadar telaş, bu kadar dünya sevdası, bu kadar hırs… İnsanlar, ellerindeki zamanın ne kadar kıymetli olduğunu bilmiyor gibiydi. Hayatın anlamını sanki sadece çalışmak, tüketmek ve bir sonraki güne hazırlık yapmak sanıyorlardı. Oysa, bu dünyanın geçiciliği öylesine aşikârdı ki… Ayetler yankılandı zihnimde:

"Her canlı ölümü tadacaktır. Sonunda bize döndürüleceksiniz." Ankebût- 29:57

Bu gerçekliği bilmek, ama yine de her şeyin bu dünyada kalacağını unutmak, insanların en büyük gafletiydi. Bunu hatırladıkça, dualarım daha da derinleşiyordu. İnsanların uyanacağını, gördüğüm ateşi onların da görmesini istiyordum. Ama bu uyanışı sağlamanın ne kadar zor olduğunu biliyordum.

Yürürken, içimde bir yara gibi taşıdığım görüntüler aklıma geliyordu. İnsanların, farkında olmadan içine düştüğü ateş çemberi… O ateş, onları her geçen gün biraz daha yakıyordu. Kimi bu ateşi inkar ediyor, kimi ise onu hiç fark etmiyordu bile. Ama ben, bu ateşi gözlerimle görebiliyordum. Ve gördüğüm bu manzara beni çaresiz bırakıyordu.

"Ey insanlar," diye haykırmak istiyordum, "bu ateşin farkına ne zaman varacaksınız? Bu gaflet ne zaman son bulacak? Allah size kurtuluş yollarını göstermişken, neden hâlâ dünya peşinde sürükleniyorsunuz?"

Ama biliyordum ki, insanlara bir şeyleri anlatmak kolay değildi. Yine de yılmıyordum. Çünkü bu sorumluluğu omuzlarımda hissediyordum. İçimdeki ses beni durmadan uyarıyordu: "Sen gördüğünü anlatmazsan, nasıl huzur bulacaksın?"

Yalnızca Allah’a güvenmenin, yalnızca O’na dayanmanın insana verdiği huzuru, başka hiçbir şey sağlayamazdı. Dünya ne kadar karmaşık olursa olsun, insan yalnızca Rabbine sığındığında huzur bulurdu. Nitekim Rabbim şöyle buyurmuştu:

"Allah'a tevekkül et. Vekil olarak Allah yeter." Ahzâb-33:3

Bu ayet, her şeyin cevabı gibiydi. Yaptığım her şeyi, söylediklerimi, hayallerimi ve dualarımı yalnızca Allah’a bırakarak yaşıyordum. Çünkü O, en iyi bilendi. İnsanların kalplerine nasıl dokunulacağını yalnızca O bilirdi. Benim görevim ise sadece çabalamaktı.

Bir an için durdum. Sokağın köşesinde, ufka doğru baktım. Güneşin ilk ışıkları, karanlığın perdesini yırtıyordu. Tıpkı bir umut gibi… Tıpkı, insanların karanlıkta kayboldukları bir anda uyanmalarını dilediğim o an gibi.

"Ben kimim ki?" diye düşündüm. Bir peygamber değilim, bir melek değilim. Ama bu yükü hissetmekten, insanlara uyanış mesajını vermekten kaçamıyordum. Bu, bir lütuf muydu, yoksa bir sınav mı? İnsanları uyarmak, onların gözlerini açmalarını sağlamak kolay değildi. Ama yine de çabalamak zorundaydım. Çünkü Rabbim buyurmuştu:

"Kim iyiliğe aracılık ederse, ona o iyiliğin sevabından bir pay vardır. Kim kötülüğe aracılık ederse, ona da o kötülüğün vebalinden bir pay vardır." Nisâ-4:85

Bu ayet, sorumluluğumu bana hatırlatıyordu. İnsanlara doğruları anlatmak, onlara iyiliği göstermek, benim üzerime düşendi. Ve bu görevi yerine getirmeden huzur bulamazdım.

Ellerimi semaya kaldırdım. Dualarım, içimde bir volkan gibi yükseldi. İnsanlar için dua ediyordum. Onların kurtulması, gafletten uyanması için yalvarıyordum. Ama biliyordum ki, dualarımda da samimi olmam gerekiyordu. Çünkü Rabbim, yalnızca samimi olan kullarını duyar.

"Allah’ım," dedim, "Bu insanlara merhamet et. Kalplerindeki gaflet perdesini kaldır. Onlara doğru yolu göster. Çünkü sen, bağışlayansın, merhametlisin."

Dualarımı ederken, içimde bir huzur hissettim. Çünkü her şeyi Allah’a bırakmak, insana yük olan her şeyi hafifletir. Allah’a teslim olmak, insanın kalbindeki ağırlıkları alır. Bu yüzden, dualarımda hep O’na teslim oluyorum.

Bugün de, diğer günler gibi bir uyanışın peşindeyim. İnsanları uyandırmak için yola çıktım. Belki bu çabalarım yeterli olmayacak, belki kimse beni anlamayacak. Ama biliyorum ki, bu dünya geçici. Ve bu dünyada her şey, Rabbime ait. O’nun rızasını kazanmak, her şeyden önemli.

O yüzden her adımımda, her nefesimde şu cümleyi tekrar ediyorum:

"İşimi Allah’a bırakıyorum."

Çünkü O, her şeyi bilen, her şeyi gören ve her şeye gücü yetendir.

Erol Kekeç/22.Şubat.1992/Elazığ

Karların Ardından Doğan Güneş

Kışın ortasında, her yer bembeyaz bir örtüyle kaplandığında, dünya sessiz ve sakin bir uykuya dalar. Buz gibi soğuk, insanın içine işlerken, ruhları da derin bir sükûnete çeker. Yeryüzü, karın ağırlığıyla dinginleşir; çıt çıkmaz. Ağaçlar, dallarını eğmiş, üzerlerindeki kar yükünü taşır; rüzgâr bile temkinli esip geçer. İşte böyle bir günün ardından, takvimler ilkbaharın habercisi olan Nisan’ı gösterdiğinde, tabiat bir mucizeye şahitlik eder.

Güneş, soğuk bulutları delip geçer. Beyaz karın üzerine vuran ışıkları, doğanın üzerine bir ışıltı serper. Önce küçük bir kıpırtı olur, ardından derin bir çözülme başlar. O buz gibi kar, güneşin dokunuşlarıyla damlalara dönüşür ve yerin bağrına doğru süzülür. Göz alabildiğine beyaz olan toprak, yavaş yavaş kahverengiye, siyaha ve kırmızıya boyanır. Bu değişim, sessiz bir devrim gibidir; toprak uyanır, yer gök bir araya gelip baharın müjdesini fısıldar.

Bugün de öyle bir gündü.

Sabahın ilk ışıkları odama süzülürken, içimde bir kıpırtı hissettim. Kış boyunca üzerime çöken ağırlık, sanki o ışık huzmeleriyle birlikte hafiflemeye başlamıştı. Camı araladım; dışarısı hala serin ama ferah bir hava vardı. Soluduğum her nefes, içime dolan umutların habercisiydi. Gözüm ufka takıldı. Güneş, tam karşı tepelerin ardında yükseliyordu. Göz kamaştırıcı bir parlaklıkla karları aydınlatıyordu.

Dışarı çıktım. Adımlarımın altında ezilen karların hışırtısı, sessizliğin içinde yankılanıyordu. Her adımda karlar, yerini ıslak toprağa bırakıyor; her adımdaysa içim biraz daha ısınıyordu. Güneşin ışıkları, etrafı sarıp sarmalarken, o eriyen karların yükselttiği buhar, sis gibi her yeri kuşatıyordu. Toprağın kokusu, buharla birleşip havaya yayılmıştı; bu koku beni eskiye, çok eskilere götürdü.

Bir an için gözlerim kapandı ve hatıralar sıralandı önümde. Her biri birer film karesi gibi gözümün önünden geçti. Çocukluk yıllarım... Kar üstünde kayan, oyunlar oynayan o küçük ben. Annemin sıcak çorba kokusu, eve döndüğümde yüreğime dolan huzur, babamın ellerindeki nasırlarla beni kucaklayışı... O an, bedenimdeki tüm buzlar çözülüyor gibiydi.

O çocukluk günlerinde, karın ardında güneşi beklerdik. Kışın ortasında ısınmanın en güzel yolu, hayallere dalmaktı. O zamanlar hayallerim ne kadar basitti. Daha büyük bir kaydırak, daha uzun süren oyunlar, bir de kar eriyince gelen baharın rengârenk çiçekleri... Şimdi düşünüyorum da, insan büyüdükçe hayalleri daha karmaşık oluyor, ama yine de o sade günlere olan özlemi hiç bitmiyor.

Derin bir nefes aldım ve tekrar gözlerimi açtım. Güneşin yeryüzüne yansıttığı berraklık, içimde bir ateş yakmıştı. Adeta karların erimesiyle, içimdeki kış da sona ermişti. Şimdi önümde uzanan topraklar, bana yeni bir hikâye yazmam için ilham veriyordu.

Her bir eriyen kar damlası, toprağın göğsünde kayboluyor ve ardından buharlaşıp gökyüzüne karışıyordu. Bu döngüyü izlerken, kendimi de bu hikâyenin bir parçası gibi hissettim. Toprak, o kışın ağırlığını taşımıştı ama şimdi yeniden doğuyordu. İşte insan da böyleydi; bazen üzerine yüklenen ağırlıklar, onu bitirir gibi görünür ama sabrettiğinde, zamanı geldiğinde yeniden doğar.

Gözlerim ufka takılı kalmıştı. Güneşin ışıkları, geleceğe dair bir umut gibi parlıyordu. O anda, içimde şöyle bir his belirdi: Bugün, diğer günlerden farklı. Bugün, bir başlangıç. Yüreğimde sıcaklık, zihnimde berraklık ve hayallerimde yepyeni ufuklar belirdi.

İnsan, bazen hayatın ağırlığı altında ezilirken, kendini bir karanlık içinde hisseder. Ama güneşin yeniden doğacağını bilmek, ona güç verir. Bugün de öyle bir gündü. Doğa, karlarını bırakırken, bana da kendi yüklerimi bırakmam gerektiğini fısıldıyordu. Her bir damla, sanki kalbimdeki yüklerden birini alıp götürüyordu.

Bir an durdum ve toprağa dokundum. Islak ve sıcak bir his, avuçlarıma doldu. Toprak, baharın habercisi olan yaşamı barındırıyordu. Güneşin ışıkları, bu toprağın üzerinde dans ederken, bir yandan da içimdeki aydınlığı artırıyordu.

Gözlerimi tekrar ufka çevirdim. O ufuk, yalnızca geleceği değil, aynı zamanda hayallerimi, umutlarımı ve hedeflerimi simgeliyordu. Artık önümde bir yol vardı. Bu yol, belki zorlu ve engebeli olacaktı ama bu yolun sonunda beni bekleyen güneş, her şeye değerdi.

Bugün, hatıralarımın gölgesinde, güneşin aydınlattığı bu yeni günle yepyeni bir hikâye yazmaya karar verdim. O hikâye, karların eriyip toprağa dönüşmesi gibi, hayatımdaki her bir hatıranın beni yeniden inşa edeceği bir hikâye olacaktı.

Güneşin sıcaklığı içimi ısıtırken, artık yalnızca geçmişe değil, geleceğe de bakabiliyordum. Çünkü güneşin doğduğu her sabah, bir umut demektir. Çünkü kışın ardından gelen her bahar, bir başlangıçtır.

Ve bugün, o başlangıcın ilk günüydü.

Erol Kekeç/18.11.2024/Namazgah/İST

20 Kasım 2024 Çarşamba

Hayatın Kuyusundan Çıkmak


Hayat, bir kuyunun içine düştüğünüzde nasıl bir yol izleyeceğinize dair size pek ipucu vermez. Herkesin hayatında bir kuyu vardır; kimi zaman o kuyu geçmişte yaşadığımız acılar, kimi zaman korkularımız, kimi zaman ise bir türlü baş edemediğimiz zorluklardır. Ama gerçek şu ki, her kuyu insanın sınırlarını zorlayan bir meydan okuma sunar. İşte, kuyudan çıkmanın sırrını bir eşekten öğreniyoruz: Silkelenmek ve yukarı çıkmak.

