Havanın karanlığı, yavaş yavaş sabahın ilk ışıklarına teslim olurken, içimdeki karışıklıkla kapıyı araladım. Gözlerim, soğuk sokakları taradı; her yer sessizdi, sanki dünya nefesini tutmuş gibi. Rüzgâr yüzümü okşuyor, sanki beni bir yere çağırıyordu. İnsanlar uyurken, kalbimde yükselen bir ses beni sabahın derinliklerine sürüklüyordu. Ellerim, başka hiçbir güce değil, yalnızca Rabbime açılmıştı. O'ndan başka sığınacak kimim vardı ki?
O sabah da, diğerleri gibi bir umutla yürüyordum. Umut… belki de insanın en güçlü dayanağıydı. Ancak bu umut, yalnızca insanlara bağlı olsa çoktan tükenirdi. Umutlarımı, dualarımı ve hayallerimi Allah’a bırakıyordum. Çünkü O’nun lütfu sonsuz, merhameti sınırsızdı.
Yürüdüğüm sokaklar, yalnızca taşlardan ve betonlardan ibaret değildi. Her adımımda, bir hikâye saklıydı. İnsanların fark etmediği şeyleri fark etmek, bazen bir lütuf, bazen ise ağır bir yük oluyordu. Gözlerim çevreme takılırken, kendi içime dönmekten alıkoyamıyordum kendimi.
"Nereye gidiyoruz?" diye sordum içimden. Bu kadar telaş, bu kadar dünya sevdası, bu kadar hırs… İnsanlar, ellerindeki zamanın ne kadar kıymetli olduğunu bilmiyor gibiydi. Hayatın anlamını sanki sadece çalışmak, tüketmek ve bir sonraki güne hazırlık yapmak sanıyorlardı. Oysa, bu dünyanın geçiciliği öylesine aşikârdı ki… Ayetler yankılandı zihnimde:
"Her canlı ölümü tadacaktır. Sonunda bize döndürüleceksiniz." Ankebût- 29:57
Bu gerçekliği bilmek, ama yine de her şeyin bu dünyada kalacağını unutmak, insanların en büyük gafletiydi. Bunu hatırladıkça, dualarım daha da derinleşiyordu. İnsanların uyanacağını, gördüğüm ateşi onların da görmesini istiyordum. Ama bu uyanışı sağlamanın ne kadar zor olduğunu biliyordum.
Yürürken, içimde bir yara gibi taşıdığım görüntüler aklıma geliyordu. İnsanların, farkında olmadan içine düştüğü ateş çemberi… O ateş, onları her geçen gün biraz daha yakıyordu. Kimi bu ateşi inkar ediyor, kimi ise onu hiç fark etmiyordu bile. Ama ben, bu ateşi gözlerimle görebiliyordum. Ve gördüğüm bu manzara beni çaresiz bırakıyordu.
"Ey insanlar," diye haykırmak istiyordum, "bu ateşin farkına ne zaman varacaksınız? Bu gaflet ne zaman son bulacak? Allah size kurtuluş yollarını göstermişken, neden hâlâ dünya peşinde sürükleniyorsunuz?"
Ama biliyordum ki, insanlara bir şeyleri anlatmak kolay değildi. Yine de yılmıyordum. Çünkü bu sorumluluğu omuzlarımda hissediyordum. İçimdeki ses beni durmadan uyarıyordu: "Sen gördüğünü anlatmazsan, nasıl huzur bulacaksın?"
Yalnızca Allah’a güvenmenin, yalnızca O’na dayanmanın insana verdiği huzuru, başka hiçbir şey sağlayamazdı. Dünya ne kadar karmaşık olursa olsun, insan yalnızca Rabbine sığındığında huzur bulurdu. Nitekim Rabbim şöyle buyurmuştu:
"Allah'a tevekkül et. Vekil olarak Allah yeter." Ahzâb-33:3
Bu ayet, her şeyin cevabı gibiydi. Yaptığım her şeyi, söylediklerimi, hayallerimi ve dualarımı yalnızca Allah’a bırakarak yaşıyordum. Çünkü O, en iyi bilendi. İnsanların kalplerine nasıl dokunulacağını yalnızca O bilirdi. Benim görevim ise sadece çabalamaktı.
Bir an için durdum. Sokağın köşesinde, ufka doğru baktım. Güneşin ilk ışıkları, karanlığın perdesini yırtıyordu. Tıpkı bir umut gibi… Tıpkı, insanların karanlıkta kayboldukları bir anda uyanmalarını dilediğim o an gibi.
"Ben kimim ki?" diye düşündüm. Bir peygamber değilim, bir melek değilim. Ama bu yükü hissetmekten, insanlara uyanış mesajını vermekten kaçamıyordum. Bu, bir lütuf muydu, yoksa bir sınav mı? İnsanları uyarmak, onların gözlerini açmalarını sağlamak kolay değildi. Ama yine de çabalamak zorundaydım. Çünkü Rabbim buyurmuştu:
"Kim iyiliğe aracılık ederse, ona o iyiliğin sevabından bir pay vardır. Kim kötülüğe aracılık ederse, ona da o kötülüğün vebalinden bir pay vardır." Nisâ-4:85
Bu ayet, sorumluluğumu bana hatırlatıyordu. İnsanlara doğruları anlatmak, onlara iyiliği göstermek, benim üzerime düşendi. Ve bu görevi yerine getirmeden huzur bulamazdım.
Ellerimi semaya kaldırdım. Dualarım, içimde bir volkan gibi yükseldi. İnsanlar için dua ediyordum. Onların kurtulması, gafletten uyanması için yalvarıyordum. Ama biliyordum ki, dualarımda da samimi olmam gerekiyordu. Çünkü Rabbim, yalnızca samimi olan kullarını duyar.
"Allah’ım," dedim, "Bu insanlara merhamet et. Kalplerindeki gaflet perdesini kaldır. Onlara doğru yolu göster. Çünkü sen, bağışlayansın, merhametlisin."
Dualarımı ederken, içimde bir huzur hissettim. Çünkü her şeyi Allah’a bırakmak, insana yük olan her şeyi hafifletir. Allah’a teslim olmak, insanın kalbindeki ağırlıkları alır. Bu yüzden, dualarımda hep O’na teslim oluyorum.
Bugün de, diğer günler gibi bir uyanışın peşindeyim. İnsanları uyandırmak için yola çıktım. Belki bu çabalarım yeterli olmayacak, belki kimse beni anlamayacak. Ama biliyorum ki, bu dünya geçici. Ve bu dünyada her şey, Rabbime ait. O’nun rızasını kazanmak, her şeyden önemli.
O yüzden her adımımda, her nefesimde şu cümleyi tekrar ediyorum:
"İşimi Allah’a bırakıyorum."
Çünkü O, her şeyi bilen, her şeyi gören ve her şeye gücü yetendir.
Erol Kekeç/22.Şubat.1992/Elazığ




.webp)



