29 Ocak 2025 Çarşamba

Dünya Malının Aldatıcı Cazibesi ve Hutâme'nin Gerçekliği

 


1,2. Mal toplayan ve onu durmadan sayan, insanları arkadan çekiştiren, kaş göz işaretiyle alay eden her kişinin vay hâline!
3. O, malının, kendisini ebedîleştirdiğini sanır.
4. Hayır! Andolsun ki o, Hutâme'ye atılacaktır.
5. Hutame'nin ne olduğunu sen ne bileceksin?
6,7. O, Allah'ın, yüreklere işleyen tutuşturulmuş ateşidir.
8,9. Şüphesiz uzatılmış direkler arasında (bağlı oldukları hâlde) ateş onların üzerine kapatılacaktır.

İnsanların Mal Tutkusu ve Aldanışı

İnsanlık tarihi boyunca servet ve mal, gücün ve iktidarın en önemli göstergelerinden biri olarak algılanmıştır. İnsanlar, sahip oldukları malların ve servetin kendilerini güçlü, itibarlı ve hatta ölümsüz kılacağına inanarak biriktirme hırsına kapılmışlardır. Bu hırs, onları sadece zenginleşmeye değil, aynı zamanda bencilleşmeye, kibirlenmeye ve başkalarına karşı adaletsiz davranmaya da itmiştir. Hûmeze Suresi'nde bu tür kişilere yönelik çok net bir uyarı vardır: "Mal toplayan ve onu durmadan sayan, insanları arkadan çekiştiren, kaş göz işaretiyle alay eden her kişinin vay hâline!"

Günümüzde bu ayetin ne kadar büyük bir gerçekliği yansıttığını görmek zor değildir. Modern dünyada milyarderler, servetlerini sürekli artırma peşinde koşarken, fakirlik ve yoksulluk içinde kıvranan milyarlarca insan göz ardı edilmektedir. Birçok kişi, sahip olduğu paranın ve malların kendisini koruyacağını, ona güvenlik sağlayacağını ve hatta bir anlamda ölümsüzlük kazandıracağını düşünmektedir. Lüks villalar, zırhlı arabalar, özel jetler ve devasa banka hesapları, bu yanılsamanın en somut göstergeleridir. Ancak, Kur'an, bu inancı kökünden sarsarak şöyle der: "O, malının, kendisini ebedîleştirdiğini sanır. Hayır! Andolsun ki o, Hutâme'ye atılacaktır."

Hutâme-Yüreklere İşleyen Ateş

Hutâme kelimesi, "paramparça eden, kıran, yok eden" anlamına gelir. Bu, cehennemin özel bir ismi olarak kullanılmıştır ve insanın yüreğine işleyen, içten içe yakan, pişmanlığı ve azabı en derin şekilde hissettiren bir ateşi ifade eder. Ayetlerde, bu ateşin kaçınılmaz olduğu ve kişiyi tamamen kuşatacağı belirtilir. Hutâme'ye atılanların, sahip oldukları servetin kendilerini kurtaramayacağını anladıklarında yaşayacakları dehşet, modern dünyanın birçok aldatıcı güvenlik anlayışıyla da paralellik göstermektedir.

Bugün birçok insan, paraları sayesinde her türlü beladan korunacaklarını zannetmektedir. Sigorta sistemleri, güvenlik şirketleri, yüksek teknoloji güvenlik önlemleri, servetlerini koruma altına almak için oluşturdukları hukuki mekanizmalar, onların dünyadaki "Hutâme"den kaçış planları gibidir. Ancak ölüm geldiğinde, hiçbiri bir fayda sağlamayacaktır. Firavun'un, Nemrut'un ve Karun'un servetleri nasıl onları ilahi azaptan koruyamadıysa, bugün milyar dolarlık servetlerin de sahiplerine bir faydası olmayacaktır.

Günümüz Dünyasında Hutâme’nin Karşılığı

Günümüzde Hutâme'yi sadece ahiretteki bir azap olarak görmek eksik bir bakış açısı olur. Hutâme aynı zamanda dünyada da yaşanır. Mal ve servet tutkusuna kapılanların sonu genellikle psikolojik çöküş, mutsuzluk, güvensizlik ve toplumsal yalnızlık olur. Modern çağın en zengin insanlarının büyük bir kısmının depresyon, kaygı bozukluğu ve ruhsal çöküş içinde olduğu gerçeği, bu ayetlerin dünya hayatındaki yansımalarıdır.

1. Servetin Kölesi Olan İnsanların Ruhsal Çöküşü

Zenginleşmek için her yolu deneyen, haksız kazanç elde eden, insanları aldatıp sömüren kişilerin iç huzur bulamaması, Hutâme'nin dünyadaki en belirgin tezahürlerinden biridir. Tarih boyunca büyük zenginliklere sahip olmuş birçok kişi, iç huzurdan yoksun olarak intihara sürüklenmiştir. Büyük şirket sahipleri, medya patronları, film yıldızları, milyarderler... Sahip oldukları her şeye rağmen huzuru ve tatmini bulamadıkları için ya alkol ve uyuşturucu bağımlılığına yönelmekte ya da hayatlarına son vermektedirler. Hutâme'nin yüreklere işleyen ateşi, yalnızca ahirette değil, bu dünyada da kendini göstermektedir.

2. Kapitalizmin Yarattığı Hutâme

Kapitalist sistem, insanları daha fazla kazanmaya, daha fazla tüketmeye ve sahip oldukları şeyleri korumak için daha fazla mücadele etmeye zorlamaktadır. Günümüzde, milyarlarca insanın borç batağına saplanarak köleleşmesi, Hutâme'nin modern versiyonlarından biridir. İnsanlar lüks tüketim ürünlerine bağımlı hale getiriliyor, borçlanarak yaşamaya mahkûm ediliyor ve sürekli olarak ekonomik kaygılar içinde boğuluyorlar. Servet sahipleri ise daha fazla kazanma hırsı ile insanları sömürmeye devam ediyor. Ancak, bu düzen içinde hem sömürenler hem de sömürülenler bir çeşit azap içinde yaşamaktadır.

3. Sosyal Medya ve Gösterişin Hutâme’si

Hûmeze Suresi'nde, insanları arkadan çekiştiren ve kaş göz işaretiyle alay eden kişilere de vurgu yapılmaktadır. Günümüzde bu durum, özellikle sosyal medya platformlarında kendisini göstermektedir. İnsanlar, lüks yaşamlarını sergileyerek başkalarını küçük düşürmeye çalışmakta, sahip oldukları mal ve mülkü göstererek diğer insanları kıskançlığa ve değersizlik hissine sürüklemektedir. Oysa ki bu gösterişin arkasında çoğu zaman büyük bir boşluk ve mutsuzluk yatmaktadır.

Hutâme’den Kaçış Yolu

Kur'an, servetin insanı kurtaracağı yanılgısını açık bir şekilde reddetmektedir. Peki, Hutâme'den kurtulmanın yolu nedir?

  1. Malı ve serveti amaç değil, araç olarak görmek: Allah’ın verdiği nimetleri paylaşmak, infak etmek ve fakirlere yardım etmek, servetin insanı felakete sürüklemesini engeller.

  2. Kibir ve gösterişten uzak durmak: İnsanları küçümsemek, mal ile böbürlenmek, Hûmeze Suresi'nde kınanan tavırlardandır.

  3. Şükretmek ve kanaatkâr olmak: "Kanaatkâr insan en zengin insandır" hadisi, gerçek zenginliğin malda değil, gönül huzurunda olduğunu gösterir.

  4. Adaleti ve paylaşımı benimsemek: İslam’ın sosyal adalet ilkelerine uygun bir ekonomik anlayışı benimsemek, toplumsal huzuru sağlayacaktır.

Sonuç olarak, Hutâme yalnızca bir ahiret azabı değil, aynı zamanda bu dünyada da kişinin ruhunu yakan, onu mutsuzluğa ve çöküşe sürükleyen bir ateştir. Kur'an’ın bu uyarısını dikkate almak, dünya ve ahiret saadeti için gereklidir. Aksi halde, insan sadece mal biriktiren, ama gerçekte her şeyini kaybetmiş bir zavallı haline gelir.

Erol Kekeç/30.01.2025/Sancaktepe/İST

Hatmi Çiçeği ve Çocukluk Hatırası



Köyde geçen çocukluk dönemlerinde her şeyi çabuk öğrenen bir yapım vardı. Oyun, genellikle benden birkaç yaş büyüktü ama onlardan ayrılanlara karışır, öğrendiklerimi hızla kapar, yol yarışırdım. Bir gün, sapan atmayı öğrenmek için hep birlikte derelerde tutulduk. İçimizde biri vardı ki, sapani bir türlü doğru kullanamıyordu. Çünkü taşı fırlatmak için havada birkaç kez çevirdikten sonra iplerden birini bırakmak gerekiyordu. O ya aldın ya da bıraktın ya da hiçbirini bırakmadı.

Sabırla ona nasıl davranması gösterildim, özetle anlattım. Ama olmadı. Sonunda bir deneme daha yaptı, sapanı salladı... ve bir türlü ipi bırakamayınca, sapan taş yerine kafama indi!

Bir anda sıcak bir şeyin enseme doğru aktığını hissettim. Elimi götürdüm, kıpkırmızı... Kan! Sağ lop tarafımın arka kısmı yaralanmıştı. Canım yanıyordu ama daha çok korkmuştum. O günün gözleri büyüdü, panikle kaçtı. Amcamoğlu hemen yanıma koştu, “Köye götürelim seni!” dedi. Korkudan titreyerek bozulma başlamıştı, kan yüzümden süzülüyordu.

Köyümüz yakındı, kısa sürede vardık. Annemin kapısında beni bekleyen bir an durdu, sonra hızla koştu. Ellerini yıkadı, başlangıcını sürdürdü ve yüzünü soğuk suyla yıkadı. Daha sonra özellikleri yöneldi, bahçeye çıktı. Bizim “hitmiye” dediğimiz hatmi çiçeklerinden birkaçını kopardı. Büyük, açmış olanlarının ince kanatlarını ayırdı ve kanayan yere bastırdı.

Kan hala akıyordu ama annem sakindi. Hatmi çiçeğinin yapraklarını değiştirdi, tekrar bastırdı. Birkaç dakika sonra tamamen durdu! Kafam hala zonkluyordu ama annemin ellerinin güveni içimi ısıtmıştı. Eve girdik, temiz bir bezle başımı sardı. Ertesi gün kanamanın tamamen durmuş olduğunu fark ettim. Yara hızla iyileşiyordu. Doktora falan gitmemişti ama sanki bu çiçek, doktorların yapacağı pansumandan bile etkili olmuştu.

Şimdi yıllar sonra geriye dönüp baktığımda, o hatmi çiçeklerinin nasıl bu kadar güçlü bir şifa kaynağı olduğunu sorguluyorum. O gün annemin elleriyle iyileştiği yara ilacı sürülmemiş, Dikiş atılmamış, tedaviye gidilmemişti ama birkaç gün içinde tamamen kapanmıştı. Eğer bu çiçeğin böyle bir gücü varsa neden modern tıpta pek kullanılamıyor? Yoksa eskilerin bildiği ama bizim unuttuğumuz bir doğa mucizesi mi?

Kim bilir… Belki de bazı sırlar, bizim çocukluk anılarımız gibi, hatıralarımızın içinde saklıdır.

Günler geçtikçe yaralı yerim kabuk bağladı, saçlarım tekrar uzadı ve o gün yaşadığım korku, yerini bir meraka bıraktı. Annemin kullandığı o hatmi çiçeği gerçekten kanı nasıl durdurmuştu? O yıllarda çocuk aklımla bunu pek sorgulamamıştım, ama şimdi düşündükçe içimde bir araştırma isteği doğuyordu.

Bir gün köydeki yaşlılara sordum:

— Hatmi çiçeği gerçekten yaraları iyileştirir mi?

Yaşlı Hasan Amca gözlerini kıstı, sakalını sıvazladı ve hafifçe gülümsedi:

— Evlat, bizim zamanımızda doktor yüzü görmek lükstü. Annelerimiz, ninelerimiz doğanın bize sunduğu her şeyi bilirdi. Hatmi çiçeği sadece yaraları iyileştirmez, aynı zamanda öksürüğe, mide rahatsızlıklarına ve iltihaplara da iyi gelir. Eskiden her evin bahçesinde olurdu.

Bu sözler içimde yeni bir pencere açmıştı. Günümüz tıbbı o kadar ilerlemişti ki, belki de bu tür doğal çözümler unutulmuştu. Ama köyde hâlâ hatmi çiçeği vardı. Çiçeğin pembe ve mor yapraklarına baktım, o gün annemin elleriyle başıma bastırdığı o şifalı yaprakları hatırladım.

Şehirde, tıp alanında çalışan tanıdıklarıma sordum. Çoğu, hatmi çiçeğinin tıbbi kullanımını duymamıştı bile. Ancak birkaç araştırmacı, bitkinin anti-inflamatuar ve yara iyileştirici özellikleri üzerine çalışmalar yapıldığını söyledi. Fakat bu bitki, modern ilaçlarla rekabet edemediği için popülerlik kazanmamıştı.

Bunu duyduğumda içim biraz burkuldu. Neden? Çünkü belki de doğa bize en iyi ilaçları zaten sunmuştu ama biz onları unutarak, yerine fabrikalarda üretilen kimyasalları koymuştuk.

Sonrasında kendi başıma bir deneme yapmaya karar verdim. Küçük bir çizik olduğunda hatmi çiçeğini denedim. Gerçekten de kanı hızla durduruyor, deriyi rahatlatıyordu. Çocukken farkına varmadığım bu mucize, aslında ellerimin arasındaydı.

Ve bir soru aklımdan hiç çıkmadı:

Acaba biz, doğanın sunduğu şifayı modernleşme uğruna terk mi etmiştik? Yoksa gerçekten daha iyisini mi bulmuştuk?

Kim bilir… Belki de eski bilgiler ile yeni tıp arasında bir köprü kurabilsek, hatmi çiçeği gibi unutulmuş şifa kaynaklarını tekrar hayatımıza katabiliriz. Ama önce, onları hatırlamamız gerek.

Ben hatırladım. Ya siz?

Erol Kekeç/29.01.2025/Sancaktepe/İST

28 Ocak 2025 Salı

Kalabalıkta Tanışan Yollar





Cuma günüydü. İstanbul’un göbeğinde, metronun girişinde biriken insan kalabalığı, sabır sınavı gibiydi. Bir yerlere yetişme telaşı, insanların yüzüne yansımıştı. Giriş neredeyse tıkanmıştı; insanlar bir yere ilerlemekten çok, birbirini engelliyor gibiydi. Bu karmaşanın tam ortasında, gözlerim genç bir kıza takıldı. Siyah çerçeveli gözlükleri ve omzuna asılı çantasıyla belli ki bir öğrenci. Göz göze geldik, bir anlık tereddütten sonra o da aynı şeyi düşündü sanırım: Buradan geçiş imkânsız.

Birlikte başka bir giriş bulmak için koşar adım uzaklaştık. Birkaç metre ileride daha tenha görünen bir kapıya ulaştık. Ancak merdiven başında bir grup insan bekliyordu. “Kapı nerede?” diye sorduğumda, bir adam gevşek bir tavırla, “Kekle içerdi,” diye mırıldandı. Anlam veremedim. Genç kız da şaşkınlıkla yüzüme baktı. Birkaç saniye sonra anladım ki, bu insanlar abdest alıyorlardı.

Adamın umursamaz hali sinirimi zorluyordu. “Söylesenize! Bizim derdimiz araca yetişmek,” dedim. Adam, sanki konuşmam onu ilgilendirmiyormuş gibi, “Önce abdest alın, sonra...” diye yanıtladı.

Derin bir nefes alarak sakinleşmeye çalıştım. “Benim abdestim var, senden mi öğreneceğiz? Sen din tüccarlığı yapıyorsun,” diye karşılık verdim. O an, tartışmanın gereksiz bir yere varacağını anladım. Genç kız koluma hafifçe dokunarak, “Gel, buradan gidelim,” dedi.

Merdivenlerden hızla aşağıya indik. Bu küçük kaosun içinde yolumuzu bulmuş olmanın rahatlığıyla nefeslenirken, kızla aramızda bir sohbet başladı.

“Burası gerçekten çok karışık,” dedi gülümseyerek.

“Haklısın,” dedim. “Eskiden bu kadar kalabalık değildi. Ben de burada okumuştum yıllar önce.”

Şaşırmıştı. “Hangi bölüm?”

“Sosyoloji. O zamanlar Türkiye’de sadece dört üniversitede vardı.”

Gözleri parladı. “Ciddi misiniz? Ben de burada uluslararası ilişkiler okuyorum.”

O anda, yılların nasıl geçtiğini fark ettim. Üniversitede geçen günlerim, dersler, tartışmalar, kütüphanelerde geçirilen saatler… Gençliğimin en güzel yılları bu kampüste geçmişti. Şimdi önümde duran bu genç kız, o günlerin bir aynası gibiydi.

Konuşmaya devam ettikçe, kendimi geçmişe daha da yakın hissettim. Ona o dönemdeki Türkiye’den, sosyoloji bölümlerinin nadir bulunmasından ve nasıl idealist bir öğrenci olduğumdan bahsettim. “O zamanlar bir şeyleri değiştirebileceğimize inanıyorduk,” dedim, hafif bir hüzünle. “Ama şimdi bakıyorum da, aynı hayalleri kuran gençlere umut bağlamaktan başka çaremiz yok.”

O, gözlerini yere indirip, “Belki de sizin hayalleriniz, bizim gerçekliğimiz olur,” dedi. Bu cümle beni hem sevindirdi hem de düşündürdü.

Merdivenlerin sonuna geldiğimizde, kapıyı bulmuştuk. Metroya binecek kadar zamanımız vardı. Yine de bu küçük karşılaşma, bir yere yetişme telaşından çok daha fazlasını ifade ediyordu.

Tam vedalaşırken kız, “Sizinle tanışmak güzeldi. Belki bir gün kampüste tekrar karşılaşırız,” dedi.

Gülümseyerek, “Kim bilir? Belki de yollarımız yine kesişir,” diye cevap verdim.

Metroya bindiğimde, düşüncelerim hâlâ onun sözlerinde ve kendi geçmişimdeydi. İnsan, bazen hiç ummadığı bir yerde, hiç tanımadığı bir yüzle hayatın kendisini bir kez daha hatırlattığını hissediyor. O gün, İstanbul’un kalabalığında yalnızca bir kapı aramıyordum; geçmişime ve geleceğe açılan bir pencere de bulmuştum.

Erol Kekeç/28.01.2025/Sancaktepe/İST

27 Ocak 2025 Pazartesi

Sobanın Sıcağında Çocukluk Yaraları

 


Yıl 1974. Dışarıda çamurla oynadığımız bir gün, akşam eve döndüm. Tıpkı bu fotoğrafta gördüğünüz çocuk gibi, üstüm başım perişan, elim ayağım çamur içindeydi. Sobada bir çaydanlık su kaynıyordu. Annem, kendisi rahatsız ve hamile olduğundan yerinden kalkamıyor, abimle ablama beni temizlemelerini söyledi. “Sakın o çamurlarla içeri girmesin,” dedi ama çocuk aklıyla ne kadar dikkat edebilirdim ki? Ev de zaten bu fotoğraftaki manzaradan çok farklı değildi; biraz daha temiz, ama yoksulluk her köşesine sinmişti.

Abim ve ablam yerlerinden kalkıp suyu almayınca ben kendim almak zorunda kaldım. Kaynar suyu çaydanlıktan dikkatle aldım ve lavabonun bulunduğu eşiğe doğru yürümeye başladım. Fakat çocuk işte, yere basışım dikkatsiz, adımım kaygan. Bir anda kaydım ve elimdeki kaynar su sağ omzumdan koluma kadar döküldü. Bir çığlık attım; bu, tarifi mümkün olmayan bir acıydı. Omzumdan koluma kadar derim suyla birlikte kavrulmuş, kazak boğazımdan sıyrılırken deriyle birlikte parçalanmıştı.

Babam bir koşuşta geldi. Önümdeki yün kazağı parçalayarak çıkardı ama o kazakla birlikte deriler de şerit şerit soyuldu. Annem, yerinden kalkamayışını unutmuş gibi, hem çığlıklarıma hem de bu duruma ağlıyordu. “Ne yaptınız bu çocuğa?” diye haykırıyordu. O an, acının tarifini yapacak kelime bulamazdım. Koluma dokunuldukça yanıyor, tek istediğim şey sürekli olarak üfürülmesiydi. Sanki o üfürmeler ateşimi biraz olsun dindiriyordu.

O gece, acıdan şaşkın bir hâlde saatlerce inledim. Komşular birer birer eve doluştu. Kimi “Zeytinyağı sürelim,” dedi, kimi “Bal iyi gelir.” Herkes bir tavsiye veriyor, ama hiçbiri acımı dindirmiyordu. Yoksulluğun öyle bir yüzü vardı ki, doktora gitmek kimsenin aklına bile gelmiyordu. Evdeki kıt imkanlarla şifa bulmaya çalışılırdı. Annem dualarla şifalar dilerken, babam bana “İnşallah bahar gelince Allah'ın ilacıyla iyileşeceksin,” dedi.

O söz beni umutla doldurdu. Bahar benim için yeniden hayat bulacağımın işareti olmuştu. Kış boyu yatakta yattım. Herkesin önerdiği şeyler birer birer denendi; zeytinyağı, yoğurt, hatta özenle hazırlanan ev yapımı karışımlar. Ama kolumdaki yanık izleri, yaranın iyileşmesi yerine çok daha derin bir yara oluşturmuştu. O yıllarda yanıklar için doktora gitmek gibi bir şey düşünülmez, her şey evde çözülmeye çalışılırdı.

Sonunda bahar geldi. Ve ben baharla birlikte canlandım. Dışarıya çıkabilmek benim için ikinci bir hayat gibi olmuştu. O ilk adımı attığımda sanki özgür bir kuş gibi hissettim kendimi. Gökyüzüne bakıp derin bir nefes aldım ve “İşte Allah’ın ilacı bu,” dedim kendi kendime.

Bu acı dolu olay, bana hayatım boyunca unutamayacağım bir ders verdi. Artık kendi işimi kendim yapma alışkanlığı edindim. Hiçbir zaman kendi sorumluluklarımı başkalarına bırakmayı sevmedim. O günün hatırası hep çocukluğumun bir damgası gibi kaldı. Toprağın çamuru nasıl kolay çıkmazsa, benim hayattaki çilem de kolay kolay tükenmezdi.

Ve şimdi, bu fotoğrafa bakıyorum. O soba başında elini ısıtan çocuk, tıpkı benim çocukluğum gibi. Fakirliğin o çiğer burkan yanını, sobadaki çaydanlıktan yükseldiğini hisseder gibi oluyorum. Ama yine de çocukların içindeki o saf ve temiz umut, ısınıyor bu anılardan. Çocukluğumu yeniden yaşıyorum; hem acıyla hem de buruk bir tebessümle…

Erol Kekeç/27.01.2025/Sancaktepe/İST

24 Ocak 2025 Cuma

Toplumsal İfsat ve İsra Suresi 16. Ayet Bağlamında Değerler Analizi

 

"Biz bir memleketi helak etmek istediğimiz zaman, onun şımarık elebaşlarına buyruklarımızı göndeririz. Ama onlar orada yoldan çıkarlar. Böylece o memleket üzerine azap hükmü hak olur ve biz de orayı yerle bir ederiz." ( İsra:17/16)

Bu ayet, bir toplumun helake doğru gidişinin sosyal, ekonomik ve ahlaki boyutlarını çarpıcı bir şekilde özetler. Şımarık elebaşların, yani toplumun zengin, etkili ve önderlik pozisyonundaki kişilerinin, toplumdaki yozlaşmayı tetikleyen bir rol oynadığına dikkat çekilmektedir. Bu durum, günümüz şartlarında da rahatlıkla gözlemlenebilir. Örneğin, emeksiz kazanç peşinde koşan bireyler ve gruplar, devasa servetler biriktirirken toplumun geniş kesimlerini yoksulluk ve çaresizliğe sürüklemektedir. Ayrıca, medya ve eğlence sektörü aracılığıyla lüks yaşam tarzlarının teşvik edilmesi, tüketim kültürünün yaygınlaşmasına neden olmuş ve ahlaki değerlerin erozyonunu hızlandırmıştır. Bu süreçte, kamu kaynaklarının adaletsiz dağıtımı, halkın devlete olan güvenini de ciddi şekilde sarsmıştır.

Toplumdaki İfsadın Unsurları

  1. Ekonomik Adaletsizlik ve Emeksiz Kazanç: Kapitalist düzende, servet az sayıdaki insanın elinde yoğunlaşmaktadır. Bu bireyler, genellikle emeğin karşılığını almaktan uzak bir biçimde, spekülasyon, yolsuzluk ve rant temelli sistemlerle servet biriktirir. Örneğin, modern dünyada emlak balonları, banka manipülasyonları ve vergi kaçırma gibi sistematik sorunlar, bu eşitsizliği körüklemektedir. Küresel ekonomik krizler sırasında milyarlarca insan işini kaybederken, zenginlerin servetlerini katladığı açıkça görülmüştür. Kur'an bu durumu şu ayetle kınar:

    "Ta ki, mallarınız sadece zenginler arasında dönüp duran bir servet olmasın." (Haşr:59/7) Bu ayet, günümüzde gelir uçurumunun ve ekonomik eşitsizliklerin açık bir eleştirisi olarak değerlendirilebilir. Örneğin, dünyadaki en zengin %1’lik kesim, küresel servetin neredeyse %50’sine sahipken, geri kalan büyük çoğunluk kaynakların sınırlı bir kısmıyla hayatını idame ettirmeye çalışmaktadır. İstatistiklere göre, dünya nüfusunun yarısı, günde 5.50 doların altında bir gelirle yaşamaktadır. Böylesi bir eşitsizlik, toplumsal huzursuzluğu tetikleyen temel unsurlardan biridir. Kur'an'ın bu uyarısı, servetin daha adil bir şekilde dağıtılmasının ne denli önemli olduğunu gözler önüne sermektedir.

    Zenginlerin çıkarına hizmet eden bu sistem, toplumun geri kalanını fakirlik ve mahrumiyete sürükler.

  2. Tüketim Toplumu ve Ahlaki Erozyon: Kapitalist düzenin bir sonucu olarak, insanlar ihtiyaçtan çok arzularını tatmin etmeye yöneltilir. Tüketim üzerine kurulu bu sistem, insanlarda doyumsuzluk ve şükürsüzlük hissi uyandırır. Bu durum, Furkan Suresi'nde şu şekilde ifade edilir:

    "Heva ve hevesini ilah edinen kimseyi gördün mü?" (Furkan:25/43)

    Tüm hayatını zevk ve eğlenceye adayan bireyler, manevi değerlerden kopar ve sadece kendi çıkarlarına hizmet eden bir anlayışı benimser.

  3. Adaletin ve Ehliyetin Yok Edilmesi: Adaletin tesisi, bir toplumun ayakta kalmasının temel unsurudur. Ancak adaletin yerini kayırmacılık, liyakatsizlik ve şahsi çıkarlar aldığında, toplum içinden çökmeye başlar. Maide Suresi'nde şu uyarıda bulunulur:

    "Ey iman edenler! Kendiniz, ana-babanız ve akrabanız aleyhine de olsa, Allah için adaleti ayakta tutan kimseler olun." (Maide:5/8)

    Adaletin terk edilmesi, toplumun özündeki huzur ve birlik ruhunu yok eder.

İfsadın Sebepleri

  1. Nefsin Putlaşması: Toplumun bireyleri, kendi arzularını ve çıkarlarını ilahlaştırdığında, toplumsal ıslah yerine bireysel tatmin ön planda tutulur. Bu, ahlaki yozlaşmanın ve toplumsal çöküşün başlangıcıdır.

  2. Şükürsüzlük ve Kanaatsizlik: Bolluk ve refah içinde yaşayan insanlar, zamanla Allah'ın nimetlerini unutup kendilerini nimetlerin kaynağı olarak görmeye başlar. Bu durum Neml Suresi'nde şu şekilde vurgulanır:

    "İnsanların çoğu şükretmez." (Neml:27/73)

  3. Eğitim ve Bilincin Eksikliği: Bilinçli bireylerin yetişmediği, eğitimin niteliksizleştiği toplumlar, ahlaki ve sosyal yozlaşmaya daha açık hale gelir. Allah bu duruma şu uyarıyı yapar:

    "Gözler kör olmaz, ancak göğsün içindeki kalpler kör olur." (Hacc:22/46)

Helak Kaçınılmaz Hale Geldiğinde Ne Olur?

İsra Suresi 16. ayet, şımarık liderlerin ve ahlaksız sistemlerin toplum üzerindeki yıkıcı etkisini ortaya koyar. Bu noktaya gelmiş bir toplum, tıpkı Lut kavmi, Semud kavmi ve Nuh kavmi gibi, kendi sonunu hazırlamıştır. Allah, ıslahın mümkün olmadığı bu topluluklara helakı reva görür.

"Onlar zulmettiği zaman hepsini helak ettik ve onlardan sonra başka bir toplumu var ettik." (Enbiya:21/11)

İnsanlık, helakten kurtuluş için Allah'ın yoluna dönmeli, adaleti ve ahlaki değerleri yeniden inşa etmelidir. Aksi halde, bu ayetlerdeki uyarıların tekrarlanmasının kaçınılmaz olduğu açıktır.

Toplumdaki yozlaşmanın kökeninde ahlak, ekonomik ve liderlik erozyonu yatmaktadır. Kur'an'ın uyarıları, bu bozulmanın önüne geçmenin yegâne yolunun tevhidi değerlere dönmek ve adalet ölçülerini benimsemek olduğunu ortaya koyar. Allah'ın rahmeti ve kurtuluşu, yozlaşmış liderlere ve sistemlere değil, onu düzeltmeye çalışanlara yakındır.

Erol Kekeç/24.01.2025/Namazgah/İST

23 Ocak 2025 Perşembe

Kuran Örnekleri Ve Gerceklik

 Kur'an-ı Kerim'in Furkan Suresi 33. ayetinde şu buyrulmaktadır: "Onlar sana bir misal getirdikleri zaman biz sana hakkı ve en güzel açıklamasını getiririz." Bu ayet, Kur'an'ın insanların zihinlerinde oluşan tüm soruları ve karşılaştıkları tüm örnek durumları karşılayacak şekilde rehberlik yaptığına işaret etmektedir. Kur'an'ın evrenselliği ve zamandan bağımsız olarak insanların hayatına dokunan özellikleri, onun her konuda bir rehber olmasını sağlar.

1. Kur'an'ın Misal Verme Yöntemi ve Yaşama Dokunuşu Kur'an, meseleleri çoğu zaman misaller ve temsiller yoluyla açıklamıştır. Bu, hem anlamanın kolaylaştırılması hem de zihinsel bir şablon oluşturulması amacını taşır. Örneğin, Rahman Suresi’nde bahçelerden, nehirlerden ve nimetlerden söz edilerek cennet tasvir edilmiştir. Bu anlatım, insanın duyularına hitap ederek manevi güzellikleri somut çerçevede kavramasını sağlar.

Kur'an'ın bir diğer özelliği, özellikle insan tabiatı ve sosyal yapılarla ilgili evrensel ilkeleri misallerle açıklamasıdır. Lokman Suresi’nde ebeveyn ve çocuk ilişkisine değinilerek şükran ve saygının önemi vurgulanır. Aynı zamanda, bireyin sorumlulukları hatırlatılarak manevi değerlerin hayata aktarılması gerektiği belirtilir.

2. Kur'an'ın Her Konuda Söyleyecek Bir Sözü Vardır Kur'an, ahlak, sosyal ilişkiler, ekonomi, hukuk ve bireysel davranışlar gibi hayata dair her konuda prensipler ortaya koyar. Örneğin, ekonomik adalet ilkesi Bakara Suresi’nde şu şekilde ifade edilir: “Eğer borç verirseniz bunu yazın ve adaletle yazan bir kâtip bulunsun.” (Bakara, 282). Bu ayet, hem tarafları koruyan hem de ekonomik ilişkilerde şeffaflığı sağlayan bir ilkedir.

Bunun yanında, Kur'an bireysel ahlakı da şekillendirir. Örneğin, bir insana bağış yapmak veya yardımcı olmak, Nahl Suresi'nde şu ifadelerle desteklenir: “İyilikle, güzellikle yardımlaşın ama kötülük ve haksızlıkta yardımlaşmayın.” (Nahl, 90). Bu ifade, bireysel sorumluluğun ve toplumsal dayanışmanın esaslarını ortaya koyar.

3. Kur'an ve Güncel Hayat Arasındaki Bağlantı Kur'an'ın evrensel ilkeleri, modern dünyada ortaya çıkan sorunlara da çözüm sunabilecek niteliktedir. Örneğin, çevre sorunları ile ilgili Kur'an'ın doğayı koruma ve israfı önleme vurgusu son derece çarpıcıdır: “Yiyiniz, içiniz fakat israf etmeyiniz. Çünkü Allah israf edenleri sevmez.” (Araf, 31). Bu ayet, bireyden topluma kadar herkesin doğaya karşı sorumluluğunu hatırlatır.

Adalet konusu da Kur'an'ın üzerinde ısrarla durduğu bir başlıktır. Çağdaş dünyada sosyal adalet arayışı devam ederken, Kur'an bu konuda şu ilkeyi sunar: "Bir topluma olan kininiz, sizi adaletsizliğe sevk etmesin. Adil olun. Bu, takvaya daha yakındır." (Maide, 8). Bu ifade, düşmanınız bile olsa adil davranmanın gerekliliğini çok açık bir şekilde ortaya koyar.

4. Yaşamımız ile Kur'an'ın Rehberliği Arasındaki Kopukluk Bugün insanların birçoğu Kur'an'ı hayattan uzak bir metin olarak algılamakta veya onun söylediklerini anlamaya çalışmak yerine sadece ritüellere odaklanmaktadır. Bunun sonucunda, bireysel ve toplumsal sorunlara Kur'an'ın rehberlik fonksiyonu zayıflamıştır. Örneğin, ahlaki yozlaşma veya gelir eşitsizliği gibi modern sorunlar, Kur'an'ın rehberliği ışığında çözülebilecek meselelerdir. Ancak bu bağı kurmak, Kur'an'ı anlamak ve çağın dertlerine uygun çözümler bulmak için bir gayret gerektirir.

Sonuç Kur'an'ın her konuda rehberlik edebilecek bir kitaplık sunması, onun yaşamımızın merkezinde olması gerektiği gerçeğini gözler önüne serer. Bu rehberlikten faydalanabilmek için Kur'an'ın anlamına vakıf olmak, onu hayata geçirmek ve bireysel ya da toplumsal sorunları onun ışığında çözmeye gayret etmek önemlidir. İnsan hayatının her alanına dokunan Kur'an, ancak uygulamayla şekillenen bir hayatın parçası olduğunda özlenilen rehberlik fonksiyonunu yerine getirebilir.

Şeytanın Çağrısı ve İnsan Şeytanlarının Tuzağı

Kur’an-ı Kerim’in İbrahim Suresi’nin 22. ayeti, tarihin en acı gerçeklerinden birini gözler önüne serer: Şeytan, kıyamet günü kendisine uyanları yüzüstü bırakarak, yalnızca bir çağrı yaptığını ve onların kendi iradeleriyle bu çağrıya icabet ettiğini söyleyecektir. Ayette şöyle buyruluyor:

“İş bitirilince şeytan der ki: ‘Şüphesiz Allah, size gerçek bir vaatle vaatte bulundu; ben de size bir vaatte bulundum ama yalancı çıktım. Zaten benim, size karşı bir üstünlüğüm yoktu. Sadece sizi çağırdım, siz de bana uydunuz. O hâlde beni kınamayın, kendinizi kınayın. Ben sizi kurtaramam, siz de beni kurtaramazsınız. Doğrusu, daha önce beni Allah’a ortak koşmanızı da kabul etmemiştim.’ Şüphesiz zalimlere elem dolu bir azap vardır.” (İbrahim, 22)

Bu ayet, hem bireysel hem toplumsal düzeyde bizi derin bir sorgulamaya davet eder. Peki, bu çağrı sadece kıyamet gününe mi mahsustur? Hayır. Günümüzde şeytanlaşmış insan figürlerinin ve onların tuzaklarına düşen kitlelerin durumu bu ayetin canlı bir tefsiri gibidir. Şimdi, bu ayeti güncel bir bakış açısıyla değerlendirerek, insanlığı uyanışa çağıran bir yazı kaleme alalım.

Şeytanın Taktikleri-Aldatma Sanatı

Şeytanın asıl başarısı, insanlara kötüyü güzel, yalanı doğru, geçiciyi kalıcı gibi göstermesindedir. Onun kullandığı yöntemler bugün şeytanlaşmış insan figürleri tarafından da birebir uygulanmaktadır. Ayette geçen, “Ben sizi sadece çağırdım, siz de bana uydunuz” ifadesi, şeytanın doğrudan bir güce sahip olmadığını, fakat psikolojik ve manipülatif yöntemlerle insanları yönlendirdiğini gösterir. Bugün, toplumları yalan vaatlerle peşinden sürükleyen liderler, ideologlar ve medya figürleri, bu taktikleri mükemmel bir şekilde uygular.

1. Aldatma Vaadi- Sözde Mutluluk

Şeytanlaşmış insanlar, kitlelere “huzur, mutluluk, refah” vaat ederken, aslında onları çıkarlarına hizmet eden köleler hâline getirir. Bunu yaparken, insanların zaaflarını ustaca kullanırlar:

Hırs: İnsanlara sonsuz başarı ve güç vaat ederler.

Şehvet: Ahlaki sınırları kaldırarak, özgürlük adı altında sorumsuzluğu teşvik ederler.

Mal Hırsı: İnsanları tüketim çılgınlığına sürükleyerek, maneviyattan koparırlar.

Bu vaatlerin sonucunda, insanlar, onları mutluluğa götürecek sanarak, aslında kendi yıkımlarına giden yolu inşa ederler. Şeytanın “Ben size bir şey yapamam” itirafı, bu liderlerin de bir gün maskelerini düşürüp kitleleri yüzüstü bırakacağını hatırlatır.

2. Manipülasyon-Psikolojik Savaş

Şeytan ve şeytanlaşmış insanlar, kitleleri kontrol etmek için propaganda ve manipülasyon tekniklerini kullanırlar. Bugün medya, sosyal platformlar ve eğlence endüstrisi, insanların zihinlerini şekillendiren en güçlü araçlar hâline gelmiştir.

Doğruyu çarpıtmak: Hakikat, yalanla harmanlanır ve insanlar gerçeği ayırt edemez hâle gelir.

Şüphe oluşturmak: İnsanların imanlarını sarsarak, onları inançsızlık bataklığına sürüklerler.

Korku ve umut taktiği: İnsanları ya korkutarak ya da boş umutlarla kandırırlar.

Bu yöntemlerle insanlar, iradelerini kaybeder ve şeytani sistemin kölesi hâline gelirler.

İnsan Şeytanlarına Uyanların Durumu-Şirk Ehli

İbrahim Suresi 22. ayet, şeytanın peşinden gidenlerin aslında kendi iradeleriyle bu yolu seçtiğini vurgular. Burada, şeytana uyanların sorumluluğuna dikkat çekilir. Günümüzde şeytanlaşmış liderlere, yozlaşmış ideolojilere ve dünyevi hırslarla dolu sistemlere uyanların durumu da aynıdır. Onlar, kendilerini kandıranları suçlayarak, kendi hatalarını görmezden gelirler. Oysa:

Sorumluluk bireyseldir, Her insan, kendi aklı ve iradesiyle hareket etmek zorundadır.

Şirk, sadece puta tapmak değildir: Şeytanlaşmış insanlara, onların ideolojilerine ve vaat ettikleri sahte cennetlere boyun eğmek de bir tür şirktir.

Hakikat, fıtratla uyumludur: İnsan, içindeki vicdanın sesini susturup dünyaya tapmaya başladığında, şeytanın kulu olur.

Uyanış Çağrısı-Hakk’a Dönüş

Şimdi sormak gerekiyor: Bu şeytanlaşmış figürler ve onların tuzaklarına düşen kitleler nasıl kurtulabilir? İbrahim Suresi 22. ayet, aynı zamanda bir kurtuluş reçetesi sunar:

Hakiki imana yönelmek: İnsan, Allah’ın vaatlerinin tek gerçek vaat olduğunu anlamalıdır. Dünyadaki her şeyin geçici olduğunu ve yalnızca Allah’a yönelenlerin kurtulacağını bilmelidir.

İradenin gücünü fark etmek: Şeytanın etkisi, insanın zaaflarına hitap eder. Ancak Allah’a sığınan bir kul, şeytani vesveselerden korunur.

Doğru liderleri seçmek: Şeytanlaşmış insan figürleri, toplumların yıkımına sebep olur. Bu nedenle, insanlar liderlerini seçerken, onların ahlaki değerlerine ve sadakatine bakmalıdır.

Kendine Gel İnsan!

Ey insan! Şeytanın ve onun peşinden giden şeytanlaşmış insanların oyunlarına aldanma. Onların vaat ettiği sahte cennetlerin ardında, sonsuz bir hüsran vardır. Unutma ki, Allah’ın vaadi gerçektir:

“Kim doğru yolu seçerse, ancak kendisi için seçmiş olur; kim saparsa, ancak kendi zararına sapmış olur.” (İsra/15)

Bu yazı, sana bir çağrıdır: Kendine gel ve şeytanın çağrısına değil, Hakk’ın çağrısına kulak ver. Çünkü kıyamet günü, seni kurtaracak olan, ne şeytan ne de şeytanlaşmış insanlar olacaktır. Sadece Allah’a teslim olanlar, o gün gerçek kurtuluşa erecektir.

Erol Kekeç/22.01.2025/Sanackatepe/İST

22 Ocak 2025 Çarşamba

Vasiyet-Dosdoğru Yaşamanın Ardından

Bismillahirrahmanirrahim,

Sevgili çocuklarım, kardeşlerim, yakınlarım, köyümüzün, şehrimizin, bölgemizin ve ülkemizin insanları... Ve tüm insanlık. Bugün size kalbimden kopan en derin duygularımla son sözlerimi bırakıyorum. Bu bir veda değil; daha çok, yüreğinizin en gizli köşelerinde yankılanacak bir niyetin, bir hayalin, bir yaşam ülküsünün nişanesi.

Ben bu dünyadan, elime bir asa alıp çocukluk yıllarımdan itibaren dosdoğru bir yolun arayışıyla geçtim. Hayatım boyunca, omzuma yüklenmiş yükler ne kadar ağır olursa olsun, tek bir an bile doğruluğuma, sadakatime, adalete olan inancıma halel getirmedim. Rabbimin takdir ettiği ömür, beni bugün kendi katına davet ederken, arkamda büyük bir miras bırakmanın sorumluluğunu hissediyorum. Bu miras şunlardan ibarettir:

Dosdoğru Yol-Asayı Elden Bırakmayın

Benim sevgili evlatlarım ve kardeşlerim; şu hayatta hangi yöne yürümüş olursak olalım, omuzlarımızda insanlık adına büyük bir yük taşıdığımızı unutmayın. Bugün, size bu yükü ve o doğru yolun rehberini teslim ediyorum. Benim taşıdığım asa artık sizin ellerinizdedir; sizler bu asayı daima sıkı tutun ve ömrünüzü adaletle, özgürlükle ve hakkaniyetle süsleyerek tamamlayın.

Toplumsal Yaşamın Omurgası-Adalet, Şefkat ve Hakkaniyet

Hayat, zaman zaman sert fırtınalarla bizi sınayabilir. Bazı insanlar, kendi çıkarlarını toplumun mutluluğundan üstün görmeye cüret edebilir. Böyle durumlarla karşılaştığınızda, onlara düşmanlık değil; sevgiyle yaklaşıp insanın gerçek mutluluğa, başkalarını mutlu etmekle ulaşabileceğini sabırla anlatın. Sizler, yaşama adaletin ve özgürlüğün omurgasını inşa eden bireyler olun. Her zaman şefkat ve anlayışla hareket ederek, nefretin zehrini sevginin merhemiyle iyileştirin ve barışı temellendiren sağlam köprüler kurun.

Bu yol, dikenlerle dolu olabilir. Ancak bilin ki, şiir gibi bir hayat, her şeye rağmen adım adım inşa edilir. Sizler, bu dikenlerin arasından gül bahçelerine ulaşan insanlar olun. Her sözü, her hareketi, insanlığın ortak yararı için biçimlendirin. İyilik, büyük bir meşaledir; siz bu meşaleyi taşıyın.

Hakka Tabiiyet ve Rabbe Yürüyüş

Bu dünyadaki yolculuğum bana öğretti ki, hayat yalnızca Hakk’ın izinden giderek gerçek bir anlam kazanır. Büyük atam İbrahim’in o sarsılmaz kararlılığıyla söylediği gibi; "Ben sizleri ve taptıklarınızı reddediyorum. Yalnızca Rabbime yürüyorum…" Ben de aynı inanç ve kararlılıkla aranızdan ayrılıyorum. Ancak biliyorum ki bu ruh, sizlerin sarsılmaz azminizle ve Rabbin rızasını arama çabanızla yaşayacak; gelecek nesiller için rehber bir ışık olarak yanmaya devam edecektir.

Rabbe yönelmek, sade, tertemiz ve samimi bir hayat sürmekle mümkündür. Hayatınızda gereksiz fazlalıkları ayıklayın ve nefsinizin körelten zincirlerinden özgürleşin. Sevgiyi, fedakârlığı ve alçakgönüllülüğü hayatınızın dokusuna işleyin. Çünkü ancak böyle bir doku, Rabbin yolunda güçlü ve sağlam bir halata dönüşebilir.

Geleceğe Bıraktığım Tohumlar

Sevgili ailem ve insanlarım, sizlere öyle bir dünya bırakıyorum ki, bu dünya sevgiyle filizlenip huzura kavuşabilir ya da nefrete yenik düşüp karanlığa gömülebilir. Benim tek gayem; sevgi, adalet ve şefkat tohumlarını bu dünyanın bereketli toprağına ekmek oldu. Sizler de bu toprakları gözetip kollayın; ahlakı, yaşamınızın merkezine koyun. Döşediğimiz bu doğru yolda, dosdoğruluğun kılıcıyla adaletsizlikle mücadele edin ve her daim hak için dimdik ayakta durun.

Birlikte yaşamanın erdemlerini unutmayın. Gökyüzü tek bir bulutla mavileşmez; birbirinden farklı insanlar, o büyük tabloyu tamamlayan renklerdir. Bu renkleri uyumla bir arada tutan siz olun.

Selam Olsun...

Bu satırları yazarken, hüzün ve umut iç içe geçmiş durumda. Geleceği inşa etme konusunda içinizdeki şevki ve gücü görüyorum; bu, bana sonsuz bir huzur veriyor. Rabbime doğru yürürken, geride doğruluğun ve adaletin ışığını taşıyacak bir aile bırakıyor olmak beni teselli ediyor. Bu bir vedadan çok, size duyduğum güvenin ifadesi.

Rabbim sizi korusun ve dosdoğru bir yolda, insani değerlerin üzerinde bir hayatla bereketlendirsin. Her sözcük, bir dua gibi yankılansın içinizde.

Selam olsun hakkı arayanlara, doğruluğun peşinden gidenlere... Bu mesajı, doğruluğuyla dünya ışığı olan bir kardeşiniz olarak size sunuyorum.

Bahadır Hataylı/21.01.2025/Namazgah/İST

Sessizlikte Yankı Bulan Hikaye

 

Sonra dedim ki, "İnsanlara ne anlatırsan anlat ama kendini anlatma. Bilirim, anlamazlar..."

Bu sözü ilk kez, çocukluk yıllarımda bir sonbahar akşamı, babamın dalgın bakışlarla pencereden dışarıya baktığı bir anda duydum. O zamanlar, bu sözün derinliğini kavrayacak yaşta değildim. Ama yıllar geçtikçe, hayatın karmakarışık labirentlerinde kayboldukça, bu sözün gerçek anlamı yavaş yavaş çözülmeye başladı.

Hayatımın en çetrefilli döneminde, bu söz çok daha derin bir anlam kazandı. O dönemde, hayallerimle gerçekler arasında sıkışıp kalmıştım. Kendimi anlatmaya çalıştığım her insanda, bir duvara çarpmış gibi hissediyordum. Kimse tam anlamıyla anlamıyor, ya da anlamaya çalışmıyordu. İçimde biriktirdiğim düşünceler, kelimelere dökülmeye çalıştığında ya anlamını yitiriyor, ya da alaycı bir tebessümle karşılanıyordu.

O zamanlar, bir ressamdım. Fırçamla hayatın renklerini yakalamaya çalışıyor, her tuvalde içimde kopan fırtınaları resmetmeye gayret ediyordum. Ancak, tablolarımı kimse anlamıyordu. Gören herkes, "Bu neyin resmi?" diye soruyordu. Oysa benim için her renk, her dokunuş, her detay bir duyguyu, bir anıyı temsil ediyordu. Mücadele ettim, kendimi anlatabilmek için çabaladım. Ancak sonunda anladım ki, kimse benim hikayemi dinlemek için vakit ayırmıyor. Herkes, kendisinin anlatılmasını bekliyordu.

Bir gün, bir sergiye davet edildim. Sergi, şehrin en prestijli galerilerinden birinde düzenleniyordu. Tablolarım, galerinin beyaz duvarlarına asıldı. Misafirler gelip tablolarıma baktılar, kısa yorumlar yaptılar. Ancak kimse, gerçekte ne anlatmaya çalıştığımı sormadı. Bir kadın, tablolarımdan birinin karşısına geçip alaycı bir şekilde, "Bu, bir şeyi unuttuğunuzu gösteriyor olmalı," dedi. Oysa o tablo, kaybettiğim bir sevdiğimin yasını tutuyordu.

İşte o anda, babamın sözü yankılandı zihnimde: "İnsanlara ne anlatırsan anlat ama kendini anlatma. Bilirim, anlamazlar..."

O gün sergiden ayrılırken, tabloyu orada bırakmaya karar verdim. Çünkü o an anlamıştım ki, kendimi anlatmaya çalışmak yerine, kendi hikayemi yaşamam gerekiyordu. Anlatılmayan hikayeler bile, yaşanmış oldukları için değerlidir.

Zaman geçtikçe, şehrin kenar mahallesinde küçük bir atölye kurdum. Orada, sadece kendi için resim yapmaya başladım. Artık kimsenin onayına, kimsenin anlayışına ihtiyacım yoktu. Resimlerim benim öykülerimdi; anlatmak istediğim şeyler de buydu. Anlamayanlar için, o tablolar sadece renkten ibaret olabilirdi. Ama benim için, her biri yaşanmış ve hissedilmiş bir öyküydü.

Bir akşam, eski bir arkadaşım çıka geldi. Atölyenin ortasında duran, yarım kalmış bir tabloya gözünü dikti. "Bu tablo, neyi anlatıyor?" diye sordu. Derin bir nefes aldım ve ona baktım. "Kendimi," dedim kısaca. Arkadaşım, biraz düşünüp başını salladı. Ardından, "İlk kez bir tablonu anladım," dedi. Oysa ben ona hiçbir şey anlatmamıştım. O, anlamış gibi yapmıştı ya da belki gerçekten anladığına inanmak istemişti.

Yıllar sonra, o tablo bir sanat galerisinde sergilendi ve büyük ilgi gördü. Ancak o tabloda ne anlatıldığını, kimseye açıklamadım. Çünkü artık biliyordum: Kendini anlatmaya çalışmak boş bir çabaydı. İnsanlar, sadece anlamak istediklerini anlıyordu. Ve bazen, hikayenizin sessiz kalması, onun güzelliğini korumanın en iyi yoluydu.

Bir gün, hayatın bana başka bir sürprizi oldu. Sergilerden uzak, dingin bir yaşam sürerken, genç bir sanat öğrencisi atölyemi ziyaret etti. "Hocam," dedi çekinerek, "ben sizin tablolarınızı anlayabileceğimi düşünüyorum. Çünkü onların sessizliği bana kendi hikayemi anlatıyor." Gözlerinde samimi bir ışıltı vardı. İlk kez biri, tablolarımın sessiz diline kulak veriyordu.

Ona, hiçbir açıklama yapmadan bir tabloyu işaret ettim ve sessizce izledim. Gözleri dolmuştu. "Bu, benim içimdeki kayıp," dedi kısık bir sesle. İşte o an, babamın sözünün başka bir anlamını keşfettim: Sessizlik bazen en güçlü hikaye anlatıcısıdır.

O genç öğrenciyle konuşmamız, bana yeni bir pencere açtı. Anladım ki, hikayemiz başkalarının hikayelerinde yankı bulduğunda, gerçekten anlam kazanıyor. Ve bazen, bu yankıyı yaratmanın yolu, sadece sessizce dinlemek ve paylaşmaktan geçiyor.

O günden sonra, tablolarımı sadece kendim için değil, insanlara kendilerini bulacakları bir ayna sunmak için de yapmaya başladım. Babamın sözü hâlâ kulağımda yankılanıyordu: "İnsanlara ne anlatırsan anlat ama kendini anlatma." Ancak artık bu söz, benim için bir sınır değil, bir rehber olmuştu.

Çünkü biliyorum, insanlar kendi hikayelerini bulmak istiyor. Ve belki de, bu hikayeye ilham olarak, anlatılabilecek en güzel hikaye.

Bahadır Hataylı/23.01.2025/Sancaktepe/İST

20 Ocak 2025 Pazartesi

Kendi Rüzgârını Yaratmak

Martıların çığlıkları, ufukta beliren bir fırtınanın habercisi gibiydi. "Hayat deniz gibidir," diye mırıldandı kendi kendine, dedesinden öğrendiği bir öğüt aklına düştü. "Kimsenin rüzgârına güvenip yelkenlerini açma..."

Efe’nin yaşamı tam anlamıyla bir deniz yolculuğuna benziyordu. Dalgalar bazen onu ileri taşımış, bazen de derinlere çekmişti. Genç adam otuzlu yaşlarını aşmasına rağmen, içinde bitmeyen bir çalkalanma hissi taşıyordu. Üniversiteden mezun olduğu gün kazandığı cesaret, büyük şehre taşındıktan kısa süre sonra yerini hayal kırıklıklarına bırakmıştı. Şimdi, çocukluk kasabasına geri dönerken, o eski sahil kasabasının tuzlu havasını ciğerlerine çekiyor ve neler yapacağını sorguluyordu.

Dede, bilge adam... O küçükken, dede her zaman bir sandalın başına oturur, Efe’yi karşısına alır ve ona hikâyeler anlatırdı. Efe, henüz hayatı anlamlandıramadığı o çocukluk yıllarında, dedesinin denizle olan derin bağını fark ederdi. "Hayat bir denizdir, delikanlı! Bazen sakin, bazen hırçın... Ama asıl mesele, küreği bırakmamakta." Dedenin sözleri, şimdi yaşamı boyunca duyduğu en değerli öğütlerden biri olarak zihninde yankılanıyordu.

Efe, çocukluk evine yaklaştıkça zihninde şiddetlenen bir huzursuzluk vardı. Kasabaya dönmek bir geri adım mıydı, yoksa yeni bir başlangıç mı? Sorular içinde kaybolmuşken, evin önündeki eski dut ağacını gördü. Bu ağaç, adeta bir geçmişin bekçisi gibi sapasağlam duruyordu. O an, çocukken dut ağacına tırmandığı yaz günleri aklına geldi. Evin verandasında oturan annesiyle göz göze geldiğinde, içinde yıllardır birikmiş olan özlem yerini sıcak bir rahatlığa bıraktı.

Bir gün sonra Efe, sahilde dolaşıyordu. Deniz bu kez durgundu. Onu izlerken dedesinin geçmişte anlattığı hikâyeleri anımsadı. Dedesi bir keresinde şöyle demişti: "Bazıları yelken açar, rüzgârı arkasına alır ve yol alır gider. Ama delikanlı, o rüzgâr bir gün diner. İşte o zaman küreğine güvenmeli insan." O dönemde bu sözler küçük Efe için çok soyuttu, ama şimdi bu sözlerin anlamını tam kalbinde hissediyordu. Büyük şehri terk etmek zor olmuştu, fakat dede haklıydı. Kendi rüzgârını yaratamadığın sürece, başkalarının fırtınasında savrulmaktan başka çaren kalmazdı.

Kasaba günleri, Efe’ye her gün bir ders getiriyordu. Sabah erken kalkar, sahilde yürüyüş yapar, kendi içine dönmek için vakit bulurdu. Bir gün, eski arkadaşlarından biriyle karşılaştı: Ada. Ada, Efe gibi şehre gitmiş ancak dönenlerden biri olmuştu. İkisi de farklı hikâyelerin kahramanı olsalar da benzer yaralar taşıyorlardı. Deniz kıyısında birlikte oturduklarında, geçmişlerini anlattılar, hayallerini paylaştılar. Ada bir noktada, "Sana bir sır vereyim mi?" dedi. "Deniz sadece bir ayna değil. Ne verirsen, onu alır ama her zaman büyütüp geri verir. Sen dalgaları kabullenmeyi öğrendiğin an değişiyorsun."

Ada’nın sözleri, Efe'nin kafasında bir ışık yaktı. Kendi hayatını inşa edebilmek için cesaret gerekiyordu. Daha önce büyük şehirde herkesin peşinden koştuğu kariyer yollarını ve hayallerini kendine hedef bellemişti. Ancak belki de bunlar onun "kendi kürekleri" değildi. Deniz kıyısındaki gün batımını izlerken, aslında ihtiyaç duyduğu şeyin kendine ait bir rota çizmek olduğunu fark etti.

Haftalar geçtikçe Efe’nin kasabadaki huzuru kalıcı bir dönüşüm sağladı. Çocukken dut ağacına tırmandığı enerjiyi buldu. Küçük bir tekne satın aldı ve sahilde balıkçılık yapmaya başladı. Bu, başkaları için sıradan görünebilirdi, ama onun için yeni bir başlangıçtı. Geceleri o tekneye bakar, bir gün dedesinin dediği gibi, "Bileğini, küreğinden; umudunu, yüreğinden asla ayırma" sözlerini tekrarlardı.

Bir sabah güneş doğarken Efe, bir martının kanatlarında esen rüzgârın farkına vardı. O an, hayatın gerçek anlamının bu olduğunu anladı. Denizin içinde dalgaların hareket ettiği gibi, o da kendi yolunda hareket etmeliydi. Rüzgâr kimden gelirse gelsin, kendi küreklerine olan inancı her şeyden önemliydi.

""Hayat, engin bir denizdir," diye düşündü Efe bir kez daha. "Ama ancak kendi rüzgârını yaratmayı öğrendiğinde yolculuk gerçekten anlam kazanır.""

Erol Kekeç/19.01.2025/Sancakteepe/İST

18 Ocak 2025 Cumartesi

İçinde Birikenlerin Yükü

Belki de insan her şeyi içine atmaktan boğuluyor zamanla. Dışarıya ifade edemediği her duyguyu, kelimeye dökemediği her düşünceyi, bir zamanlar cesaretle dışa vuramadığı her yarayı kendi içine hapsediyor. Örneğin, kırıldığı bir anı dile getirmemek için dudaklarını sımsıkı kapatan birinin yüzünde beliren o sahte tebessümü düşünelim. Ya da sevgi dolu bir sözü dile getirmekten çekinip, onun yerine boş bir sessizliği tercih eden bir insanı. İnsan bu birikimlerle ne yapar? Hangi rafa yerleştirir tüm o bastırılmış anıları, utançları, sevgileri ve öfkeleri? Hiç düşünmeden o rafları göz ardı ederek mi yaşar, yoksa bir gün o rafların yükü tüm duvarları mı çökertir?

Bir insan neden içine atar? Belki korkudan. Karşısındakinin anlamayacağından, alay edeceğinden ya da onu reddedeceğinden korkar. Belki de alışkanlık haline getirir susmayı. İnsan, toplumsal olarak "güçlü" görünmenin gerektiğine dair öğretilerle büyür. Ağlamanın zayıflık, öfkenin kontrolsüzlük, kırılganlığın zafiyet olduğuna inanır. Çoğu kez derin bir nefes alır ve düşündüğü ya da hissettiği her şeyi geriye iter. Oysa bu sessizlik bir marifet değildir. Zamanla insan, kendi duygularının yankısında kaybolur.

Bazen içine atılanların kaynağı sevgidir. İnsan, sevdiği kişinin kırılmasından endişe eder ve anlatmaz; yanlış anlaşılmaktan korkar ve sessiz kalır. Bazen de öfkesini dillendirmemeyi seçer, çünkü tartışmaların ilişkileri daha fazla zedeleyeceğinden çekinir. Ancak bu duyguların birikmesi, adeta su dolu bir bardağın damlalarla taşmasına benzer. Her damla, daha büyük bir duygusal yoğunluğu işaret eder. En sonunda, bu taşma anı bazen en sevdiklerimizi bizden uzaklaştırır, bazen de kendimizi dahi anlayamaz hale getirir. Bu duygusal taşkınlık, çözülmeden kaldıkça hem kişisel benlik üzerinde hem de sosyal ilişkilerde derin çatlaklar yaratır.

Kendi içine atan insanların çoğu, "Kimse anlamaz," diye düşünür. Belki haklıdırlar. Çünkü herkes empati kurmak için gereken çabayı göstermek istemez ya da buna enerjisi yetmez. Bu yüzden birçok sorun çözüme ulaşmaz; yalnızca bir başkasına, yüzeysel bir sohbete veya geçici bir dikkat dağıtıcıya devredilir. Örneğin, bir dostla yapılan yüzeysel sohbet, yalnızca anlık olarak derinlerde biriken sıkıntılara perde olabilir. Oysa bu sıkıntıların çözülebilmesi, sohbetlerin derinleşmesinden ve samimiyetin sağlanmasından geçer. Belki de anlamlı bir bağ kurmak için sorular sormak, duyguları açıkça paylaşmak ve gerçekten dinlemek gerekir. Bu tür bir etkileşim, hem sorunların paylaşılmasını kolaylaştırır hem de insanları birbirine daha da yakınlaştırır.

Bir başka yönü de toplumsal ve kültürel faktörlerdir. İnsanlar, hangi coğrafyada ve hangi çevrede doğmuşlarsa, ona göre şekillenir. Örneğin, Asya'nın pek çok yerinde duyguları açıkça ifade etmek genellikle uygun görülmez ve bu durum toplumsal uyumun bir parçası olarak kabul edilir. Buna karşın, Batı kültüründe bireyin kendi hislerini dile getirmesi, bir özgüven ve samimiyet göstergesi olarak değerlendirilebilir. Bazı kültürlerde duyguları dışa vurmak bir zayıflık işareti olarak görülürken, bazılarında ise paylaşım teşvik edilir. Ancak dünya üzerindeki pek çok toplumda içe atma ve bastırma daha yaygın bir alışkanlık haline gelmiştir. Çünkü susmak, kısa vadede çatışmayı önler; uzun vadede ise insanın kendi iç dünyasında bir savaş başlatır.

Fakat asıl soru şudur: İçine atmak bir tercihten mi ibarettir, yoksa bir kaçış mı? Belki de içine atan kişi aslında susarak bile bağırıyordur, sadece yanlış yönlere çığlık atıyordur. Duygularını anlamak yerine, başka şeylerle kendini uyuşturarak sorunu erteliyordur. Tüm bu suskunluklar birikerek kendi içinde bir girdap yaratır. Ve insan girdaba ne kadar dayanabilir ki?

Bu boğulma hali fark edilmediği sürece derinleşir. İnsan kendi içinde biriken yükü hafifletmek yerine, çoğu kez kendine "geçici rahatlama" yolları bulur. Kimisi işe gömülür ve zamanını bu şekilde doldurmaya çalışır, kimisi ekranlara sığınarak gerçeklikten kaçar, kimisi de sahte bir "iyilik hali" maskesi takarak kendi duygularını ve yaralarını gizlemeye çalışır. Ancak bu tür çözümler genellikle kısa vadeli ve yüzeyseldir. İnsan, özüyle yüzleşip duygularını anlamadan ve kabul etmeden hiçbir sığınağın içinde kalıcı huzuru bulamaz.

Peki çözüm ne? Belki de içinde boğulmamak için insan konuşmayı öğrenmelidir. İlk başta zor olur belki, çünkü kendi yaralarını başkalarına göstermek cesaret ister. Ancak konuşmak, anlamak, anlatmak insanı insana bağlayan yegâne yoldur. Sessizliğin zincirlerini kırıp, duyguları özgür bırakmak gerekir. Öyle bir özgürlük ki, insan hem kendi içine hem de başkalarına karşı dürüst olur.

Kimi zaman da yazmak kurtarır insanı. Kelimelerle kendine bir kapı açar, içinde taşıyamadıklarını kağıda döker. Kağıt belki karşılık vermez, belki soru sormaz ama her zaman dinler. Ve bazen, en iyi dinleyici sessiz olan değil midir?

Sonuçta insan içine attıkça, o attıklarının kendini aşan bir yük haline geleceğini bilmelidir. İçe atmak, önce beden sonra ruh üzerinde derin izler bırakır. Bu yüzden, insan kalbinin duvarlarını kaldırmalı, içinde biriken tüm ağırlıklara bir çıkış yolu açmalıdır. Çünkü yüklerini paylaşan bir insan, yaşamın ağırlığını omuzlarından biraz olsun hafifletir. Belki o zaman nefes almak yeniden anlamlı hale gelir.

Erol Kekeç/19.01.2025/Sancaktepe/İST

Gerçek ve Aldanış- Geçici Dünyanın Perdesini Aralamak

Kim bu dünyayı isterse... Geçici, sınırlı, aldatıcı ve parlak görününce kandıran dünya. İnsanın ihtiraslarına, heveslerine ve sahte mutluluk hayallerine cevap veren bir tuzak olur. İsra Suresi’nin 18. ayeti, ışıltılı dünya hayalini kovalayanlara sert bir gerçeği haykırıyor: "Kim bu geçici dünyayı isterse, orada istediğimize dilediğimiz kadar veririz. Ancak daha sonra onu, kınanmış ve kovulmuş olarak cehenneme mahkum ederiz."

Bir düşünelim: Bu dünya nedir? Bir sahne mi, bir oyun alanı mı, yoksa bir imtihan mı? İnsan, günlük zevkler ve ihtiraslar peşinde koşarken neyin pahasına neler kaybediyor? Şöyle bir etrafımıza bakalım: İşleri tıkırında olanlar, lükse boğulanlar, çok çalışmadan elâleme hava atanlar... Hepsi bu dünya nimetlerini elde etmek için birbirlerini ezmeye, çalışana hakkını vermemeye, kör bir ihtirasla daha fazlasını istemeye devam ediyor. Gözünün doymadığı, kalbinin tatmin olmadığı bir dünya koşturması... Çünkü çıkarlar, insanın gözünü boyar, gerçekleri gölgeleyerek hakikati görmesini engeller.

Ancak bu ayet, dünyanın görünenden çok daha fazlası olduğunu işaret ediyor. Geçici bir hayata odaklanan kişiyi bekleyen son: Cehennem. Ama burada "cehennem" sadece ahiret ötesi bir azap mı? Yoksa bu ihtiraslara kapılmış birinin zaten şu anda yaşadığı bir iç cehennem de mi? Doyumsuzluk, şükürsüzlük, her zaman daha fazlasını istemek, uykuları kaçıran hırslar… Bunlar çoktan birer ceza değil mi?

Peki ya dünya hayatından razı olmayıp her şeyi kırıp dökenler? Elindekine şükretmeden, başkalarının haklarına tecavüz ederek kazanılan şan, şöhret, mal ve mülk… Bir düşünün: Büyük bir servet ya da güç sahibi olmak gerçekten daha mutlu bir hayat mı getiriyor? Örneğin, toplumun en zenginlerinden biri olan birinin, servetini koruma ve büyütme uğruna uykusuz geceler geçirdiğini düşünelim. İç huzur ve mutluluk, bu ihtiraslı hırsların karşısında ne kadar değerli hâle geliyor? İşte bu, yaşamın gerçek bedelini bizlere sorgulatıyor. Yaşamdaki hakikati görmek, dünya tuzağına karşı uyanık olmak demektir. Bu, sadece gözle değil kalple de görmeyi, sahte parıltıların arkasındaki hakikati fark edebilmeyi gerektirir. Uyanık olmak; şükretmeyi bilmek, kanaat etmek, hak ve adalet için çaba göstermek, yanılsamalara aldanmamaktır. Gerçek bir uyanıklık, insanı kendi hırslarının esiri olmaktan kurtarır ve daha derin bir huzura ulaştırır.

Bu ayetin işaret ettiği hakikat, yalın ve keskin: İnsan, dünyaya odaklandığında sadece sahte bir mutluluğun peşinden koşar. Dünyayı isteyenler, bu tuzağa düşer. Ama şöyle bir fark var: Allah, bu dünyayı da verir. Evet, nimetler yağmur gibi yağar, başka bir tabirle, Allah kimseye dünya zevkini esirgemez. Ama sonunda o kişi "kınanmış ve kovulmuş" olur.

Gözümüzün önünde yaşanıyor bunlar: Mal varlığıyla övünenler, tatmin olmadıkça daha fazlasını isteyenler. Ama gelin çok yüksek bir yerden bakalım: Onlar aslında hayatta en kötü duruma düşmüş kimseler. İçlerinde sönmeyen bir ateş, hep daha fazlasını isteme hırsıyla yanıyorlar.

Diğer yandan, imtihanı geçen kimseler var. Onlar bu ayetin uyarısını ciddiye alanlar; ihtiraslarına dur demeyi başaranlar. Şükretmesini bilen, gözünü hakka döndüren kimseler. İşte onlar kurtuluşa erer. İşte onlar, dünya nimetlerinin bir imtihan olduğunu anlayan ve şükürle bu imtihanı geçenlerdir.

Bu Ayet, bize bu dünyayı kimin istediğini sorgulamamızı söylüyor. Dünya, aldatıcı bir hediye paketi gibi. Paketi çözmek, hakikati görmekle mümkün. Ancak bu, gözle görülenin ötesine geçerek kalbi hakikate açmayı gerektirir. 'Uyanık olmak,' şükürle yaşamak, kanaatkârlığı hayat prensibi haline getirmek, hak ve adaletin savunucusu olmak demektir. Aynı zamanda, sahte parıltıların ardındaki gerçeği fark edebilme cesaretini göstermeyi içerir. Siz hangi taraftasınız? Geçici zevklerin peşinden koşanlar mı, yoksa hakikati seçenler mi? Unutmayalım ki bu sorunun cevabı, ahiret yurdunun kapısında bizi bekliyor. Uyanık olanlar, bu cevabı kendi lehine çevirecek olanlardır.

Bahadır Hataylı/13.01.2025/Sancaktepe/İST

Hırsızlar Horlanmıyorsa Hırlar

Eğer hırsızlar yollarda güvende yürüyorsa, bunun iki nedeni vardır: "Ya rejim büyük bir hırsızdır, ya da halk aşırı aptaldır."

Bu söz, aslında toplumun vicdanına atılan bir tokat niteliğindedir. Gündelik hayatınızda fark etmeden önümüzden geçip giden yozlaşmayı, normalleşmiş adaletsizlikleri ve sessiz kabullenmeleri sorgulatmak için çağrı yapar. İşte bu manifestoyu yazmamın sebebi, "neden susuyoruz?" sorusunu özünüze işletmek, "kimden korkuyoruz?" sorusunu da beyninizin tam ortasına kazımaktır. Artık susmayacağız, artık korkmayacağız.

Hadi gerçeğin derinliklerine inelim;

Rejim Büyük Bir Hırsız Mı? Hırsızlığın boyutları sadece cebinizdeki paradan çalınan bir mısır tanesiyle sınırlı değildir. Bazen sizin düzene olan inancınızı, umutlarınızı ve ahlakınızı çalarlar. Rejim dediğiniz mekanizma, halkın vergilerini alıp çoğaltarak geri vermesi gerekirken, eğer bunu çöpe, yolsuzluğa ve yalanlara yatırıyorsa, burada sistematik bir hırsızlıktan söz etmek kaçınılmaz hale gelir.

Etrafınıza bakınız. Rantla beslenen beton yığınları, doğaya yapılan şiddet ve halktan saklanan hakikatler... Bunlar, rejimin ahlaki çöküşünün apaçık kanıtlarıdır. Ama bu noktada asıl önemli olan şudur: "Rejim bunu yapabiliyorsa, siz buna neden izin veriyorsunuz?"

Halk Aşırı Aptal Mı? Aptallık, bir eylemsizlik halidir. Aptallık, başkalarının size ne yapmanız gerektiğini söylemesine sessiz kalmaktır. Birileri sizin umutlarınızı, özgürlüğünüzü ve ahlakınızı parça parça çalıyorken, "Böyle gelmiş böyle gider" demek en kötü mazerettir.

Hayatınızdaki sessiz köleliklerin farkında mısınız? Sizi korkuyla, şüpheyle ya da baskıyla susturan her mekanizma, halkı kör ve sessiz bir kalabalık haline getirir. Aptallığın tanımı, körce itaat etmektir. Ve bu ülkede çoğunluğun sorgulamadığı her şey, hırsızlığı meşrulaştırır.

Peki, Çıkış Yolu Ne? Artık susmayalım. Artık pasif kalmayalım. Toplum, bireylerin bir araya geldiği, haklarını savunduğu bir dayanışma alanıdır. Siz, birey olarak uyanmadan toplum uyanamaz.

  1. Sorgula: Her söyleneni doğru kabul etme. Araştır, soru sor, çünkü sorular hırsızı korkutur.

  2. Ses Çıkar: Yanlış gördüğün her yerde, ne kadar küçük olursa olsun sesini yükselt.

  3. Dayanışma: Bireysel kahramanlıklar yetmez. Halkın dayanışma şuuru gelişmelidir. Tek bir ses hırsızı rahatsız edebilir; ama bir çağrı fırtına koparır.

Bu satırlarımın  her kelimesi, uyanış çağrısıdır. Hırsızların yollarında özgürce yürüyebildiği bir düzen, sessizlerin suç ortağı olduğu bir rejimdir. Çıkın o sessizlikten! Hırsızlığın normalleştiği bu düzende, susmak en büyük ihanettir.

Bahadır Hataylı/14.01.2025/Sancaktepe/İST

Dünyaya Tapmak mı Allah’a İman mı?

Kur'an-ı Kerim'in Tövbe Suresi'nde geçen "Sizden yeminlerini bozan, peygamberi yurdundan çıkarmaya teşebbüs eden ve size karşı ilk saldırıyı başlatan bir topluluğa karşı savaşmayacak mısınız? Yoksa onlardan korkuyor musunuz? Eğer mümin iseniz, bilin ki asıl Allah’tan korkmalısınız." (Tevbe/ 13), "Onlarla savaşın ki Allah sizin ellerinizle onları cezalandırsın, onları rezil etsin, size karşı onlara zafer nasip etsin ve mümin toplumun gönüllerini ferahlatsın." (Tevbe/14) ve "Siz, hacılara su vermeyi ve Mescid-i Haram’ı onarmayı, Allah’a ve ahiret gününe iman eden ve Allah yolunda cihad eden kimsenin yaptığı ile bir mi tutuyorsunuz? Bunlar Allah katında eşit değildir. Allah, zalimler topluluğunu doğru yola iletmez." (Tevbe/19) ayetleri, adaletin, cesaretin ve müminlerin sorumluluğunun altını çizen önemli mesajlar içermektedir.

Bu ayetler ışığında günümüzde, özellikle Gazze gibi mazlum coğrafyalarda yaşanan katliamlar karşısında İslam dünyasının durumu derinlemesine sorgulanmalıdır. Müslüman ülkelerin büyük bir kısmının zalimlerin baskısı altında sessiz kalmayı tercih ettiği veya kendi iç sorunlarına gömüldüğü bir dönemde, bu sessizliğin kökenlerinde dünya sevgisi, Allah’a olan güven eksikliği ve hakikate sırt çevirme gibi unsurlar yatmaktadır. Fiili adımlar atmaktan kaçınmak, sadece zalimlerin işine yarar ve mazlumların daha da ezilmesine neden olur. Müminlerin, bu ayetleri rehber edinerek cesur ve kararlı bir şekilde harekete geçmesi gerekmektedir. Zalimlerin yeminlerini bozarak saldırıya geçtiği, çoluk çocuk demeden masumları hedef aldığı bir dünyada, Müslümanların, zalimlerin yaptıklarını görmezden gelerek "Biz elimizden bir şey gelmez" gibi ifadelerle kendilerini mazur göstermeye çalışmaları, ayetlerde işaret edilen cesaret ve sorumluluk tavrından oldukça uzaktır. Özellikle, zalimlere karşı harekete geçmemek için ileri sürülen bahaneler, Allah’a olan iman ve güvenin sorgulanmasına yol açmaktadır.

Korkaklık ve Sorumluluk Eksikliği

Ayetler, müminlere düşmanlarının zulmüne karşı koymaları gerektiğini açıkça belirtir. Ancak günümüzde birçok Müslüman toplum, "Emperyal güçlere karşı koyamayız, onların teknolojisi ve nüfuzu çok güçlü," gibi bahanelerle harekete geçmekten kaçınmaktadır. Bu korkaklık, Allah’a olan güvenin zayıflığını ve bu dünyaya olan aşırı bağlılığı ortaya koyar. "Eğer mümin iseniz, bilin ki asıl Allah’tan korkmalısınız." ayeti, bu tür bahaneleri reddeder ve müminlerin cesaretle zulmün karşısına dikilmesi gerektiğini vurgular.

Dünya ve Ahiret Dengesi

Tevbe Suresi 19. ayet, ibadetlerin ve Allah yolunda yapılan cihadın değerini karşılaştırır. Bugün, Gazze’de insanlar açlıktan ölürken ve bombaların altında yaşam mücadelesi verirken, hac veya umreye gitmek için harcanan büyük meblağların sorgulanması gerekmektedir. Hac ve umre elbette önemli ibadetlerdir, ancak bu ibadetlerin ruhu, Allah yolunda fedakârlık yapmayı ve mazlumlara yardım etmeyi içerir.

Allah’a gerçekten inanmak, yalnızca şekli ibadetlerle sınırlı kalmamalıdır. Eğer bu paralar, Gazze’deki mazlumların yaralarını sarmak için kullanılsaydı, bu hem Allah yolunda yapılan bir mücadele olur hem de ahiret gününde daha büyük bir mükâfat vesilesi olurdu. Ancak, bu yardımları ihmal edip ibadetlerinden bir karşılık bekleyenlerin durumu, ayetin işaret ettiği tehlikeli bir yaklaşımı yansıtır.

Günümüzde birçok Müslüman toplum, lüks tüketim alışkanlıkları ve dünyevileşmiş hayat tarzlarıyla, Allah’a olan imanlarını ikinci plana atmış durumdadır. "Onlarla savaşın ki Allah sizin ellerinizle onları cezalandırsın..." ayetinin mesajı, mazlumların kurtuluşunun sadece dua etmekle değil, aktif bir çabayla mümkün olduğunu hatırlatır. Ancak bizler, çoğu zaman yalnızca dua etmekle yetinerek fiili sorumluluklarımızı ihmal ediyoruz. Oysa Allah, mazlumları kurtarmak için kullarını birer araç olarak kullanır ve bizden harekete geçmemizi bekler.

Bugün dünyanın farklı yerlerinde yaşanan zulümlere karşı duyarsız kalmak, hatta bu duyarsızlığı "elimizden bir şey gelmiyor" bahanesiyle örtbas etmek, ayetlerde vurgulanan mümin sorumluluğuna aykırıdır. Bir buçuk milyar Müslümanın, birkaç milyonluk zalim bir güce karşı duramaması, Müslümanların birlik olma konusundaki eksikliğini ve Allah’a olan güvenlerinin zayıflığını göstermektedir.

Sonuç ve Çözüm Önerileri

  1. Birlik ve Beraberlik: Müslüman toplumlar, aralarındaki siyasi ve mezhepsel ayrılıkları bir kenara bırakmalı ve mazlumların yanında durarak birlik içinde hareket etmelidir.

  2. Maddi Yardım ve İbadetlerin Ruhunu Anlamak: Hac ve umre gibi ibadetlerin ruhunu anlayarak, bu ibadetler için ayrılan kaynakların bir kısmını mazlumlara yardım için ayırmak, İslam’ın adalet ve merhamet öğretileriyle uyumlu bir davranış olacaktır.

  3. Aktif Mücadele: Sadece dua etmekle yetinmek yerine, zulme karşı fiilen mücadele etmenin yolları aranmalıdır. Bu, hem maddi hem de manevi destekleri içerir.

  4. Korkuyu Yenmek: Müslümanlar, zalimlerden korkmak yerine Allah’tan korkmalıdır. Çünkü gerçek zafer ve güç, yalnızca Allah’ın elindedir.

  5. Eğitim ve Bilinçlenme: İslam toplumlarının dünyevileşmeden uzaklaşıp mazlumların yanında duracak bir bilinç ve eğitim seviyesine ulaşmaları gerekmektedir.

Tevbe Suresi’nin ayetleri, mazlumların kurtuluşu ve zalimlerin cezalandırılması konusunda müminlere büyük bir sorumluluk yüklemektedir. Bu sorumluluk, sadece dua etmekle değil, fiili bir mücadeleyle yerine getirilmelidir. Dünya hayatına olan bağımlılığımızı sorgulayarak ve Allah’a olan güvenimizi tazeleyerek, mazlumların yanında durma cesaretini gösterebiliriz. Bu, İslam’ın adalet ve merhamet ilkelerine uygun bir yaşam sürmenin anahtarıdır.

Bahadır Hataylı/15.01.2025/Sancaktepe/İST

Allah'ın Varlığı -Bilimsel Kapsamın Ötesindeki Gerçeklik-

 


Allah’ın varlığı, ispatlanabilecek bir olgu ya da maddenin varlığı gibi ele alınabilecek bir konu değildir. Çünkü Allah’ın varlığı, maddi ve gözlemlenebilir bir gerçeklikten çok daha ötedir. Maddi varlıklar belli bir forma, enerjiye ya da zamana bağlıdır; oysa Allah tüm bunlardan bağımsızdır. Yarattığı evrenin hiçbir kategorisine dahil edilemez, çünkü O, bu kategorileri yaratandır. Allah’ın varlığı, insan aklının sınırlı algılarıyla ölçülemez ve bu yüzden varlığı ispatlanabilir bir şey olarak görülmesi bir yanılgıdır.

İnsan aklı ve bilimsel yöntemler, yaratılmış varlıkların gözlemlenebilir ve ölçülebilir özelliklerini tespit etmek üzere tasarlanmıştır. Ancak Allah, yaratılmış bir varlık değil, tüm yaratılmışların üstünde ve ötesindedir. Bilimsel olarak bir maddenin varlığı, onun doğrudan ya da dolaylı etkilerinin gözlenmesiyle kanıtlanır. Fakat Allah, hiçbir varlık kategorisine dahil olmadığı ve herhangi bir maddi reaksiyona tabi olmadığı için, bu kıstaslar O’nun varlığına uygulanamaz.

Allah’ın Varlığı ve Maddi Kategoriler

Maddeler, belli bir forma sahip oldukları ve fiziksel etkiler yaratabildikleri için bilimsel yöntemlerle incelenebilir. Örneğin, daha önce bilinmeyen bir madde bulunduğunda, bilimsel yöntemlerle bu maddenin varlığını tespit edebilirsiniz. Bu süreç, maddenin fiziksel etkilerinin ölçülmesine ve deneyler yoluyla doğrulanmasına dayanır. Bilimsel yöntemler, doğrudan fiziksel gerçeklikleri anlamaya yönelik olduğu için, metafizik bir gerçekliğe uygulanamaz. Allah’ı maddi bir varlık gibi düşünmek, O’nu yarattıklarıyla kıyaslamak gibi bir hataya düşmek anlamına gelir. Metafizik kavramlar, fiziksel olguların sınırlarını aşar ve bu yüzden bilimsel araçlarla değil, kavramsal ve inanç temelli yaklaşımlarla ele alınır. Bu ayrım, Allah’ın varlığının neden maddi kategorilere indirgenemeyeceğini daha net anlamamızı sağlar.

Örnek vermek gerekirse, gözle görülmeyen bir gaz olan oksijenin varlığı, onun fiziksel etkilerinden yola çıkarak kanıtlanmıştır. Oksijenin bulunduğu bir ortamda canlılar nefes alır ve hayatta kalır. Ancak oksijen bulunmayan bir ortamda nefes alamayan canlılar ölür. Bu durum, oksijenin varlığını bilimsel olarak kanıtlar. Fakat Allah’ın varlığı, bu tür bir fiziksel etkiden çok daha ötedir. O, bütün yaratılmışların kaynağıdır ve bu yüzden maddi kategorilerle ölçülemez.

Gayb ve Allah’ın Anlaşılmazlığı

Allah’ın varlığını anlamak için gayb kavramına başvurmak gerekir. "Gayb", insanın algılama ve kavrama sınırlarının ötesinde olan, mahiyeti hakkında bilgi sahibi olunamayacak şeyleri ifade eder. Metafizik bir varlık olan Allah’ın varlığı da bu kapsamda değerlendirilmelidir. Bilimsel yöntemler, maddi varlıkları inceleme amacı taşırken metafizik aleme ulaşamaz; bu, onların doğası gereğidir. Allah’ın varlığı, insan aklının sınırlı algıları ve bilimsel yöntemlerin çerçevesi içinde anlaşılamayacak kadar aşkın ve eşsizdir.

Kur’an-ı Kerim’de bu durum şu şekilde ifade edilir: “Onlar gayba iman ederler.” (Bakara, 2/3) Bu ayet, Allah’ın varlığını anlamanın ispat etmekten ziyade iman etmekle mümkün olduğunu gösterir. İnsan aklının ve bilimsel yöntemlerin ötesinde olan bu gerçeklik, ancak imanla kavranabilir.

Bilim ve Allah’ın Varlığı

Bilimsel yöntemler, yaratılmış varlıkları incelemek üzerine kuruludur. Bilim, ölçülebilir, gözlemlenebilir ve tekrarlanabilir fenomenleri inceler. Elektriği düşünelim: Elektrik, kontrol altına alınıp kullanılabilir hale getirildiği için varlığı kanıtlanmıştır. Ancak kontrol altına alınamayan bir varlığı, bilimsel yöntemlerle kanıtlamak mümkün değildir. Allah’ı bilimsel yöntemlerle ispat etmeye çalışmak, O’nu yaratılmış bir varlık olarak düşünmek gibi bir yanılgıya düşmek anlamına gelir.

Allah’ın Varlığını Anlamak

Allah’ın varlığını ispatlamaya çalışmak, insan aklının sınırlarını ve acziyetini görmezden gelmek demektir. Einstein ya da Newton gibi dâhi bilim insanları bile Allah’ı ispat etmeye kalksa, akıllarının sınırlarıyla karşılaşırlardı. Allah’ı anlamak, ispat etmekle değil, imanla mümkün olur.

Sonuç olarak, Allah’ın varlığını anlamak için bilimsel yöntemlere başvurmak, insanın sınırlarının farkında olmamasından kaynaklanır. Allah’ın varlığı, maddi bir fenomen değil, her şeyin kaynağı ve aşkın bir gerçekliktir. Bu yüzden, Allah’ı anlamak ve inanmak, bilimsel kanıtların ötesinde bir iman meselesidir.

Bahadır Hataylı/17.01.2025/Sancaktepe/İST

15 Ocak 2025 Çarşamba

Gördüğün Gibi-Bir Milletin Aynası



Kör, nasıl gidiyorsun diye sormuş Topal'a. Topal da Kör'e “Gördüğün gibi…” demiş. Bu diyalog, sadece bir halk deyişi değil; toplumun aynası, çıplak gerçeği. Evet, şu anda aynen o vaziyetteyiz. Ancak bu vaziyet sadece bir tablonun resmi değil; bir çığlığın yankısı, bir sessizliğin haykırışı.

Bir tarafta hayatın akışından memnun olan, gelen ağam giden paşam diyen, elindeki cımbızı ve aynasıyla meşgul olan bir zümre var. Onlar için dünya, bir tiyatro sahnesi gibi: perde açılır, oyun oynanır, perde kapanır. Ama sahnede olanı biteni seyretmekle yetinirler. Seyirciler koltuğundan kalkmaz, perde arkasında olup biteni görmez. Onların tek kaygısı, sahnenin güzel görünmesidir.

Diğer tarafta ise perdenin ötesinde ezilen, horlanan, sesi duyulmayan bir topluluk var. Onlar çökmüş bir ekonomi, boşa çıkan umutlar ve kaybolan gelecekler içerisinde hayatta kalmaya çalışıyor. Bu insanlar, bir çocuk için bir dilim ekmeğin, bir anne için bir tas sütün ne kadar hayati olduğunu her gün yeniden yaşıyor.

Sistemin Uyanmaz Seyircileri

Elinde cımbız ve aynasıyla yaşayanlar, acaba gerçekten nerede yaşadıklarının farkında mı? Şu soruyu kendimize sormalıyız: Toplumsal sorumluluğumuzu kaybetmek bizi ne kadar insan yapar? Çünkü o “umurunda mı dünya” diyerek yaşayan insanlar sayesinde, düzensizlik ve adaletsizlik pekala kendini devam ettiriyor. Onlar sustukça, sistem daha gürlüyor. Onlar ışık saçmadıkça, karanlık daha da koyulaşıyor.

Peki ya öbür taraf? Sistem karanlık olunca onların gölgeleri bile siliniyor. Ekmek kavgası, şehirlerin gri sokaklarında sessizce verilen bir savaş haline gelmiş. İş arayan bir baba, sobasız bir evde titreyen bir anne, ödevini mum ışığında yapan çocuklar… Bu sessiz hikayeler, toplumun çok güzel sahnelediği şovun ardında gizleniyor.

Acıların Ortaklığını Anlamak

Oysa ki şu anda dünya, paylaşımın önemini anlamamız gereken bir dönemde. Acıları çoğaltan şey, ayrılık ve duyarsızlık. Bir insanın başkalarından soyutlanması, toplumun şahsiyetini kaybetmesi demektir. İşte bu nedenle şu soruyu sormaktan geri durmamalıyız: Kendi acımızı anlamadan, başkasının çaresizliğini anlamış olabilir miyiz?

Toplumlar, ancak dayanışmayla var olur. Bu dayanışmanın çıkış noktaları, körün göremediği, topalın yürüyemediği ama yine de bir arada oldukları o sade gerçekte saklıdır. Birimizin çaresizliği, hepimizin meselesidir. Ancak bunu anlayarak çıkış yolu bulabiliriz.

Birlikte İleri Gitmek

İşte bu manifesto, sadece bir çağrı değil; bir silkiniş, bir uyanış içindir. Sistemi sorgulamak, söylemlerden öteye gitmektir. Adalet, sadece çıkar örgütlerinin yüreklerinde değil, halkın vicdanında yaşamalıdır.

Artık cımbızı ve aynasıyla yaşayanlara şu soruyu sormalıyız: Karanlık bir tiyatronun seyircisi olmanın o koltuğunu bırakmaya hazır mısın? Toplumun yaralarına elini koymaya cesaretin var mı? Ve unutma, perde kapandığında herkes aynı sahnededir. Ne topallık ne körlük kalır, sadece gerçekler aydınlanır.

Haydi, hep birlikte ışık olalım. Gördüğün gibi olmasın diye…

Bahadır Hataylı/16.01.2025/Sancaktepe/İST

14 Ocak 2025 Salı

Hayatın Geçiciliği ve İnsan Olmanın Anlamı Üzerine Derin Bir Yolculuk

 


Değerli dostlar,

Hepimiz bu dünyaya aynı basit seremonilerle başlıyoruz: Bir ezanla çağrılıyoruz hayata, bir sela ile uğurlanıyoruz. Hayat dediğimiz bu meşakkatli yolculuk, işte o ezanla sela arasındaki zaman diliminden ibaret. Gelin, durup biraz düşünelim. Bu kadar kısa bir süre için neden kendimizi bu kadar harap ediyoruz? Neden dertlerle, kaygılarla ömrümüzü yitiriyoruz? Hadi bu basit ama derin gerçeği birlikte anlamaya çalışalım.

Dünyanın Geçiciliği-Sonsuz Olmayan Bir Oyun Alanı

İnsan olarak büyük umutlarla başladığımız hayat yolculuğu, bir serap gibidir. Bizi cezbeden, kendine bağlayan, büyüleyen ama sonunda hayal kırıklığına uğratan bir oyundur dünya. İşte tam da burada en büyük yanılgımız yatıyor: Dünyayı amaç haline getirmek.

Oysa, ne büyük zatlar, alimler, düşünürler bize her daim bu dünyanın geçici olduğunu hatırlatmadı mı? Şairler, "Bu dünya bir fanidir, mal da yalan, mülk de yalan" diyerek bizi uyarır. Ama biz, farkında olmadan bu gerçeği reddeder gibi bir hayata dalıyoruz. Geçiciliği anlayamayan insan, sürekli kalacakmış gibi dünyaya bağlanır, kendini hırslarla, isteklerle tüketir. Halbuki bu bağlanma, yaratıcının insana verdiği asli değeri gölgeleyen bir perdeden ibarettir.

Fıtrat-İnsan Olmanın Anahtarı

Bir insan neden yaratılmıştır? Bu soru, hepimizin hayatına bir anlam katması gereken en temel sorudur. Hayat sadece çalışıp kazanmak, kariyer yapmak, mal biriktirmek midir? Elbette değil. İnsan, ahlaki sorumlulukları olan, çevresiyle ve yaratıcısıyla bir bağ içinde yaşaması gereken bir varlıktır. Hayatı anlamlı kılan; onur, dürüstlük, şükür, sadakat, merhamet gibi erdemlerdir. Peki, neden bu fıtratı unuturuz? Neden kendi öz benliğimize yabancılaşırız?

Unutmayın ki, yaratılışın bir amacı vardır ve bu amaç, bize verilen kısa ömrü anlamlı kılmaktır. Aksi halde, sürekli bir boşluk hissi ve tatminsizlik içinde savruluruz. Fıtratımıza uygun yaşadığımızda, iç huzuruna erişiriz. Çünkü bu dünya, bir sınav yeridir; burada geçen her an, ebedi hayatımız için bir hazırlıktır.

Kendimizi Neden Tüketiyoruz?

Etrafınıza bir bakın. İnsanlar, sanki dünyaya hiç veda etmeyecekmiş gibi bir telaş içinde. İş, para, statü, şan, şöhret... Bunlar için uykusuz kalıyor, yalan söylüyor, sevdiklerini kırıyor. Ama düşünün; gecenin bir yarısında iş stresi yüzünden uykusuz kalan bir insan, yarın bir trafik kazasında hayatını kaybedebilir. Onca didinmenin sonunda elde edilenler ne olacak? Gerçekten buna değer mi?

Allah’ın insana bahşettiği en büyük nimetlerden biri, düşünme ve sorgulama yetisidir. Durup bir düşünün: "Ben bu dünyaya niye geldim? Hangi amaç için buradayım? Ömrümü neden harcıyorum?" İşte, bu soruları cevapsız bırakmak, insana verilmiş en büyük armağanı israf etmektir.

Hayatı Anlamlı Kılan Nedir?

Hayatı anlamlı kılmanın tek yolu, kalıcı olanla bağ kurmaktır. Bu bağ, yaratıcıyla olan bağımızdır. Çünkü her şey gelip geçici, sadece Allah baki kalandır. İnsan, bu dünyaya bir rol oynamak için gelmiştir. Oyun biter, perde kapanır, alkışlar diner ve ardından her şey hesaplanır.

Sevdiğimiz şeylerin peşine düşmek yanlış değildir; ailemizi sevebiliriz, mesleklerimizle övünç duyabiliriz, iyi bir yaşam arzulayabiliriz. Ancak bu sevgi, yaratılışımızın önüne geçmemelidir. Asıl anlam, insanın gönül dünyasını zenginleştirmesinde yatar: Sevgi, şefkat, yardımlaşma ve erdem dolu bir yaşam.

Rabbin Huzuruna İnsan Olarak Çıkmak

Bir düşünceyle bitirmek istiyorum: Biz insanlar, Rabbin huzuruna ne şekilde çıkacağımızı hiç düşünüyor muyuz? Biriktirdiğimiz servet, kazandığımız ödüller, yaptığımız kariyer; bu dünyada kalacak. Rabbin huzuruna çıktığımızda, sadece iyi işlerimiz, şefkatimiz, paylaşma duygumuz bizimle olacak. O halde, bizi bu asıl amaca ulaştırmayan her şeyden vazgeçmek gerekmez mi?

Bu dünya, bir sınavdır dostlarım. Ne kadar zengin, ne kadar güçlü olduğunuz değil; nasıl bir insan olduğunuz önemlidir. Adalet, sevgi ve erdemle yaşayan kişi, gerçek anlamda kazanmıştır. O halde şu soruyu hepimiz sormalıyız kendimize: "Ben, bir insan gibi yaşıyor muyum? Yoksa dünya koşuşturmasında kendi özümü kaybettim mi?"

Son söz olarak şunu ekleyelim: Hayat, ezan ve sela arasında bir andır. Bu anı nasıl geçirdiğimiz, ebedi geleceğimizi şekillendirecektir. İnsan olduğunuzu hatırlayın, kendinizi boş heveslere kaptırmayın ve asıl amacınızı unutmayın. Çünkü hayatın geçiciliği, insanın ölümsüz ruhunu unutturacak kadar güçlü değildir.

Allah hepimize anlamlı bir yaşam ve güzel bir sonsuzluk nasip etsin. Amin.

Erol Kekeç/14.01.2025/Namazgah/İST

Vahyin Önünde Çöküş- Hakikati Yazıp Satanlara Karşı Tüm Zamanlara Ültimatom

İnsanlık tarihinin en ağır suçlarından biri, hakikati bilerek tahrif etmek, onu çıkar uğruna eğip bükmek ve sonra da bu çarpıtılmış sözleri ...