Bir gun, bir çiftçinin eşeği kuyuya düşer. Adam ne yapacağını düşünürken, hayvan saatlerce anırır. En sonunda çiftçi, hayvanin yaşlı olduğunu ve kuyunun da zaten kapanması gerektiğini düşünür ve eşeği çıkartmağa değmeyeceğine karar verir. Bütün komsularını yardama çağırır. Her biri birer kürek alarak kuyuya toprak atmaya başlarlar. Eşek ne olduğunu fark edince, once daha beter bağırmağa baslar. Sonra, herkesin şaşkınlığına, sesini keser. Birkaç kürek toprak daha attıktan sonra, çiftçi kuyuya bakar. Gözlerine inanamaz. Eşek, sırtına düsen her kürek toprakla müthiş bir şey yapmakta, toprağı aşağıya silkeleyerek yukarı çıkmasına basamak hazırlamaktadır. Bir sure sonra, komsular toprak atmaya devam edince, herkesin şaşkınlığı altında eşek, kuyunun kenarından dışarı bir adım atıp, koşarak uzaklaşır 

Bu hikâye, birçoğumuza basit gelebilir. Ama derinlere inildiğinde, bu hikâye hayata dair büyük bir ders taşır. Eşeğin kuyunun dibinden yukarı çıkmak için toprakları silkelemesi, zorlukları fırsata çevirmemiz gerektiğini öğretir. Çünkü hayat, üzerimize sürekli bir şeyler atacaktır; bunlar kimi zaman sorunlar, kimi zaman da eleştiriler olacaktır. Bizden istenen, bu yükleri sırtımızda taşımak değil, onları silkeleyerek kendimize bir basamak yapmaktır.

Hayat bazen hiç beklemediğimiz bir anda üzerimize bir yük bırakır. İşlerimiz ters gider, hayallerimiz yarım kalır, insanlar bizi hayal kırıklığına uğratır. O an, kuyunun dibinde mahsur kaldığımızı hissederiz. Karanlık basar; çaresizlik etrafımızı sarar. Bir ses gelir içimizden: “Artık buradan çıkamazsın.”

Ama durup düşünelim. O kuyunun içinde çaresizce kalmak mı, yoksa tıpkı hikâyedeki eşek gibi, üzerimize atılan her toprak küreğini silkeleyip kendimize bir çıkış yolu oluşturmak mı? İşte seçim burada yapılır. İnsan, kuyuda kalmayı seçerse, hayat ona karanlık bir döngü sunar. Ama silkelenip çıkmayı seçerse, en zorlu anlar bile bir öğrenme deneyimine dönüşür.

Kuyunun dibinden çıkmanın ilk adımı, kalbi nefretten arındırmaktır. Nefret, insanın ruhunu karanlık bir kuyunun içine hapseder. Bize yapılan haksızlıkları, yaşadığımız acıları, kırgınlıkları sırtımızda taşımaya devam edersek, o kuyudan çıkmamız mümkün olmaz. Oysa affetmek, bu yüklerden kurtulmanın en kestirme yoludur.

Affetmek zayıflık değildir; tam tersine, hayatta ilerlemenin ve huzuru bulmanın anahtarıdır. Çünkü affetmek, kendimize yaptığımız bir iyiliktir. Affetmek demek, başkalarının üzerimizdeki etkisini silmek demektir. Kuyunun dibindeki nefret yükünü bırakmadan, yukarı çıkmak mümkün değildir.

Hayatımızın büyük bir kısmını endişelerle harcarız. “Ya başarısız olursam?” “Ya beni sevmezlerse?” “Ya işler yolunda gitmezse?” Bu “ya”larla başlayan sorular, bizi karanlık bir kuyunun içine iter. Oysa çoğu endişemiz hiçbir zaman gerçeğe dönüşmez.

Endişeleri serbest bırakmak, üzerimize atılan toprağı silkelemek gibidir. Endişe, insanın kendi yarattığı bir hapishanedir. Gelecekte olacak bir şey için bugünü mahvetmek, aslında hayatın kendisine yapılan bir haksızlıktır. Her nefeste, her adımda anı yaşamak, endişelerden kurtulmanın en etkili yoludur.

Hayat, karmaşıklaştıkça içinden çıkılmaz bir hal alır. Hep daha fazlasını isteriz; daha fazla para, daha fazla başarı, daha fazla eşya... Oysa mutluluk, sahip olduklarımızı fark etmekten ve şükretmekten geçer.

Eşeğin kuyudan çıkarken yaptığı en önemli şey, kendine odaklanmaktır. Sırtına düşen toprağı yük etmez, onu bir basamağa çevirir. İnsan da hayatında basit yaşadığında, kendini bu kadar yük altında hissetmez. Basit bir yaşam, daha az yük, daha az karmaşa ve daha fazla huzur demektir.

Şükretmek, hayatın bize sunduğu güzelliklerin farkına varmaktır. Sahip olduklarımızın kıymetini bilmek, kuyunun karanlığını aydınlatan bir ışık gibidir. Basit yaşamak, mutluluğun kapısını açar.

Hayatın en büyük sırlarından biri, verdikçe çoğalmaktır. Maddi ya da manevi ne verirsek verelim, paylaşmak ruhumuzu besler. Vermek, kuyunun dibindeki karanlığı aydınlatan bir ışık gibi, hem bizi hem de çevremizi iyileştirir.

Ama vermek kadar, daha az beklemek de önemlidir. Beklenti, genelde hayal kırıklığını beraberinde getirir. İnsan, yaptığı iyiliklerden, emeğinden, sevgisinden bir karşılık beklediğinde, kuyunun karanlığına bir adım daha yaklaşır. Oysa daha az beklentiyle yaşamak, insanı özgürleştirir.

Hikâyedeki eşek, üzerindeki toprak yükünü silkeledi ve kendine bir yol yaptı. Biz de aynı şeyi yapabiliriz. Her zorluk bir öğretmendir; her başarısızlık bir basamaktır. Önemli olan, kuyunun dibinde kalmayı mı seçeceğiz, yoksa silkelenip yukarı çıkmayı mı?

Hayat, üzerine gelen zorlukları fırsata çevirebilenleri ödüllendirir. Kuyudan çıkmak, kararlılık, inanç ve azim gerektirir. Ama unutmayın, her yolculuk bir adımla başlar. Kuyunun dibinde bile olsak, silkelenerek bir adım daha yukarı çıkabiliriz.

Mutluluğun ve başarının sırrı, hayatın getirdiği yükleri fırsata çevirmekten geçer. İşte size hayatın kuyusundan çıkmanın 5 basit kuralı:

  1. Affedin. Kalbinizi nefretten arındırın. Nefret, kuyunun dibinde bir ağırlıktır.
  2. Endişelerden kurtulun. Çoğu gerçekleşmeyen senaryolara odaklanarak bugününüzü mahvetmeyin.
  3. Basit yaşayın. Hayatın tadını, karmaşadan uzak bir şekilde çıkarın.
  4. Daha çok verin. Paylaştıkça, ruhunuz zenginleşir.
  5. Daha az bekleyin. Beklentiler azaldıkça hayal kırıklıkları da azalır.

Hayatın kuyusunda mahsur kaldığınızı hissettiğinizde, hatırlayın: Üzerinize gelen toprağı silkeler ve onu bir basamağa çevirirseniz, en derin kuyulardan bile çıkabilirsiniz. Hayatın yollarında yürümekten asla vazgeçmeyin.

Erol Kekeç/16 Nisan 20-2009/Çengelköy

09 Perşembe/Çengelköy

14 Kasım 2024 Perşembe

Bu Hayatta Dimdik Duracaksın (Babamın Vasiyeti)

"Biliyor musun," derdi babam, "hayat seni köşeye sıkıştıracak, gün gelecek dizlerin titreyerek doğrulacaksın. İşte o zaman ne kadar güçlü olduğunu göreceksin." O her zaman dürüstlüğü savundu, ama dürüstlük ona göre süslü sözlerde değil, eylemlerindeydi. "Ne kadar söz verirsen ver, asıl önemlisi verdiğin sözü ne pahasına olursa olsun tutmaktır," derdi. Bu, babamın hayat felsefesiydi. Söz bir kere verilir, o söz yere düşerse sen de düşersin. O yüzden söz verirken dikkatli ol, ama verdiysen tutmamak diye bir seçeneğin yok.

Babamın duruşu, pek çok kişinin alışık olduğu türden değildi. Öyle kalabalıkların içinde konuşma yapmazdı; ama ne derse kulağında çınlardı. “Eğer adil olacaksan, adalet senin sadece sözlerinde değil, adımlarında, bakışlarında olacak,” derdi. Bir tartıda olsan, iki kefesi bile tartacak kadar hassastı onun adalet anlayışı. "Küçük şeylere göz yumarsan, gün gelir büyük haksızlıklara boyun eğersin."

Her şeyde umudu bulur, umutsuzluğa kapıldığımda gözleriyle yüreğimi kaldırırdı. "Her karanlık biter," derdi, "yeter ki kalbindeki ışığı söndürme." Babam için umut, sözde kalan bir şey değil, kollarıyla hayata sarılmak gibiydi. "Bazen her şey yolunda gitmez, bazen kaybedersin, ama vazgeçmek diye bir şey yok," diye hatırlatırdı. Hayatın zorlukları karşısında dimdik dururdu; onun için cesaret, korkuyu inkar etmek değil, korkuya rağmen ilerlemekti.

Bir gün, sokakta aç dolaşan bir çocuk gördük. Hiç düşünmeden, “Yardım etmek zorunda değilsin ama insan olmak zorundasın,” dedi. “İnsanlık,” derdi, “başkasının derdine ortak olmaktır. Bu hayatta birinin sırtına yük olmadan, onun yükünü sırtlayabiliyorsan, işte o zaman insan gibi yaşarsın.” Başkasına el uzatmak onun için bir yük değil, bir görevdi. "Elini uzat ki bir gün sana da uzanan eller bulabilesin." Bunu söylerken gözleri hep uzaklara dalardı, sanki o anın ötesine, derin bir anlam arayışına kapılırdı.

Babam için din; ibadet etmekten ibaret değildi. O, her adımda doğruluk, her bakışta dürüstlük ve her sözde güven demekti. "İbadetin gerçekliği, kalptedir," derdi. "Kalbin temiz değilse, dilinle dualar etmenin kimseye faydası yok." Ona göre ibadet; el açmak değil, aç olanın elinden tutmaktı. Ne zaman biri hakkında konuşmaya kalksak, “Otur düşün, önce kendine bak,” derdi. "Başkasının hatasını görmeden önce kendi eksiklerini tamamlarsan, işte o zaman gerçek insansın."

Zenginliği, hiçbir zaman malda, mülkten saymazdı. “Gerçek zenginlik,” derdi, “sofrana oturduğunda sevdiğin insanları görebilmek.” Her zaman sade bir hayatı tercih etti, israfı, gösterişi sevmezdi. “Gösteriş senin insanlığını saklar, ruhunu soyar,” diyerek sade bir yaşamın huzurunu savunurdu. Onun gözünde dünyadaki en değerli şey, bir insanın başını huzurla yastığa koyabilmesiydi. "Vicdanını rahat bırakmadıysan, bütün dünya senin olsa neye yarar?"

Babamın anlattığı en önemli derslerden biri, kendi çıkarların için başkalarının sırtına basmamaktı. “Kendi çıkarın için başkasının canını yakıyorsan, o çıkar eninde sonunda seni de yakar,” derdi. Çıkar peşinde koşanların sonunun huzursuzluk olduğuna inanırdı. “Senin olmayanı isteme, gönlün ferah olsun,” derdi.

Geleceğe dair büyük umutları vardı, ama bunlar kendi geleceğiyle sınırlı değildi. Çocuklara, gençlere her zaman özel bir ilgisi olurdu. “Gençler, geleceğin pusulasıdır. Onlara değer ver, onlara yol göster, ama yolda ilerlemelerine engel olma,” derdi. Bizi sık sık adaleti savunan, doğruyu gösteren bireyler olmaya teşvik ederdi. Ona göre, her genç bir ağaç gibi yetiştirilmeliydi; kökleri sağlam, dalları göğe uzanacak kadar cesur.

Babama göre, insan her gün bir şeyler öğrenmeli, öğrendikçe büyümeliydi. “Bilgi olmadan yüreğin dolmaz, sadece dünyada boş bir yer kaplarsın,” derdi. Öğrenmeyi yaşam boyu bir serüven olarak görürdü; okuduğu her kitapta, dinlediği her sohbette bir parça kendini bulur, geliştirmeye çabalardı. Ona göre insanın gerçek serveti bilgiydi.

Son olarak, bana şu sözünü asla unutturmamıştı: “Bir gün ardında ne bırakacağını düşün. Paranın, malın, makamın hiçbir önemi yok. Gerçek miras, ardında bıraktığın temiz bir isimdir.” Bu sözle, bir ömrün nasıl dolu dolu yaşanması gerektiğini anlatırdı. Babam bu dünyaya sadece var olmak için değil, iz bırakmak için gelmişti. Ve bizler, onun izini sürdükçe, adımlarımızda onun bıraktığı değerleri yaşatmaya devam edeceğiz.Ona ve tüm iyi insan olan geçmişlerimize rahmet diliyorum mekanları cennet olsun...

Erol Kekeç/10.03.2024/Sancaktepe/İST

13 Kasım 2024 Çarşamba

Köprünün Ortasında Sevgi Evi ve Medeniyet Masalı



Şimdi anlatacağım hikaye, “ilerlemiş” bir medeniyete, yüksek ahlak anlayışına sahip bir topluma ait değildir elbette. Hayır, yanlış anlaşılmasın, bizler gibi medeni, bilinçli, özgür bireyler barındıran bir halktan değil, daha çok geçmişte kalmış, sıradan, kendine özgü bir düzende yaşayan bir toplumdan söz ediyorum. Sözde liderleri sayesinde her bir ferdi mutlu mesut, güya halkın çıkarına alınan kararlarla refaha ulaşmış bir toplum... Ama gelin görün ki, hikaye derinleşiyor ve ne anlatırsak anlatalım, masal bittiğinde bu "medeniyetin" gölgesinde bir şeyler su yüzüne çıkıyor.

Bir varmış, bir yokmuş, eski çağlarda halkı mutlu etmenin en büyük marifet sayıldığı dönemlerde bir kral yaşarmış. Bu kral, vergi konusuna pek meraklıymış, bir şeyden kazanamıyorsa o şeyin değersiz olduğunu düşünürmüş. Şehri ikiye bölen ve halkın neredeyse her gün geçmek zorunda olduğu devasa bir köprü varmış; nehir akarmış da, halk karşıya geçmek için bu köprüye mecburmuş. Tabii ki kral, halka olan “merhametinden” dolayı, köprünün iki ucuna gişeler kurmuş. Ne zaman biri köprüden geçse, önce girişte, sonra çıkışta vergi ödermiş. Öyle ki halk, hem kendini hem geçim kaynaklarını bu köprüye adamış neredeyse. Kralın adamları her gün halkın arasına gider, halktan memnuniyetlerini sorarlarmış. Tabii ki cevap her zaman “Çok memnunuz!” olurmuş. Halkın içine öyle bir korku salınmış ki, kimse karşı çıkmak istemezmiş. Ne de olsa "halka hizmet, Hakk’a hizmettir," değil mi?

Kral bir gün, halkının bu sessizliğini fırsat bilmiş ve kendi kendine düşünmüş: “Madem halkım mutlu, madem herkes itaat ediyor, neden bir güzellik daha eklemeyelim? Şu köprünün tam ortasına bir ‘Sevgi Evi’ yapın. Bu eve gelenler, en güzel şekilde karşılansın, ağırlansın, hoş vakit geçirip çıkışta vergisini ödeyip yoluna devam etsin. Halka hizmette sınır tanımıyoruz, hizmetin de vergisi olur, değil mi?” Ve tabii ki kralın dediği yapılmış; köprünün tam ortasında bu ‘Sevgi Evi’ kurulmuş. Halk geçerken önce giriş vergisini ödüyor, sonra köprünün ortasındaki bu eve uğruyor, hizmetin tadını çıkarıyor, sonra da çıkış vergisini ödeyip işine gücüne bakıyormuş.

Hikaye buraya kadar gayet hoş, kral “halkın lideri” olmaktan oldukça memnun. Ama bir gün, bu halkın gerçek anlamda ne düşündüğünü merak etmiş ve meydanda halkı toplamış: “Ey halkım! Görüyorsunuz, size en iyisini sunmak için çalışıyoruz. Eksiğimiz var mı, bir kusur işledik mi? Söyleyin ki daha iyi hizmet edelim.” Derken, yüzlerce insanın arasından tek bir kişi parmağını kaldırmış ve şöyle demiş: “Kralım, o köprünün ortasındaki Sevgi Evi’ne girmek için çok sıra bekliyoruz. Biraz daha çalışan koysanız olmaz mı?”

Kral bu yanıttan memnun kalmış; halkında bir kusur, bir memnuniyetsizlik yok, demek ki her şey yolunda! Fakat zamanla, krallığı modern çağların ihtiyaçlarına göre uyarlamak gerektiğine inanarak, hizmete bir vergi daha eklemeyi ihmal etmemiş. Her geleni önce selamlıyor, sonra vergilendiriyormuş.

Şimdi, bu hikayenin geçmişte kaldığını söyleyebiliriz belki, ama bir dönüp baktığımızda köprü gişelerinden geçerken iki kez ücret ödemenin tanıdık geldiğini kim yalanlayabilir? Bir yerlerde, yollarda, köprülerde, su faturalarında, halkın yaşamına dokunan her küçük “güzellikte” böyle bir masal gizli değil mi?

Mesela bugün İstanbul gibi devasa bir metropolde su faturasının iki ayrı kalemden oluşması; temiz su ve atık su bedellerinin ayrı ayrı alınması… Her ay elimize ulaşan bu faturalar, bir devlete mi yoksa her fırsatta halkını soyan bir masal karakterine mi hizmet ettiğini merak ettirmiyor mu? İşte tam bu noktada, halk “seçim” adı verilen bir süreçte başka bir figürü alkışlayarak sahneye çıkarmakta gecikmiyor, çünkü bizde “gelen gideni aratır” anlayışı pek revaçtadır. Gidenin arkasından bayrak sallanır, yenisi şakşaklarla karşılanır.

Evet, bizler büyük hedeflere, ileri medeniyet seviyelerine ulaşmayı amaçlayan bir milletiz, kendi hür irademizle liderlerimizi seçeriz. Ancak gelin görün ki her köşede halka hizmet etmek adı altında kurulan kurumlar, halkın cebindeki üç kuruşu almakta pek mahirdir. Toplu taşıma ücreti deseniz, cüzdanlar delik deşik; kredi kartı komisyonları deseniz, halkın sırtında bir kambur. Bir yandan halkına her daim adalet vaadinde bulunan “liderler” görüyoruz, diğer yandan su faturasında bile “atık su bedeli” gibi tuhaf kalemler çıkaran kurumları. İşin daha ilginci, bu kalemlerin her yıl daha da kabarması. Halka sunulan “temiz suyun” her damlası, vergilerle süslenmiş bir su masalı gibi.

Bugünün medeniyeti, “Sevgi Evi” misali, vatandaşı önce hoş karşılıyor, sonra adım adım soyuyor ve ardından onu yine kendi cebindeki parayla ödüllendiriyor. Peki, halk ne yapıyor? Elbette sessiz kalıyor, çünkü bu hikayenin içinde ses çıkarmak yasaktır. Sessizlik, bu çağda da altın değerinde; yeter ki alkışlayacak bir figür bulunsun.

Ne dersiniz, belki de medeniyet denen şey sadece “köprünün ortasında açılan Sevgi Evi” gibi bir yanılsamadır? Evet, dünya değişiyor, sistemler modernleşiyor, ama bir şeyler hiç değişmiyor: Halkın sırtından geçinmenin ve ona hizmet adı altında vergi üstüne vergi bindirmenin değişmez yasası. “Köprünün Ortasında Sevgi Evi ve Medeniyet Masalı” belki bir gün tarih olur, ama bugün değil.

Bahadır Hataylı/08.11.2024/Sancaktepe/İST

Bir Kese Altın Bir Kese Ders


Günlerden bir gün, modern bir Anadolu kasabasında topluluk bir dizi konferans ve konuşma dizisi düzenlemeye karar verir. Ancak istedikleri yalnızca sıradan bir vaaz değildir; topluma değer kazandıracak, özverili, ders verici bir konuşma arayışındadırlar. Konuşmacının güvenilir biri olması ve söyledikleriyle insanlara dokunması gerekmektedir. Aklına hemen eski, geleneksel bir fikir gelir: Tıpkı eskiden olduğu gibi, Nasrettin Hoca gibi nüktedan bir âlim getirmek. Konuştukça düşündüren, düşündürdükçe güldüren birini.

Kasaba halkı, son yıllarda toplumda iyiden iyiye değişmeye başlayan değer yargılarından, artan bireysellikten, bencillik ve maddecilikten rahatsız olmuş durumdadır. Bir dizi konferans ve sohbet düzenleyerek halkı bu konularda bilinçlendirme kararı alırlar. Ancak sıradan konuşmalarla yetinmek istemezler; halkı derinlemesine düşündürecek, içine işleyip uzun süre etkisini sürdürecek bir söz ustasına ihtiyaç vardır.

Kasabanın akil insanlarından Halil Bey, geçmişten beri halkın en çok saygı duyduğu, dinlemeyi sevdiği, derin bir bilgi ve mizah anlayışına sahip Hasan Efendi’yi önerir. Hasan Efendi, geleneksel halk bilgeliğini modern çağın sorunlarıyla buluşturmayı başaran, nüktedan ve düşündürücü bir insandır. Söyleyeceği her söz ince bir mizah taşır, ama aynı zamanda bu sözler içinde halkın ruhuna dokunan, onun dikkatini çeken derin bir anlam barındırır. Tıpkı eski Nasrettin Hoca fıkralarında olduğu gibi…

Kasaba halkı heyecanla Hasan Efendi’yi çağırmak için yola koyulur. Kendisine ulaştıklarında, Hasan Efendi bir süre sessiz kalır ve gözlerini kasabanın meydanında toplanmış kalabalığın üzerinde gezdirir. Sessizliğin sonunda gülümseyerek şu cevabı verir:

"Elbette gelirim, ancak sizden bir şartım var."

Herkes pür dikkat kesilir. Hasan Efendi’nin beklenmedik bir talebi olması, kalabalık arasında şaşkın bakışmalara neden olur. Hoca ise ciddi bir tavırla devam eder:

"Konuşmam için bana bir kese altın vermeniz gerekecek," der ve ekler, "aksi takdirde ben burada durmam, hemen köyü terk ederim."

Kasabadaki herkes şaşkınlık içinde birbirine bakar. Normalde Hasan Efendi'nin böylesine dünyevi bir beklenti içinde olması beklenmez. Kimi kasaba sakini bu talebi ciddiye almaz, kimisi ise alınır. Aralarından bazıları fısıldaşır: “Bunca yıldır köylüyü, kasabalıyı nasihatlerle büyüten Hasan Efendi, bir kese altına mı ihtiyaç duyuyor?” Fakat hocanın kararlı bakışları, herkesi çaresizce onun şartını kabul etmeye ikna eder. Kasabanın ileri gelenleri ve diğerleri ellerinden ne geliyorsa verir; kimisi birkaç gümüş çıkarır, kimisi eski bir altın lira ekler, derken, nihayet bir kese dolusu altın Hasan Efendi’ye teslim edilir.

Hasan Efendi, eline aldığı altın kesesini ağır ağır tartar gibi yaparak bakar, sonra sakince beline bağlayıp halkın karşısına geçer. Öyle bir ciddiyetle sessizliği bozar ki, kalabalık tam bir dikkat içinde ona kilitlenmiştir. Toplanan altınların etkisiyle herkes, hayatında belki de hiç olmadığı kadar dikkat kesilmiş, her kelimesini duymak için beklemektedir.

“Beni buraya getirdiniz, belki Nasrettin Hoca misali birkaç mizah yapıp sizleri güldürmemi istiyorsunuz. Ama bugün çok daha önemli bir meseleyi konuşmamız gerektiğine inanıyorum,” diye söze başlar.

Bir an durup cemaati süzer. Ardından, toplumun son yıllarda nasıl değiştiğinden, değerlerin nasıl erozyona uğradığından bahsetmeye başlar.

“Eskiden para insanların elinin kiriydi, kıymeti vardı ama başımızda taşımazdık,” der Hoca. “Paraya sahip olmaktı mesele, paraya sahip olmanın bizi sahiplenmesine izin vermek değil. Şimdi bakıyorum da, artık insanlar parayı kendilerini ve birbirlerini değerlendirmek için kullanır olmuş. İnsanlar komşusunun insaniyetini, dostluğunu, kardeşliğini unutur hale geldi.”

Kalabalık, hocanın sözlerinin altındaki derin anlamı fark ettikçe, kimileri mahcup bir şekilde başını eğer, kimileri de fark etmeden kendi cebinde sakladığı birkaç bozuk paraya dokunur. Hoca ise farkındadır; onun anlatmak istediği, toplumun her kesiminde var olan, paranın insan üzerindeki derin etkisidir.

Hasan Efendi konuşmasına devam ederken birden sesini alçaltır, halkın dikkatini tamamen kendine çekmek için yavaş bir sesle şunları söyler:

“Bu kesedeki altını vermezseniz konuşmam demiştim ya, aslında bu şartı koymamın sebebi şu: Çoğunuz bu altınlar toplanırken ne kadar versem diye hesap yaptınız, kimisi cimri davranıp elindeki parayı sakladı, kimisi gönülsüzce verdi, kimisi ise hiç düşünmeden katkıda bulundu. Ama işin özü şu ki, her biriniz bir değer biçti bu vaaza, tıpkı hayatınızdaki çoğu şeye biçtiğiniz gibi...”

Bu sözler kasaba halkı arasında hafif bir tedirginlik yaratır. Çünkü herkes, Hasan Efendi’nin de dediği gibi bir düşünceye kapılmıştır; bu vaazın gerçekten değeri nedir? Bu, yalnızca bir öğüt müdür, yoksa kendilerine hayatlarına yön verecek bir ders midir?

“Parayı bir araç olarak kullanırken bile ona gereğinden fazla değer vermeye başladık. Paranın olduğu yerde, konuşmaların bile sesi değişir, söylenenler farklılaşır. Eskiden bir elin verdiğini diğer el görmezdi, şimdi ise bir elin verdiğini tüm kasaba görmeden gönlümüz rahat etmiyor,” diye ekler Hoca, ciddi ama ince bir tebessümle.

Cuma namazının ardından Hasan Efendi, konuşmasını tamamladığında halkın içinden bir alkış dalgası yükselir. Onun sözleri, yalnızca eğlenceli değil, aynı zamanda düşündürücü ve ders niteliğindedir. Hoca, kasabanın her kesimine hitap edecek şekilde, altının getirdiği yanlış değer yargılarını ustalıkla ele almıştır.

Namazdan sonra Hasan Efendi, belindeki kese dolusu altını çözer ve kasabanın ileri gelenlerine iade etmek üzere uzatır. Kalabalık şaşkınlık içindedir; Hoca’nın bu keseyi gerçekten alıp almayacağı hakkında çeşitli söylentiler çıkmıştır ama o, altını olduğu gibi geri verir.

İçlerinden biri dayanamayıp sorar:

"Hasan Efendi, madem geri verecektin neden istedin bu altını?"

Hasan Efendi, derin bir nefes alır ve şöyle yanıt verir:

“İlk sebebi açıktır, hepiniz beni dikkatle dinlediniz. Bu konuşmayı karşılıksız yapsaydım, yarınız duyar, öbür yarınız dağılırdı. Oysa ödediğiniz bedel sayesinde, her sözüm size değerli geldi. Kıymet verilmeyen bir söz, çoğu zaman lafta kalır; ama bedel ödediğiniz şey aklınızda iz bırakır. İkinci sebebe gelince, keseyi alınca konuşmalarımda nasıl bir değişiklik olduğuna dikkat ettiniz mi? İşte para da, her insanın hayatında bu etkiyi yapar. Eline biraz altın geçti mi, bir başkası gibi konuşur, davranır insan. Bu yüzden size hem paranın cazibesini, hem de ne kadar dikkatli olunması gerektiğini göstermek istedim.”

Kasaba halkı derin düşüncelere dalar. Bu iki basit ders, Hasan Efendi'nin zekice kurguladığı bir yol gösterici olarak tüm kasaba halkının zihinlerinde yankılanır. Hoca’nın anlattıkları sayesinde, altın kesesi yalnızca bir nesne değil, onların hayatlarına bir ayna tutan bir araç haline gelir.

Hasan Efendi kasabadan ayrıldıktan sonra halk, onun sözlerini uzun süre unutamaz. Bu konuşma her biri üzerinde derin bir iz bırakmıştır. Kimi, kendine ve çevresine karşı tutumunu yeniden gözden geçirir; kimi paraya olan aşırı bağlılığını, bencilliğini sorgular. Altının yalnızca bir araç olması gerektiğini, fakat bu aracın zaman içinde hayatlarının merkezine yerleşmiş olduğunu fark ederler.

Kasabada ufak ufak değişimler olmaya başlar. Eskiden yalnızca kendi kazancını düşünen tüccar, artık fakir komşularını da düşünmeye başlar; gençler, yalnızca cebindeki para kadar değer gördüklerini anlayınca para kazanma hırsını bir kenara bırakır, gerçek dostlukları aramaya yönelirler. Kasabada yavaş yavaş yardımlaşma ruhu yeniden canlanır.

Hasan Efendi’nin altını geri vermesi, onların gözünde altının bir değeri olmadığını değil, altının değer ölçüsü olmaması gerektiğini anlamalarını sağlamıştır. Artık her biri, hayatlarında karşılarına çıkan her durumda, “Bu davranışı yaparken gerçekten içten miyim, yoksa cebimdekiyle mi konuşuyorum?” sorusunu kendilerine sorar hale gelmiştir.

Erol Kekeç/10.11.2024/Sancaktepe/İST

Gazze İçin Bir Çığlık

Kalbinizde bir parça vicdan varsa, Gazzeli kardeşlerinize yardım etme zamanıdır; zira yarına ertelenen vicdan, vicdan değildir.

Ey insanlık! Gazze, yüreğimizde bir yara, sessiz bir çığlık, göz ardı edilen bir acıdır. Ne kadar konuşulsa, ne kadar yazılsa da duyulmayan, derin bir sancıdır. Bombaların ardında kül olan hayatlar, çökertilen umutlar, çocukların gözlerinde yarına dair hiçbir ışıltı bırakmayan korku… Tüm bunlar sadece Gazze halkının değil, insanlığın utancı, kaybedilmiş vicdanların suretidir.

Her gün yeni bir şafak kanla doğuyor o topraklarda. Çocukların kahkahaları yerini çığlıklara bırakmış, annelerin gözyaşları her gün biraz daha ağırlaşmış. Gazze, küçücük bir toprak parçasında direnen bir halkın sessiz çığlığıdır. Ya siz? O halkın acılarına sırtınızı dönüp geçmek mi vicdanınıza yakışan?

Orada her annenin gözyaşlarında bir çocuğun hatırası var, her çocuğun hayallerinde bombalar tarafından paramparça edilmiş bir gelecek… Her biri yarım kalmış, bir anıya dönüşmüş hayatlar. Çocuklarını her gün ölümü bilerek büyütmeye çalışan o annelere dönüp bakabiliyor musunuz?

Kendi çocuklarımız güvenle uyurken, orada her patlayan bomba bir çocuğun rüyasını karartıyor. Bir yetim daha, bir hayat daha eksiliyor. Yarın o hayatları hatırlayıp kendinize sorabilecek misiniz: “Ben ne yaptım?”

Dünyanın dört bir yanında dudaklar mühürlenmişken, Gazze’nin çığlıkları yankılanıyor. Bu sessizlik zulme sessiz bir ortaklık değil de nedir? Siz de mi o suskunların arasındasınız, yoksa sessizliği yırtıp ses olmayı seçenlerden mi olacaksınız?

Gazze’ye el uzatmak, yalnızca bir insani sorumluluk değil; insanlığımızı, vicdanımızı yeniden bulmak demektir. Gazze için atan bir kalp, dünya için atan bir kalptir. Bu dünyayı daha yaşanır kılmanın tek yolu, o kalbi genişletmekten geçer.

Kalbinizde bir parça vicdan varsa, Gazzeli kardeşlerinize yardım etme zamanıdır; zira yarına ertelenen vicdan, vicdan değildir.

Bahadır Hataylı/12.11.2024/Namazgah/İST

10 Kasım 2024 Pazar

Allah'tan korkup sakının

 Haşr Suresi 18. ayet, müminleri Allah'ı hatırlamaya ve ahirete hazırlık olarak eylemlerini incelemeye çağıran doğrudan ve ikna edici bir iç gözlem çağrısıdır. Ayet bize "yarın", Kıyamet Günü için ne gönderdiğimizi sürekli olarak değerlendirmemiz ve ilahi rehberliğe uygun bir hayat sürmemiz gerektiğini hatırlatır. Sorumluluk, ahlaki bilinç ve öngörüyü vurgular; bunlar yalnızca bireysel kurtuluş için değil aynı zamanda toplumun genel sağlığı ve refahı için de gerekli olan niteliklerdir. Bir toplum topluca bu hatırlatmaları ihmal ettiğinde, iç gözlemin, sorumluluk ve manevi sorumluluğun önemini unuttuğunda, sonuçlar derin ve kapsamlıdır. Bu farkındalık çağrısını görmezden gelmenin sonuçlarını ve böyle bir ihmalin bir toplum içinde ahlaki çöküş, toplumsal parçalanma ve varoluşsal kriz döngüsüne nasıl yol açtığını görürüz...

Ayet, her bir kişiden geleceğe ne gönderdiğine dikkatlice bakmasını, her eylemden, her karardan ve her sonuçtan sorumlu olmasını ister. İnsanlar bu ilahi emri unutup eylemlerinin ağırlığını düşünmeyi başaramadıklarında, toplumdaki sorumluluk kaybolur. Başkalarına, gelecek nesillere ve hatta kendine karşı sorumluluk duygusu zayıflar ve bu da ahlaki bir boşluğa yol açar.

Böyle bir toplumda, bireyler davranışlarını yönlendiren daha yüksek bir amaç veya sorumluluk görmedikleri için suçluluk veya pişmanlık hissetmeden giderek daha fazla etik olmayan uygulamalara girebilirler. Hesap verebilirlik olmadan, insanlar ikinci bir düşünce olmadan başkalarından yararlandıkça yolsuzluk yayılır. Böyle bir toplumdaki liderler, topluma hizmet etmek yerine kişisel kazanç için kaynakları sömürerek güçlerini kötüye kullanabilirler. Sıradan vatandaşlar, eylemlerinin sonuçlarını düşünme görevi hissetmedikleri için ahlaki değerleri göz ardı edebilir, sahtekârlık, aldatma ve bencillik yapabilirler. Zamanla bu, sağlıklı ve adil bir toplumun temeli olan güveni, dürüstlüğü ve karşılıklı saygıyı aşındırır.

Ayetteki temel mesaj, "yarın", yani ahiret için plan yapmanın önemidir. Ancak, bu öngörü ihmal edildiğinde, bir toplum anlık, kısa vadeli kazançlarla tüketilir. İnsanlar yalnızca arzularını yerine getirmeye, maddi zenginliğin peşinden koşmaya ve anında tatmin elde etmeye odaklanır ve eylemlerinin uzun vadeli sonuçlarını göz ardı eder.

Şimdiki zamana yapılan bu vurgu, tüketimcilik ve materyalizm tarafından yönlendirilen bir toplum yaratır. İnsanlar başarıyı ve mutluluğu karakter, dürüstlük veya ruhsal gelişim yerine zenginlik, mal varlığı ve sosyal statü ile ölçer. Bu, insanların kendilerini sürekli başkalarıyla karşılaştırmasıyla artan rekabete, kıskançlığa ve kızgınlığa yol açar. Toplumun kolektif değerleri bencilliğe, açgözlülüğe ve başkalarının refahına aldırış etmemeye doğru kayar.

İnsanlar servet ve statü biriktirmekle daha fazla ilgilendikçe, eşitsizlik ve toplumsal adaletsizlik büyüyor. Zenginler daha da zenginleşirken, fakirler ve savunmasızlar mücadele etmeye terk ediliyor ve bu da kızgınlık ve düşmanlık yaratan keskin bir bölünme yaratıyor. Bu öngörüsüzlük ve ahiret kaygısı toplumu bencilliğe itiyor, toplumsal bağları ve şefkati zayıflatıyor.

Ayetin Allah'ın varlığının farkında olma çağrısına kulak vermeyen bir toplum ruhsal olarak boş kalır. Allah'a bağlanma duygusu olmadan, insanlar inanç ve farkındalıktan gelen içsel huzuru ve dinginliği kaybederler. Geçici, dünyevi şeylerde anlam ve tatmin ararken kaygı, stres ve sürekli bir tatminsizlik duygusuyla tüketilirler.

Bu ruhsal boşluk, bireyleri genellikle yıkıcı davranışlarda bulunmaya, boşluğu sağlıksız yollarla doldurmaya çalışmaya yönlendirir. Bazıları bağımlılıklara, aşırıya kaçmaya veya pervasız davranışlara yönelebilir, dikkat dağıtıcı şeylerde teselli arayabilir. Diğerleri depresyona girebilir veya umutsuzluğa kapılabilir, hayatın anlamsız olduğunu hissedebilir. Daha yüksek bir amacın veya ruhsal tatminin yokluğu, onları zihinsel ve duygusal mücadelelere karşı savunmasız bırakır ve bu da hem bireyler hem de toplumun tamamı üzerinde yıkıcı etkilere sahip olabilir.

Maneviyat ihmal edildiğinde, aile ve toplum bağları da zayıflar. Dini uygulamalar ve öğretiler, insanları birbirine bağlamada, şefkati, anlayışı ve karşılıklı desteği teşvik etmede önemli bir rol oynar. Bunlar olmadan, aileler ve toplumlar hayatın zorluklarıyla yüzleşmek için gereken uyum ve destekten yoksun kalır ve bu da izolasyona ve yalnızlığa yol açar.

Allah'ı unutmanın sonuçlarından biri de adalet ve şefkatin kaybıdır. İnsanlar Allah'ın varlığının ve rehberliğinin farkında olmadıklarında, başkalarının ihtiyaçlarını görmezden gelmeye ve yalnızca kendi arzularına ve hırslarına odaklanmaya daha yatkın hale gelirler. Bu empati eksikliği, bireylerin adalet ve eşitlikten çok kişisel kazanımı önceliklendirdiği, adaletsizliğin hüküm sürdüğü bir toplum yaratır.

İslam'da temel bir ilke olan adalet, Allah'ı unutmuş bir toplumda sonradan akla gelen bir şey haline gelir. İnsanlar başkalarından faydalanabilir, savunmasızları sömürebilir ve yoksulların ve ihtiyaç sahiplerinin haklarını ihmal edebilir. Liderler adaleti sağlamada başarısız olabilir, güçlüleri kayırabilir ve ihtiyaç sahiplerinin çığlıklarını görmezden gelebilir. Bu adaletsizlik, insanlar iktidardakiler tarafından ihanete uğramış hissettikçe kızgınlık, öfke ve toplumsal huzursuzluğa yol açar.

Merhamet de böyle bir toplumda kaybolur. İnsanlar Allah'tan koptuklarında, başkalarını önemsemeye veya nezaket ve cömertlik göstermeye daha az eğilimlidirler. İnsanlar daha bencil hale geldikçe hayırseverlik, toplum hizmeti ve empati eylemleri azalır. Merhamet eksikliği, zayıfların acı çektiği ve güçlülerin onların pahasına geliştiği sert ve affedici olmayan bir ortam yaratır.

İslam, insanlığın Dünya'nın bakımıyla emanet edildiğini ve bu sorumluluğun Allah'a olan sorumluluğumuzun bir parçası olduğunu öğretir. Ancak, bir toplum Allah'ı unutup hesap verebilirlik kavramını göz ardı ettiğinde, çevresel sorumluluk da kaybolur. İnsanlar, çevresel sürdürülebilirlikten ziyade ekonomik büyümeye ve kişisel kazanıma öncelik verdikleri için, sonuçları düşünmeden doğal kaynakları sömürebilirler.

Bu ihmal, yalnızca gezegene zarar vermekle kalmayıp aynı zamanda gelecek nesillerin refahını da tehlikeye atan çevresel bozulmaya, kirliliğe ve kaynakların tükenmesine yol açar. Allah'a ve gelecek nesillere karşı sorumluluk duygusu olmadan, insanlar çevreye zarar veren, iklim değişikliğine, biyolojik çeşitliliğin kaybına ve ekolojik dengesizliklere katkıda bulunan faaliyetlerde bulunurlar. Bu çevresel krizler sonunda herkesi etkiler, yiyecek ve su kıtlığına, doğal afetlere ve sağlık sorunlarına neden olur.

Ayetin iç gözlem ve öngörüye yaptığı vurgu, hem dünyevi hem de manevi bilgi aramanın önemiyle örtüşmektedir. Ancak bir toplum Allah'tan uzaklaştığında, bilgi ve bilgelik arayışında genellikle bir gerileme olur. İnsanlar hayatın daha derin amacını anlamaya olan ilgilerini kaybedebilir, yalnızca yüzeysel hedeflere ve başarılara odaklanabilirler.

Bilgideki bu düşüş, okullar ve kurumlar ahlaki ve etik gelişimden ziyade maddi başarıyı önceliklendirdikçe eğitim sistemlerini etkiler. Eğitim, amaç ve sorumluluk duygusuna sahip çok yönlü bireyler yetiştirmek yerine işçi ve tüketici üretmeye odaklanır. Sonuç olarak toplum, becerikli ancak bilgelik, şefkat ve dürüstlükten yoksun bireyler üretir.

Manevi ve ahlaki eğitim eksikliği, insanların etik kararlar almaya veya hayatın zorluklarıyla sabır ve anlayışla başa çıkmaya donanımlı olmaması nedeniyle sosyal sorunları daha da kötüleştirir. Bu entelektüel durgunluk, yenilikçiliği, yaratıcılığı ve eleştirel düşünmeyi engelleyerek toplumun ilerleme ve gelişme potansiyelini sınırlar.

Kuran, Allah'ı unutan ve O'nun rehberliğini ihmal eden toplumların sonuçlarla karşılaşacağı konusunda uyarır. Geçmişte itaatsizlikleri nedeniyle yok edilen milletlerin hikayeleri gibi tarihi örnekler, ilahi adaletin sonunda yanlış yapmaya devam edenleri yakalayacağını hatırlatır. Allah'ın emirlerini göz ardı eden ve adaleti, şefkati ve hesap verebilirliği desteklemeyen bir toplum zorluklarla, felaketlerle veya hatta çöküşle karşı karşıya kalabilir.

Bu sonuçlar çeşitli biçimlerde ortaya çıkabilir: ekonomik krizler, toplumsal huzursuzluk, doğal afetler veya iç çatışmalar. Bu tür olaylar, toplumu Allah'ın rehberliğine geri dönmeye çağıran birer uyanış çağrısı görevi görür. Ancak, görmezden gelinirse, bu ilahi adalet işaretleri kötüleşmeye devam edebilir ve toplumun sonunda çöküşüne yol açabilir.

Haşr Suresi 18. ayet, farkındalığın, hesap verebilirliğin ve öngörünün önemini güçlü bir şekilde hatırlatır. Bir toplum Allah'ı unuttuğunda, onu ayakta tutan ahlaki, manevi ve etik temeli kaybeder. Bu ihmalin sonuçları derindir ve hayatın her alanını etkiler: ahlak, adalet, şefkat, toplum, çevre ve eğitim.

Bu sonuçları önlemek için, bireylerin ve toplumun bir bütün olarak Allah'ı hatırlaması, eylemlerini sürekli olarak gözden geçirmesi ve adalet, şefkat ve sorumluluk değerlerini savunması esastır. Allah'ı anmayı hayatımızın merkezinde tutarak, yalnızca müreffeh ve adil değil, aynı zamanda ruhsal olarak tatmin olmuş ve huzurlu bir toplum oluşturabiliriz.

Bu ayet, bizi anlık arzuların ve kısa vadeli kazanımların ötesine bakmaya, eylemlerimizin  sonuçlarını düşünmeye ve Allah'ın hoşuna gidecek bir hayat yaşamaya çağırıyor. Bunu yaparken amacımızı yerine getiriyor, topluluklarımızı güçlendiriyor ve gelecek nesiller için adil, şefkatli ve sürdürülebilir bir dünyaya katkıda bulunuyoruz.

Bahadır Hataylı/Kasım-2024/Sancaktepe/İST

Uzaklarda Çok Yakında

Yusuf, günün ilk ışıkları henüz şehirdeki yüksek binaların üzerine düşmemişken uyandı. Evinin camından dışarı bakarken şehirdeki hareketliliğin başladığını hissetti; araba sesleri, koşuşturan insanlar, bir yerlere yetişme telaşıyla uyanan milyonlarca ruh. Yine de o, yatağında bir süre daha kaldı, gözlerini kapattı ve derin bir nefes aldı. Bugün farklı bir gün olacaktı; bugün, uzun zamandır içinde büyüttüğü fikri gerçeğe dönüştürmenin vaktiydi.

Şehir hayatının kendisini ne kadar yorduğunu, ruhunu ne denli körelttiğini düşündü. Her gün aynı saatlerde kalkmak, aynı yüzleri görmek, aynı telaşlarla koşmak, birbirine benzeyen cümlelerle geçen sayısız diyalog… "Yoksa yaşamak bu mu gerçekten?" diye sordu kendine. Bir an zihninde, çocukluğunda dedesiyle gittiği o uzak köy canlandı. Dedesi, onu sabah ezanıyla uyandırır, bahçede birlikte çalışırlardı. Ağaçları sulamak, toprağı elleriyle hissetmek, her seferinde huzur dolmasına yetiyordu. Ne zamandır bu hissi yaşamamıştı?

Artık kararını vermişti. Küçük bir köye gitme, orada kendine yeni bir hayat kurma fikri, zihninde parıldayan bir yıldız gibi duruyordu. Her şeyin daha basit, daha anlamlı ve huzurlu olduğu bir dünya istiyordu. Şehrin gürültüsünden, telaşından uzak; küçük bir bahçesi, sıcak dostlukları olan bir hayat.

Yusuf, işten ayrılma kararını düşündü. Son birkaç yıldır istemeyerek yaptığı işi bırakmak, ona büyük bir özgürlük hissi verecekti. Küçük bir köyde, belki küçük bir tarla satın alacak, belki bir ev inşa edecek, toprakla iç içe yaşayıp geçimini buradan sağlayacaktı. Kendi sebzelerini yetiştirecek, sabah kahvaltısında o sebzelerden yapılan yemekleri yiyecekti. Bu düşünceyle yüzüne bir gülümseme yayıldı.

Birkaç hafta içinde şehirdeki işini, evini, sahip olduğu fazla eşyaları geride bırakarak yola koyuldu. İlk durağı, çocukken dedesiyle gittiği o köy oldu. Zaman geçse de köyün sokakları, evlerin dokusu, bahçeler aynıydı. Ancak Yusuf, bu kez buraya geçici bir misafir olarak değil, yeni hayatının ilk adımını atmak üzere geldiğini hissediyordu.

Köydeki birkaç kişiyle tanıştı, sohbet etti. Herkes, Yusuf’un hikayesini duyunca ona sıcak bir ilgi gösterdi. Şehir hayatından kaçarak huzuru arayan birini görmek, köy halkının dikkatini çekmişti. Birkaç hafta köyde kaldıktan sonra, tam da hayal ettiği gibi bir yer buldu: küçük, mütevazı bir ev ve hemen önünde küçük bir bahçe.

Evi ve bahçeyi düzenlemek için kolları sıvadı. Bahçeye meyve fidanları dikti, boş kalan yerlere domates, biber fideleri ekti. Her gün bu işlerle uğraşmak, onun için bir terapi gibiydi. Sabahları güneş doğarken uyanıyor, kahvesini alıp bahçeye çıkıyordu. Kuş cıvıltıları, rüzgarın yapraklarla oynaşması, toprağın kokusu… Artık zamanı hissetmiyordu. Şehirdeki gibi koşuşturmak, bir yerlere yetişmeye çalışmak yoktu burada. Gün, kendi ritminde, sakin ve huzurlu akıyordu.

Bir sabah, bahçede çalışırken komşusu Halime teyze yanına geldi. “Hoş geldin evladım,” dedi, elindeki poşeti uzatarak. “ Birkaç yumurta ve taze süt getirdim. Yeni hayatına hoş geldin demek istedim.” Yusuf şaşkın ama mutlu bir şekilde teşekkür etti. Şehirde hiç tanımadığı insanların içinde kaybolmuşken, burada hiç tanımadığı birinin sıcak dostluğunu hissetmek ona tarifsiz bir mutluluk verdi.

Günler geçtikçe, köy halkıyla bağları kuvvetlendi. Komşularıyla akşam çayları içiyor, sohbet ediyor, kucak dolusu kahkaha paylaşıyorlardı. Şehirdeyken konuşacak zamanı olmayan, dertleşecek kimseyi bulamayan Yusuf, burada sadece konuşmak değil, dinlemek de istiyordu. Her insanın anlattığı hikayeden kendine dersler çıkarıyor, herkesin hayatındaki küçük mutlulukları keşfediyordu.

Bahar gelince, bahçedeki ağaçlar çiçek açtı. Her sabah bahçeye çıkıp ağaçları seyretmek, çiçeklerin mis kokusunu içine çekmek, Yusuf için hayatın yeni anlamı olmuştu. Bir sabah, bir dostuyla konuşurken şunu fark etti: Şehirdeyken hep bir şeylerin peşinden koşuyordu, ama burada hiçbir şeyin peşinde değildi. O, sadece anı yaşıyordu. Her anın tadını çıkarıyor, her şeyin farkına vararak, sakinlikle yaşıyordu.

Küçük şeylerin ne kadar büyük mutluluklar getirdiğini keşfetmişti. Bir sabah çiy düşmüş biberleri toplamak, akşam üzeri rüzgarla gelen çiçek kokusunu hissetmek, gökyüzünde yıldızları seyretmek… Bu, onun aradığı huzurdu. Eskiden çok önemli görünen iş, para, unvan gibi şeylerin aslında ne kadar önemsiz olduğunu fark etti.

Ancak bu yeni hayatın da kendince zorlukları vardı. Bir sabah uyandığında, bahçedeki domates fidelerinin yapraklarında beyaz lekeler gördü. Geceden yağmur yağmış, dolu fideleri hırpalamıştı. İlk başta üzüldü, endişelendi. Ama sonra bunun hayatın bir parçası olduğunu anladı. Tıpkı insanlar gibi, doğa da kendi zorluklarıyla mücadele ediyordu. Fidelerin bir kısmı kurtuldu, bir kısmı ise yok oldu. Yusuf, bu durumu kabul etti; çünkü buradaki hayat ona, doğanın ritmini kabullenmeyi, değişimlerin doğal olduğunu öğretiyordu.

Zamanla, eski hayatındaki tüm stresi ve endişeyi geride bırakmıştı. Şehirdeki yaşamı düşündüğünde, bir çeşit hapishanede gibi hissettiğini fark etti. Her şey aynı, her gün aynı döngünün içine sıkışmıştı. Ama burada, her gün farklı bir güzellik, her gün farklı bir öğrenme vardı.

Birkaç yıl sonra Yusuf, köyde iyice tanınır, sevilir hale geldi. Köydeki diğer gençler, onun bu hayata nasıl adapte olduğunu merak ediyorlardı. Zaman zaman Yusuf, gençlerle sohbet eder, şehirdeki hayatını ve burada bulduğu huzuru anlatırdı. Her birine, doğanın, sadeliğin ve huzurun önemini vurgulardı. “Şehirdeyken hep bir şeylerden kaçıyordum, ama burada hiçbir yere kaçmama gerek yok,” derdi gülümseyerek.

Yusuf, burada geçirdiği yıllar boyunca sadece kendine değil, etrafındaki herkese de bir şeyler katmıştı. Doğanın ritmini öğrenmiş, hayata daha sade ve anlam dolu bir bakış açısı geliştirmişti. Artık onun tek derdi, yumurtlamayan tavuk ya da dolu vurmuş kirazdı. Ama bu dertlerin bile ona kattığı bir huzur vardı; çünkü biliyordu ki bu dertler, aslında yaşamın ta kendisiydi.

Sonunda, Yusuf şehirden ayrılalı yıllar olmuştu. Geçmişine baktığında, şehir hayatının tüm yükünü, telaşını, gereksiz kaygılarını ardında bıraktığını fark etti. Artık tek istediği, bu huzurlu köyde, doğanın kollarında, toprağın, suyun ve güneşin döngüsüne kendini bırakmaktı. Gözlerini kapattığında, şehirdeki o yorucu hayat değil, bu köyde bulduğu huzur, dostluk ve sadelik dolu anılarla doluyordu.

Bahadır Hataylı/Kasım-2024/Sancaktepe/İST

Yeniden Yeşeren İnsanlık

Bugün, hayatın zengin anlamını, doğanın cömertçe sunduğu taptaze başlangıçları ve insanlığın özündeki iyiliği yeniden keşfetme günü. Yağmurun ardında parlayan güneşin doğuşuyla, doğanın her bir köşesi yeniden canlanırken, sanki toprağın altından, kalbimizin en derinlerinden bir çağrı yükseliyor: "Yeniden doğ!"

Bu anı yaşarken farkına varıyorum ki aslında doğanın her döngüsü, insanlığa da yeniden başlama şansı sunuyor. Yaşanmışlıkların yorgunluğuna rağmen içimize yeni umutlar serpilirken, bir anlam bulmaya, sevgi ve anlayışla örülü bir dünya hayal etmeye çağırılıyoruz. Bu çağrıya kulak vermek, hem insanlığın hem de doğanın iyileşmesi için bir adım atmak demek. Ve bugün, her şeyin yeniden mümkün olduğu bu "an"da, insanın içindeki iyilik filizlerinin yeşermesine izin verme zamanı.

Bir an gözlerimi kapatıp her yanımı saran dinginliği hissetmeye çalışıyorum. Yağmurun temizlediği havayı solurken, rüzgârın ağaç dallarında yarattığı o ahenkli sesi dinliyorum. Bu, doğanın kendiyle baş başa kalıp güç topladığı anlardan biri. Biz insanlar da, bu temizlenmişlik içinde kendi iç dünyamıza dönüp bir yenilenme, arınma fırsatı buluyoruz. Düşüncelerden arınmak, benliğimizin yüklerinden kurtulmak, yeni bir gözle yeniden görmek…

Ancak farkındayım ki insanın bu yolculuğu bireysel değil. Bizler doğanın bir parçasıyız ve tıpkı her yağmur damlasının toprağa can vermesi gibi, her insanın iyiliği de tüm dünyaya dokunacak. Eğer bu canlanmayı gerçekten anlamak istiyorsak, doğayı gözlemlemeli, ona saygı duymalı ve içimizdeki merhameti yeşertmeliyiz. İnsan, hem doğanın bir parçası hem de onun taşıyıcısı.

Geçmişin yüklerini taşımak ne kadar zor olsa da, her sabah yeniden doğma fırsatı sunduğu için hayat bir mucize. Bugün yaşanan tüm acıların, zor günlerin, kalp kırıklıklarının ardından bile insan kendini iyileştirebiliyorsa, işte o an insan ruhunun derinliklerinde saklı saf iyiliği keşfetmiş demektir.

Ne yazık ki bu modern dünya, bize bu saflığı unutturmaya çalışıyor. Bizi tüketimin, rekabetin, hızla geçip giden hayatların içine sıkıştırıyor. Ancak kalbimiz, her seferinde bu kalabalıkların ötesine geçip bir hatırlatmada bulunuyor: “Sen daha fazlasısın.” Bu hatırlatma, içimizde bir kıvılcım yakıyor. Ve bizler, bu kıvılcımdan alevler doğurmak, kendimize ve dünyaya yeni bir yol açmak için çabalıyoruz. Belki de yeniden doğuş dediğimiz şey, kalbimize kulak vermekten, içimizdeki saflığa ulaşmaktan ibaret.

Bu yazıyı okuyan her bir ruh, bu uyanışın bir parçası olabilir. Belki hayatın karmaşasında kaybolmuş hissediyorsunuz, belki geleceğe dair umutlarınız zayıflamış durumda, ama bilmelisiniz ki her birey, bu büyük bütünün vazgeçilmez bir parçası. Bizler birbirimizin ışığı, birbirimizin sığınağıyız. Bu çağrıya kulak verin: Kendiniz için, sevdikleriniz için ve gelecek nesiller için iyiliği seçin, merhameti seçin, anlayışı seçin.

Her şeyin birbirine bağlı olduğu bu kainatta, yapabileceğimiz en büyük iyilik kendimizden başlayarak çevremizi güzelleştirmek. Bu, belki bir dostumuza içten bir tebessüm etmek, belki bir yabancıya iyilikle yaklaşmak ya da kendimizi affetmek kadar küçük ama derin bir adımla başlar. Ve her birimiz bu adımı attıkça, dünya daha güzel, daha yaşanır bir yer haline gelecek.

Hayat kısa, zaman hızlı; ancak insanlık, birbirine duyduğu sevgi ve saygı ile bütünleşir. Bugün, bu satırları okuyan sen, bir an olsun durup düşün: Kalbinde taşıdığın iyilikle dünyaya ne kadar büyük bir katkı yapabileceğini biliyor musun? Her biri kendince küçük ama aslında devasa bir anlam taşıyan bu anlarla insanlık yeniden doğacak.

İnsanın yenilenmiş ruhuyla çıktığı bu yolculuk, ona evrensel bir huzur ve sorunsuz bir mutluluk getirecek. Kendimizi ve birbirimizi bu yolculukta daha çok sevmek, daha çok anlamak ve iyilikle kucaklamak dileğiyle...

Bahadır Hataylı/04.11.2024/Sancaktepe/İST

7 Kasım 2024 Perşembe

Barışın Turnaları

Bir bahar mevsimiydi, göğün en derin mavisine kanat açmıştı turnalar. Süzüldükçe süzülüyor, gökyüzünü aşarak ülkeler arasında haberci, barışın sönmeyen ışığı gibi dolaşıyorlardı. Her bir kanat çırpışlarında yeni bir umut doğuyor, uzaklardaki insanların yüreklerine ulaşan fısıltılar yankılanıyordu. Turnalar, uzak diyarların güvenli barış elçileri gibi gururlu ve yüce duruyorlardı; doğanın sanki gökte bıraktığı bir iz, bir işaretti onlar.

Turna kafilesi, her zamanki gibi bir gün ülkenin sınırlarından geçtiğinde, barışın bir dönem sessizce fısıldandığı, ama artık çığlıklarla kaybolduğu bir yere vardılar. Orada güvercinler yaşıyordu, ama bu güvercinler, barışın sembolü olan saflıklarıyla değil, üzerlerindeki korku ve ürkeklikle dolu gözlerle beklemekteydi. Güvercinler ürkekçe turnalara yaklaşıp onları selamlamak istediler, ama kanat çırpmaları sessiz bir uyarı gibiydi. Barışın ülkesi dedikleri bu yerde, turnalar güvercinlerin güvenli olmadığını sezdi; orada garip bir gerilim vardı. Belki de o güvercinlerin, misafirlerini sevgiyle kucaklayacak halleri kalmamıştı.

Turnalar yeryüzünün güvenine pek ihtiyaç duymadılar; bu nedenle en yukarılarda kalmayı yeğlediler. Yeryüzü kirlenmiş, o saf güzellik yerini acı ve korkuya bırakmıştı. Öyle ki, ne kırlangıçlar geri dönüyor ne ördekler daldıkları sulardan çıkıyorlardı. Her yanda avcıların gölgesi, onların soluklarını kesen bir korku vardı. Bu yerin adı “barış ülkesiydi; ama barıştan geriye bir avuç toprak, birkaç ürkek kanat sesi ve ardı kesilmeyen av sesleri kalmıştı.

Avcılar silahlarıyla gece gündüz her yerde pusuya yatmış, sanki bir düşman arayışındaydılar. Güvercinler yine de umutla barış mesajları taşımaya çalışıyordu, ama artık nafileydi. Gökyüzüne bakıp özgürlüğün izini süren, uzak diyarların kuşlarına seslenen o güvercinler de artık kanatlarını başka bir diyara açacak cesareti bulamıyordu. Barış, içi boş bir kelimeye, yitirilmiş bir anıya dönüşmüştü sanki.

Turnalar ise barış ülkelerinden geçerken orada konaklamayı düşündüler; ama kendilerine bile güveni olmayan bu ülkede nasıl huzur bulacaklardı? Gittikçe daha yukarılara uçtular, yeryüzünden kopan bakışlarını göklere çevirdiler. Onlar artık yeryüzünden çekilen göçmenlerdi. Barışın, hakikatin ve sevginin diyarını gökte aramaya koyuldular. Zira dünya, onların sığabileceği bir yer olmaktan çoktan çıkmıştı.

Bir zamanlar burada konaklayan kuşlar, ağaçların dallarında cıvıldaşır, doğanın ahengine ayak uydururlardı. Şimdi ne çakallar aslanlara, ne güvercinler insanlara güvenebilirdi. Geceler bile huzur vermez olmuş, göklerin karanlığında bir umut ışığı arayanlar, yalnızca kendi gölgelerine rastlar olmuşlardı. Karanlık çöktükçe gölgeler çoğalıyor, ne aslan ne güvercin ne de turna güven içinde kalabiliyordu.

Ben de bu diyarlara bir yolcu gibi geldim, içimde bir umut ve huzur arayışı vardı. Barış diyarına ayak basmak, bir parça huzur bulmak istedim. Lakin içimdeki derdi dökmekle kalmadım, buradaki manzarayı görünce, eski umutlarımı yitirdiğimi fark ettim. Bu topraklarda barışa dair bir şeyler aramak, kurumuş bir kuyuda su aramak gibi boşunaydı. Yüreğimdeki sevgi, etrafımdaki korkuyla sarsıldı; barış hayalim, avcıların hedef tahtasına dönüşmüştü.

Turnalar bir kez daha süzüldü, göklerin o masmavi derinliğinde. Öylesine içli bir hüzünle döndüler ki uçarken, içimizdeki barış da onlarla birlikte göğe çekildi. Hala var mıydı o barış dolu diyar, yoksa turnalar da artık kendilerine bile güvenmeden uzak diyarlara mı süzüleceklerdi?

Güvercinlerin gözlerinde bir anlık barış umudu belirdi; ama turnalar, onlara güvenmeyen dünyadan geriye dönmeyecekti. Her bir kanat çırpışı, avcılardan ve ürkek güvercinlerden uzaklaşmanın hüzünlü zaferini taşıyordu. Barış, avcıların tüfeğinden kaçan bir rüya gibi, bir hayal olarak kalmıştı.

Ve biz, turnaların ardından bakarken düşündük: Bir daha ne zaman gökyüzünde kanat açacaklar? Ne zaman barış, yeryüzünde yeniden yuva bulacak? Aslanlar çakalların inine sıkışmışken, güvercinler kendi barışlarını ancak düşlerinde yaşarken, yeryüzü yeniden barış diyarı olacak mıydı?

Bahadır Hataylı/Ağustos-2024/Namazgah/İST

Zamana Yolculuk – Ölümün Hakikatine Uyanmak

Kendimi hayatın akışı içinde savrulmuş bir halde buluyorum. Etrafımdaki herkes sanki bir yarışta, nefes nefese koşarken ben, tüm bu koşturmacanın ortasında duruyorum. Gözlerim, zihnim, ruhum; hepsi aynı soruyu tekrarlıyor: "Bu zaman bize niye verildi? Ölümü hak etmek için mi, yoksa boş uğraşların içinde kaybolmak için mi?"

O kadar çok zaman harcıyoruz ki bir şeylerin peşinde; bazen değerini bile anlamadığımız şeylerin. Elimizdeki zamanı tutmaya çalışıyoruz, ama parmaklarımızın arasından akıp gidiyor. Zaman... Bize hayatın başında, henüz dünyaya ilk adımı attığımızda, verilen o görünmez sermaye. Adeta bir hesap açılıyor ve her gün bu hesaptan belli bir süre harcanıyor. Kimse biriktiremiyor, kimse geri kazanamıyor. Ya onu iyi değerlendirir, ölümü hak edecek işler yaparız ya da onu boşa harcayıp günlerimizi, haftalarımızı, yıllarımızı israf ederiz.

İçimde taşıdığım bu duygu, bir rüyanın ardından belirginleşti. Geceleri gözümü kapattığımda, her şey farklı bir dünyada yeniden şekilleniyor. Rüyalarda yaşadıklarımız, gerçek hayatın bir provası gibi, bize önceden bir fragman sunuyor. Tıpkı bu dünya hayatının ahiretin küçük bir reklamı olduğu gibi... Ve her rüyanın ardından, uyanınca, gerçekte neyin peşinde olduğumu bir kez daha sorguluyorum. Hayatımı, zamanı ve ölümü hak etme meselesini.

Her insan, bu dünyada belli bir süre için var. Allah’ın verdiği bir mühlet bu; adeta bir emanete benziyor. Ne kadar uzun ya da kısa olduğunun önemi yok. Bu süreyi, ölüme hazırlanarak mı geçiriyoruz, yoksa sadece anlık zevkler peşinde mi savuruyoruz?

O sabah uyandığımda, içimde bir sıkıntı vardı. Geceden kalma bir duyguydu bu; bir uyarı gibi. Rüyamda, beyaz örtülerle kaplanmış bir yolda yürüyordum. Her adımda, bir şeylerin bittiğini, sona yaklaştığımı hissettim. Uykudan uyanmak, bu sona varmayı simgeliyordu sanki. İçimde bir korku vardı ama bu korkunun adı ölüm değildi. Korkum, ölümü hak etmeyen bir hayat yaşamaktan geliyordu.

Bir yandan da rüyalarımda karşıma çıkan her sahne, zihnimde dönüp duran bir fragmana dönüşüyordu. Rüyalarda yaşadıklarım, gün içinde yaşadıklarımın, akşam yatarken aklıma düşen korkuların, özlemlerin ve pişmanlıkların yansımaları gibiydi. O uykudan uyanma anı ise, bize verilen bu dünya zamanında, o büyük uyanışa hazırlık yapmamız gerektiğini söylüyordu. Ölüm, bir varış noktası değil; sadece farklı bir dünyanın kapısıydı.

Bu düşünceler içinde dolaşıp dururken, bir anlığına çevremdeki insanları izlemeye başladım. Kimi işine yetişmeye çalışıyor, kimi telefonuna dalmış, kimi giyimine, kimi ise akşamki planlarına odaklanmış… Herkes bir şeylerin peşinde, fakat asıl olandan uzak, dağınık. Birçoğumuz, ölüm fikrinden kaçıyor gibiyiz. Aslında ölüm, hepimizin hayatının ortasında duruyor; ama nedense onu hak etmek için yaşamak yerine, sürekli unutmaya çalışıyoruz. Oysa zamanı tanımak, ona göre yaşamak; yani hakikatine uyanmak, ölümün bir an olsun bizi düşündüreceği anlardan kaçmamaktır.

Bir gün, yalnız başıma uzun bir yola çıktım. Dağları, ovaları, küçük köyleri geçerek, neredeyse bir sonsuzluk içinde yol alıyordum. Yolun başında sanki hiçbir şey düşünmemiş gibi hissettim. Sadece kendimle baş başa kalmak istemiştim. Ama her kilometrede içimdeki düşünceler şekil değiştirdi. Gördüğüm her manzara, zihnime yeni bir fikir kattı. Dağların sükûneti, yıldızların sayısızlığı, rüzgarın sesi bana bir şeyler anlatıyor gibiydi. Evrenin dili, o sessizlikte apaçık konuşuyordu.

Yolculuğum sırasında, genç bir çobanla karşılaştım. Bir dağın eteğinde, koyunlarını otlatıyordu. Yanına yaklaştım ve selam verdim. Sohbet ettik. Hayatından, koyunlardan, dağlardan bahsetti. Ona, "Burada tek başına olmak seni korkutmuyor mu?" diye sordum. Gülümsedi ve dedi ki: “Korkmam. Koyunlarımla, doğayla birlikte olduğumda kendimi yalnız hissetmem. Çünkü buradaki her şey, yaratılmış olan her varlık bana bir dost gibi. Biz Allah’ın yarattığı mahluklarız ve bu dünyada bir süreliğine varız. Hepimiz sonunda geri döneceğiz.”

O çobanın sözleri bana kendimi hatırlattı. Evet, hepimiz bir gün geri döneceğiz. Bu dünyadaki zamanımız, o geri dönüşe hazırlık değil mi? Ölümü hak etmek için bize verilen bir süre değil mi?

Yolculuktan döndüğümde, daha önce hiç olmadığım kadar düşünceliydim. Yaşadığımız her şey, bize ölümle yüzleşmemiz gerektiğini hatırlatıyordu. Kendi kendime soruyordum: "Bu zamanı nasıl değerlendirdim? Boş işlerin peşinde mi koştum, yoksa gerçekten anlam dolu bir hayat mı yaşadım?" Öyle ya, bu dünyada yaptıklarımız bir bakıma, ölümle buluşacağımız günün provasından ibaret değil mi? Bir şeyin provasını yaparken nasıl ki ona hazırlanırız, aynı şekilde bu hayat da, ölümden sonraki o büyük gün için bir hazırlık değil mi?

Ruhumda bir huzur arayışı vardı. Her insan gibi, ben de huzuru bulmak istiyordum. Ama bu huzur, ne zenginlikte ne de şöhretteydi. Gerçek huzur, Allah’ın hoşnut olduğu bir hayat sürmekti. Zaman, bu amaca ulaşmak için verilmişti. Ve her gün, her nefes, bu amaca bir adım daha yaklaşmak için bir fırsattı.

Bu dünyada insan, çoğu zaman sıradan şeylerin peşine düşer. Günlük rutinler, ihtiyaçlar, arzular derken, hayat hızla geçip gider. Ancak, içinde taşıdığı duygular, insanı her şeyden çok etkiler. Hayatın içindeki boşlukları hissetmek, aslında Allah’ın varlığını anlamak için bir fırsattır. Bize sunulan bu hayat, sadece dünya için değil; ahiret için, o büyük uyanış için bir hazırlıktır.

Öyleyse, her insan, içinde yaşadığı zamandan ölümün hakikatine uyanmalıdır. Zamanı doğru değerlendirmek, dünya nimetlerinden tat almakla değil; bu nimetleri, ölümden sonra ulaşılacak olan o sonsuz saadet için bir araç olarak görmektir.

Bu düşüncelerle hayatıma devam ediyorum, her an, her nefes, bana verilen zamanı ölümü hak edecek işler yaparak harcayabilmek için dua ediyorum. Biliyorum ki, zaman içinde yol alırken, hepimizin amacı aynı olmalı: Ölümü hak etmek…

Erol Kekeç/07.11.2024/Sancaktepe/İST

3 Kasım 2024 Pazar

Toprağın Kucağında Bir Hayat

Her sabah, güneşin ilk ışıklarıyla birlikte, kasabanın üzerini örten hafif sis bulutu yavaşça dağılırken topraktan yükselen çimen kokusu her yanı kaplardı. Küçük kasabanın adı "Toprak Ana" idi, çünkü buradaki her ev, adeta topraktan doğmuş gibi tepelere oyulmuştu. Evlerin çatılarında büyüyen otlar, onları doğanın bir parçası gibi gösterir, adeta yüzyıllardır burada uyuyormuş hissi verirdi.

Bu yerin sakinleri, doğayla derin bir bağ kurmuştu; doğa onlar için yalnızca yaşamın bir parçası değil, aynı zamanda bir öğretmen, bir sığınaktı. Çocuklar, sabahları gözlerini açtıklarında kuş cıvıltıları ve rüzgârın hafif uğultusuyla uyanır, doğanın sesleri onların ilk dostları olurdu. Her evin önünde bir bahçe, her bahçede ise köy halkının ortak kullandığı, paylaşarak yetiştirdiği sebze ve meyveler vardı. Bu evler, sadece bireysel barınaklar değil, topluluk ruhunu ve dayanışmayı besleyen küçük dünyalardı.

"Toprak Ana" kasabasında sosyal ilişkiler, doğaya olan bağlılık kadar derindi. Kasaba halkı, burada birbirine sıkı sıkıya bağlıydı; herkes birbirini tanır, herkes birbirine ihtiyaç duyduğu anda destek olurdu. Çocuklar, yalnızca kendi ailelerinin değil, tüm köyün çocukları sayılırdı. Ebeveynler, çocukları doğaya ve emeğe saygı göstererek yetiştirir, onlara toprakla çalışmanın, büyümenin ve paylaşmanın değerini öğretirdi.

