Belki de insan her şeyi içine atmaktan boğuluyor zamanla. Dışarıya ifade edemediği her duyguyu, kelimeye dökemediği her düşünceyi, bir zamanlar cesaretle dışa vuramadığı her yarayı kendi içine hapsediyor. Örneğin, kırıldığı bir anı dile getirmemek için dudaklarını sımsıkı kapatan birinin yüzünde beliren o sahte tebessümü düşünelim. Ya da sevgi dolu bir sözü dile getirmekten çekinip, onun yerine boş bir sessizliği tercih eden bir insanı. İnsan bu birikimlerle ne yapar? Hangi rafa yerleştirir tüm o bastırılmış anıları, utançları, sevgileri ve öfkeleri? Hiç düşünmeden o rafları göz ardı ederek mi yaşar, yoksa bir gün o rafların yükü tüm duvarları mı çökertir?
Bir insan neden içine atar? Belki korkudan. Karşısındakinin anlamayacağından, alay edeceğinden ya da onu reddedeceğinden korkar. Belki de alışkanlık haline getirir susmayı. İnsan, toplumsal olarak "güçlü" görünmenin gerektiğine dair öğretilerle büyür. Ağlamanın zayıflık, öfkenin kontrolsüzlük, kırılganlığın zafiyet olduğuna inanır. Çoğu kez derin bir nefes alır ve düşündüğü ya da hissettiği her şeyi geriye iter. Oysa bu sessizlik bir marifet değildir. Zamanla insan, kendi duygularının yankısında kaybolur.
Bazen içine atılanların kaynağı sevgidir. İnsan, sevdiği kişinin kırılmasından endişe eder ve anlatmaz; yanlış anlaşılmaktan korkar ve sessiz kalır. Bazen de öfkesini dillendirmemeyi seçer, çünkü tartışmaların ilişkileri daha fazla zedeleyeceğinden çekinir. Ancak bu duyguların birikmesi, adeta su dolu bir bardağın damlalarla taşmasına benzer. Her damla, daha büyük bir duygusal yoğunluğu işaret eder. En sonunda, bu taşma anı bazen en sevdiklerimizi bizden uzaklaştırır, bazen de kendimizi dahi anlayamaz hale getirir. Bu duygusal taşkınlık, çözülmeden kaldıkça hem kişisel benlik üzerinde hem de sosyal ilişkilerde derin çatlaklar yaratır.
Kendi içine atan insanların çoğu, "Kimse anlamaz," diye düşünür. Belki haklıdırlar. Çünkü herkes empati kurmak için gereken çabayı göstermek istemez ya da buna enerjisi yetmez. Bu yüzden birçok sorun çözüme ulaşmaz; yalnızca bir başkasına, yüzeysel bir sohbete veya geçici bir dikkat dağıtıcıya devredilir. Örneğin, bir dostla yapılan yüzeysel sohbet, yalnızca anlık olarak derinlerde biriken sıkıntılara perde olabilir. Oysa bu sıkıntıların çözülebilmesi, sohbetlerin derinleşmesinden ve samimiyetin sağlanmasından geçer. Belki de anlamlı bir bağ kurmak için sorular sormak, duyguları açıkça paylaşmak ve gerçekten dinlemek gerekir. Bu tür bir etkileşim, hem sorunların paylaşılmasını kolaylaştırır hem de insanları birbirine daha da yakınlaştırır.
Bir başka yönü de toplumsal ve kültürel faktörlerdir. İnsanlar, hangi coğrafyada ve hangi çevrede doğmuşlarsa, ona göre şekillenir. Örneğin, Asya'nın pek çok yerinde duyguları açıkça ifade etmek genellikle uygun görülmez ve bu durum toplumsal uyumun bir parçası olarak kabul edilir. Buna karşın, Batı kültüründe bireyin kendi hislerini dile getirmesi, bir özgüven ve samimiyet göstergesi olarak değerlendirilebilir. Bazı kültürlerde duyguları dışa vurmak bir zayıflık işareti olarak görülürken, bazılarında ise paylaşım teşvik edilir. Ancak dünya üzerindeki pek çok toplumda içe atma ve bastırma daha yaygın bir alışkanlık haline gelmiştir. Çünkü susmak, kısa vadede çatışmayı önler; uzun vadede ise insanın kendi iç dünyasında bir savaş başlatır.
Fakat asıl soru şudur: İçine atmak bir tercihten mi ibarettir, yoksa bir kaçış mı? Belki de içine atan kişi aslında susarak bile bağırıyordur, sadece yanlış yönlere çığlık atıyordur. Duygularını anlamak yerine, başka şeylerle kendini uyuşturarak sorunu erteliyordur. Tüm bu suskunluklar birikerek kendi içinde bir girdap yaratır. Ve insan girdaba ne kadar dayanabilir ki?
Bu boğulma hali fark edilmediği sürece derinleşir. İnsan kendi içinde biriken yükü hafifletmek yerine, çoğu kez kendine "geçici rahatlama" yolları bulur. Kimisi işe gömülür ve zamanını bu şekilde doldurmaya çalışır, kimisi ekranlara sığınarak gerçeklikten kaçar, kimisi de sahte bir "iyilik hali" maskesi takarak kendi duygularını ve yaralarını gizlemeye çalışır. Ancak bu tür çözümler genellikle kısa vadeli ve yüzeyseldir. İnsan, özüyle yüzleşip duygularını anlamadan ve kabul etmeden hiçbir sığınağın içinde kalıcı huzuru bulamaz.
Peki çözüm ne? Belki de içinde boğulmamak için insan konuşmayı öğrenmelidir. İlk başta zor olur belki, çünkü kendi yaralarını başkalarına göstermek cesaret ister. Ancak konuşmak, anlamak, anlatmak insanı insana bağlayan yegâne yoldur. Sessizliğin zincirlerini kırıp, duyguları özgür bırakmak gerekir. Öyle bir özgürlük ki, insan hem kendi içine hem de başkalarına karşı dürüst olur.
Kimi zaman da yazmak kurtarır insanı. Kelimelerle kendine bir kapı açar, içinde taşıyamadıklarını kağıda döker. Kağıt belki karşılık vermez, belki soru sormaz ama her zaman dinler. Ve bazen, en iyi dinleyici sessiz olan değil midir?
Sonuçta insan içine attıkça, o attıklarının kendini aşan bir yük haline geleceğini bilmelidir. İçe atmak, önce beden sonra ruh üzerinde derin izler bırakır. Bu yüzden, insan kalbinin duvarlarını kaldırmalı, içinde biriken tüm ağırlıklara bir çıkış yolu açmalıdır. Çünkü yüklerini paylaşan bir insan, yaşamın ağırlığını omuzlarından biraz olsun hafifletir. Belki o zaman nefes almak yeniden anlamlı hale gelir.
Erol Kekeç/19.01.2025/Sancaktepe/İST

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder