3 Kasım 2024 Pazar

Göğün Sesi Toprağın Nefesi

 

Gökyüzü bulutlarla doluydu o sabah; gri, yoğun ve biraz da hüzünlü. Güneş ışınları arada bir bulutların arasından süzülüyor, bozkırın üzerine dökülüyordu. Toprağın derinliklerinden yükselen sessizlik, çayırda otlayan koyunların yavaş adımları ve çoban köpeğinin hafif havlaması ile bozuluyordu. Bu coğrafyada zaman, baş döndüren bir hızla değil, ağır ama derin izler bırakarak akıyordu. Sanki her an, insana bir hikâye anlatmak istiyordu; toprağın altına gömülen hatıralar, esen rüzgârla yeniden gün yüzüne çıkıyordu.

Bu köyde doğup büyüyen Ali için Hazar Dağı ve eteklerindeki bu çayırlar sadece bir manzaradan ibaret değildi; adeta çocukluğunun, gençliğinin her anına tanıklık eden bir dost gibiydi. Ali, tarlalarda çalışarak büyümüş, bu toprağın hem cefasını çekmiş hem de sadeliğinin verdiği huzuru hissetmişti. Gün doğmadan başlayan mesaisi, gün batana dek süren sabır sınavı gibiydi. Her sabah koyunlarını alıp çayıra çıkarken, bu toprakların ona sunduğu her şeyi minnetle kabul ederdi. Bu yüzden her adımı, her nefesi bu topraklara ait hissederdi.

Bir gün, yine koyunlarını otlatmak için dağa doğru yola koyuldu. Rüzgâr, çayırlarda hafifçe esiyor, koyunların yünlerine dolanıyordu. Ali, uzaklardan gelen hafif bir melodi gibi, rüzgârın taşıdığı bu sesi dinlemeyi seviyordu. Yavaş yavaş çimenler arasında ilerlerken, gökyüzündeki bulutlar dağılmaya, güneşin parlak ışıkları toprağa daha güçlü düşmeye başlamıştı. Ali, elini gözlerinin üzerine koyup ufka baktığında, içini derin bir huzur kapladı. Göz alabildiğine uzanan yeşillik, koyunların huzurlu otlayışı, göğün ve toprağın arasındaki o görünmez bağ… Her şey ona, bir bütünün parçası olduğunu hatırlatıyordu.

Ali'nin aklında, çocukluğuna dair anılar canlandı. O zamanlar, dedesi onu bu dağlarda otlatır, gökyüzüne bakıp, "Bak Ali, göğün sesi toprağın nefesine karışır burada," derdi. Dedesinin o zamanlar anlattığı masalları şimdi daha iyi anlıyordu. Toprak, her bir adımda ona eski hikâyeleri fısıldıyor, gökyüzü ise bu hikâyelere bir ağıt gibi eşlik ediyordu. Dedesi, bu toprağın sırlarını çözmüş, onun dilinden konuşmayı öğrenmişti. Ve şimdi Ali, dedesinden aldığı mirası devralmıştı. Her adımda, dedesinin ayak izlerini takip eder gibiydi.

Ali’nin dedesi ona hep şöyle derdi: “Toprak, insana nefes almayı, sabrı ve sebatı öğretir. Eğer toprağı anlarsan, hayatı da anlarsın.” Bu sözler, Ali’nin hayatının rehberi olmuştu. Dedesinin bu sözlerini, hayatın her alanında uygulamaya çalışıyordu. Onun için hayat, sadece geçip giden bir zaman dilimi değil; her saniyesinde insanın sınandığı, öğrenmesi gereken bir yolculuktu.

Ali'nin gözleri gökyüzündeki bulutları tararken, düşüncelere dalmıştı. Bu anın kıymetini bilmek, onu içten içe dolduran bir huzur kaynağıydı. Gökyüzü, zaman zaman gri bulutlarla örtülse de, onun altında yaşanan her şeyin bir anlamı vardı. Hayat bazen zorlayıcıydı, bazen de durgun bir nehir gibi akıp gidiyordu. Ali, her iki hali de kabul ediyor, her koşulda şükretmeyi öğreniyordu.

O gün, rüzgârın hafifliği ve bulutların arasından süzülen güneşin sıcaklığı, ona dedesinin öğrettiklerini bir kez daha hatırlatmıştı. Göğün sesi ve toprağın nefesiyle iç içe olmak, Ali’ye yalnız olmadığını hissettiriyordu. Tıpkı toprağın altındaki köklerin birbirine bağlı olması gibi, onun da bu topraklara, bu köylere ve dedesinin izine bağlı olduğunu biliyordu. Bu bağ, ona güç ve umut veriyordu.

Güneş batıya doğru eğilirken, Ali de koyunları toplayıp köye dönmeye hazırlanıyordu. Ancak, bu yolculuğun sadece bir bitiş değil, aynı zamanda bir başlangıç olduğunu biliyordu. Gökyüzünün sesi, her sabah yeniden yankılanacak, toprak ona her gün yeni bir hikâye anlatacaktı. Göğün ve toprağın arasında, Ali gibi daha nice insanlar gelip geçecekti belki, ama bu bağ hiç kopmayacaktı.

Ali'nin gözü son bir kez ufka takıldı. Derin bir nefes aldı, içinde taşıdığı huzuru hissederek. Göğün sesi, toprağın nefesiyle birleşmiş, ona bir hayat boyu unutamayacağı bir şarkı sunmuştu. Bu şarkı, sadece Ali'nin değil, bu topraklarda yaşayan her canlının hikâyesiydi. Güneş batarken, bu hikâye ufka karıştı...

Bahadır Hataylı/03.11.2024/22.44/Sancaktepe/İST

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Vahyin Önünde Çöküş- Hakikati Yazıp Satanlara Karşı Tüm Zamanlara Ültimatom

İnsanlık tarihinin en ağır suçlarından biri, hakikati bilerek tahrif etmek, onu çıkar uğruna eğip bükmek ve sonra da bu çarpıtılmış sözleri ...