Köyün sosyal yapısında dayanışma, bireysel hırslardan önde gelirdi. Herkesin kendine göre bir görevi vardı ve bu görev, kasabanın ortak ihtiyaçlarını gidermeye yönelikti. Mesela bir grup sabah erkenden uyanır, çevredeki tarlalarda çalışır; diğerleri ise hayvanlarla ilgilenir, onlara yem sağlar ve sütlerini sağardı. Bu iş bölümü, toplumsal bir görev gibi kabul edilir, hiç kimse yalnızca kendi çıkarını düşünmezdi. Bu sayede, "Toprak Ana" kasabasında kimse aç kalmaz, kimse yalnız bırakılmazdı.

Kasabanın yaşlıları, gençlere rehberlik eder, onlara eski gelenekleri öğretir ve topluluğun ruhunu diri tutardı. Yaşlılar, bilgelik dolu öykülerle kasaba halkına yaşamın inceliklerini anlatır, doğayla uyum içinde yaşamanın önemini vurgulardı. Topluluğun belleği, bu yaşlıların anlattıkları hikâyelerde saklıydı ve nesilden nesile aktarılan bu bilgeliğin değeri, doğanın sürekliliği gibi vazgeçilmezdi.

Kasaba halkının yaşamı, mevsimlerin döngüsüyle şekillenirdi. İlkbaharda toprağa ilk tohumlar atılır, yaz geldiğinde hasat yapılır ve herkes el birliğiyle ekinleri toplardı. Sonbaharda ise doğanın döngüsüyle birlikte kasaba halkının hayatında da bir dinginlik başlardı; kışa hazırlık yapılır, yiyecekler saklanır ve soğuk günler için odunlar istiflenirdi.

Bu ritüeller, kasaba halkını doğanın ritmine bağlar, onları doğal yaşamın bir parçası haline getirirdi. Herkes, toprakla çalışmanın, onu sevgiyle işlemenin değerini bilirdi. Toprağa atılan her tohum, bir umut, bir emek sembolüydü. Yaşamın kıymetini anlamak için toprağa yakın olmak gerektiğini bilen bu insanlar, her gün şükranla güne başlar, her mevsimi büyük bir sevinçle karşılardı.

"Toprak Ana" kasabasında doğaya derin bir saygı duyulurdu. Buradaki insanlar, doğanın sadece bir kaynak değil, aynı zamanda kutsal bir varlık olduğuna inanırlardı. Herkesin toprağına, suyuna ve havasına karşı bir sorumluluğu olduğuna dair güçlü bir inanç vardı. Bu inanç, günlük ritüellere yansırdı; mesela tohum ekmeden önce toprağa saygı gösterilir, hasat sonrası bir teşekkür duası yapılırdı.

İnançları, sadece geleneksel değil, aynı zamanda doğayla bir bütünleşme ritüeliydi. Kasabada doğum ve ölüm gibi hayatın en önemli olayları, doğanın döngüsüne uygun olarak kutlanırdı. Bir bebek doğduğunda, ailesi bir ağaç dikerek doğayı ve hayatı onurlandırırdı. Ölen birinin ardından ise doğaya küçük bir katkı yapılır, çevreye yeni fidanlar ekilirdi. Böylece her yaşam, kasaba için bir anlam taşır, her ölüm yeni bir başlangıç olurdu.

Bir gün, "Toprak Ana" kasabasına dışarıdan bazı ziyaretçiler geldi. Bu ziyaretçiler, büyük şehirlerde yaşayan ve toprağın kokusunu unutan insanlardı. Kasaba halkının doğaya olan bağlılığı, onların gözünde tuhaf bir gelenek gibi görünüyordu. Ziyaretçiler, bu insanların doğaya olan bağlılıklarını hayretle izliyor, ama aynı zamanda bu yaşamı bir eski çağ kalıntısı olarak değerlendiriyordu.

Modern dünyanın getirdiği bireyselcilik, kasabanın toplumsal yapısına yabancıydı. Ancak kasabanın gençleri, şehir hayatının ışıltısına ilgi duymaya başlamıştı. Bazıları, modern yaşamın sunduğu imkânların peşine düşmeyi hayal ediyordu; büyük binalar, teknolojik cihazlar, konforlu yaşamlar onların ilgisini çekmeye başlamıştı. Ancak yaşlılar, gençlere bu hayallerin ardındaki yüzeysel dünyayı anlatarak onları uyarmaya çalışıyordu. Şehirdeki yaşamın insanı doğadan, topraktan ve gerçek değerlerden uzaklaştıracağını anlatıyordu.

Bir süre sonra, kasabanın birkaç genci şehre gitmek için yola çıktı. Ancak şehir hayatı onların beklediği gibi değildi. Gürültü, kirlilik, insanın yalnızlaşması onları şaşkına çevirdi. Doğanın huzurlu kucağında büyümüş olan bu gençler, şehir hayatında kendilerini kaybolmuş hissediyordu. Zamanla, doğadan uzak bir yaşamın ruhlarına nasıl zarar verdiğini fark etmeye başladılar.

Birkaç yıl sonra, bu gençler yeniden kasabaya döndü. Toprağın kucağında buldukları huzur, onları kendilerine getirdi. Onlar için kasabaya dönmek, sadece evlerine değil, aynı zamanda ruhlarına dönmek anlamına geliyordu. Bu dönüşle birlikte, kasabanın geleneklerine ve doğaya olan bağlılığa daha derin bir saygı duymaya başladılar.

"Toprak Ana" kasabasında doğayla iç içe yaşamak, sadece bir yaşam tarzı değil, aynı zamanda bir felsefeydi. Bu insanlar, doğanın döngüsüyle uyumlu olarak yaşamanın ruhlarına nasıl bir huzur verdiğini keşfetmişti. Doğa, onlar için yalnızca bir kaynak değil, aynı zamanda bir öğretmen, bir kılavuz ve bir dosttu.

Ve kasaba, nesiller boyunca doğanın kucağında yaşamaya, toprakla iç içe olmaya devam etti. Her yeni gün, toprakla buluşmanın, doğanın nefesini hissetmenin ve gerçek huzura ulaşmanın önemini hatırlattı onlara. Güneş her sabah doğarken, kasaba halkı yeniden doğuyor, toprakta huzuru, barışı ve mutluluğu buluyordu.

"Toprağın Kucağında Bir Hayat", modern dünyanın telaşından uzak, doğayla iç içe, gerçek değerlerle yaşamanın huzurunu arayan herkes için bir ilham kaynağı olmaya devam etti.

Bahadır Hataylı/14.10.2024/Sancaktepe/İST

Göğün Sesi Toprağın Nefesi

 

Gökyüzü bulutlarla doluydu o sabah; gri, yoğun ve biraz da hüzünlü. Güneş ışınları arada bir bulutların arasından süzülüyor, bozkırın üzerine dökülüyordu. Toprağın derinliklerinden yükselen sessizlik, çayırda otlayan koyunların yavaş adımları ve çoban köpeğinin hafif havlaması ile bozuluyordu. Bu coğrafyada zaman, baş döndüren bir hızla değil, ağır ama derin izler bırakarak akıyordu. Sanki her an, insana bir hikâye anlatmak istiyordu; toprağın altına gömülen hatıralar, esen rüzgârla yeniden gün yüzüne çıkıyordu.

Bu köyde doğup büyüyen Ali için Hazar Dağı ve eteklerindeki bu çayırlar sadece bir manzaradan ibaret değildi; adeta çocukluğunun, gençliğinin her anına tanıklık eden bir dost gibiydi. Ali, tarlalarda çalışarak büyümüş, bu toprağın hem cefasını çekmiş hem de sadeliğinin verdiği huzuru hissetmişti. Gün doğmadan başlayan mesaisi, gün batana dek süren sabır sınavı gibiydi. Her sabah koyunlarını alıp çayıra çıkarken, bu toprakların ona sunduğu her şeyi minnetle kabul ederdi. Bu yüzden her adımı, her nefesi bu topraklara ait hissederdi.

Bir gün, yine koyunlarını otlatmak için dağa doğru yola koyuldu. Rüzgâr, çayırlarda hafifçe esiyor, koyunların yünlerine dolanıyordu. Ali, uzaklardan gelen hafif bir melodi gibi, rüzgârın taşıdığı bu sesi dinlemeyi seviyordu. Yavaş yavaş çimenler arasında ilerlerken, gökyüzündeki bulutlar dağılmaya, güneşin parlak ışıkları toprağa daha güçlü düşmeye başlamıştı. Ali, elini gözlerinin üzerine koyup ufka baktığında, içini derin bir huzur kapladı. Göz alabildiğine uzanan yeşillik, koyunların huzurlu otlayışı, göğün ve toprağın arasındaki o görünmez bağ… Her şey ona, bir bütünün parçası olduğunu hatırlatıyordu.

Ali'nin aklında, çocukluğuna dair anılar canlandı. O zamanlar, dedesi onu bu dağlarda otlatır, gökyüzüne bakıp, "Bak Ali, göğün sesi toprağın nefesine karışır burada," derdi. Dedesinin o zamanlar anlattığı masalları şimdi daha iyi anlıyordu. Toprak, her bir adımda ona eski hikâyeleri fısıldıyor, gökyüzü ise bu hikâyelere bir ağıt gibi eşlik ediyordu. Dedesi, bu toprağın sırlarını çözmüş, onun dilinden konuşmayı öğrenmişti. Ve şimdi Ali, dedesinden aldığı mirası devralmıştı. Her adımda, dedesinin ayak izlerini takip eder gibiydi.

Ali’nin dedesi ona hep şöyle derdi: “Toprak, insana nefes almayı, sabrı ve sebatı öğretir. Eğer toprağı anlarsan, hayatı da anlarsın.” Bu sözler, Ali’nin hayatının rehberi olmuştu. Dedesinin bu sözlerini, hayatın her alanında uygulamaya çalışıyordu. Onun için hayat, sadece geçip giden bir zaman dilimi değil; her saniyesinde insanın sınandığı, öğrenmesi gereken bir yolculuktu.

Ali'nin gözleri gökyüzündeki bulutları tararken, düşüncelere dalmıştı. Bu anın kıymetini bilmek, onu içten içe dolduran bir huzur kaynağıydı. Gökyüzü, zaman zaman gri bulutlarla örtülse de, onun altında yaşanan her şeyin bir anlamı vardı. Hayat bazen zorlayıcıydı, bazen de durgun bir nehir gibi akıp gidiyordu. Ali, her iki hali de kabul ediyor, her koşulda şükretmeyi öğreniyordu.

O gün, rüzgârın hafifliği ve bulutların arasından süzülen güneşin sıcaklığı, ona dedesinin öğrettiklerini bir kez daha hatırlatmıştı. Göğün sesi ve toprağın nefesiyle iç içe olmak, Ali’ye yalnız olmadığını hissettiriyordu. Tıpkı toprağın altındaki köklerin birbirine bağlı olması gibi, onun da bu topraklara, bu köylere ve dedesinin izine bağlı olduğunu biliyordu. Bu bağ, ona güç ve umut veriyordu.

Güneş batıya doğru eğilirken, Ali de koyunları toplayıp köye dönmeye hazırlanıyordu. Ancak, bu yolculuğun sadece bir bitiş değil, aynı zamanda bir başlangıç olduğunu biliyordu. Gökyüzünün sesi, her sabah yeniden yankılanacak, toprak ona her gün yeni bir hikâye anlatacaktı. Göğün ve toprağın arasında, Ali gibi daha nice insanlar gelip geçecekti belki, ama bu bağ hiç kopmayacaktı.

Ali'nin gözü son bir kez ufka takıldı. Derin bir nefes aldı, içinde taşıdığı huzuru hissederek. Göğün sesi, toprağın nefesiyle birleşmiş, ona bir hayat boyu unutamayacağı bir şarkı sunmuştu. Bu şarkı, sadece Ali'nin değil, bu topraklarda yaşayan her canlının hikâyesiydi. Güneş batarken, bu hikâye ufka karıştı...

Bahadır Hataylı/03.11.2024/22.44/Sancaktepe/İST

Vahyin Önünde Çöküş- Hakikati Yazıp Satanlara Karşı Tüm Zamanlara Ültimatom

İnsanlık tarihinin en ağır suçlarından biri, hakikati bilerek tahrif etmek, onu çıkar uğruna eğip bükmek ve sonra da bu çarpıtılmış sözleri ...