30 Aralık 2024 Pazartesi

Ölümsüz İzler ve Gidenin Mektubu

 


Sevgili dostlar,

İşte bu satırları size bir zamanlar yaşayan biri olarak yazıyorum, fakat artık dünyanın o yorucu koşuşturmasından uzak, farklı bir alemdeyim. Bu mektubu size bazı şeyleri paylaşmak, belki de sizi hayata dair farklı bir şekilde düşünmeye davet etmek için yazıyorum.

Yaşamınızda sizi mutlu eden, üzen, kaygılandıran ve heyecanlandıran o kadar çok şey var ki… Ama şu an bulunduğum yerden baktığımda, bunların birçoğunun aslında ne kadar geçici ve anlamsız olduğunu fark ediyorum. Para, görkemli evler, makamlar… Tüm bunlar burada hiçbir şey ifade etmiyor. Ama ne gariptir ki, bir zamanlar bunlar için yaşardım. İnsanın özünü kaybetmesi için ne kadar da cazip bir düzen kurmuşuz dünyada.

Burada öğrendiğim ilk şey, aslında hayatınızın gerçekten ne ile dolu olduğunun önemli olduğudur. Mal ve mülk sizi buraya kadar takip etmiyor. Ama sevgi, şefkat, adalet ve iyilik… İşte bunların izi her yerde. Hayatınızda bıraktığınız en küçük bir iyilik, burada devasa bir anlam taşıyor. Gördüm ki, bir insana uzattığınız el, bir mazluma söylediğiniz teselli sözü, bir çocuğun gözlerine bakıp ona gülümsemeniz… Bütün bunlar, bir zamanlar önemsemediğim ama aslında sonsuz bir değer taşıyan şeylerdi.

Dünyadan ayrıldıktan sonra geriye kalan tek şey, hatıralarınız. Siz fark etmeseniz bile insanların kalbinde bıraktığınız iz, aslında sizi ölümden sonra da yaşatmaya devam eder. Ama bu iz nasıl bir iz olacak? Bir sıcaklık mı? Yoksa bir soğukluk mu? İşte bu sorunun cevabı tamamen sizin elinizde.

Burada her şey çok farklı. Zaman, dünyadaki gibi akmıyor. Hızla geçen o dakikalar, burada sakin bir nehri andırıyor. Ve o sakinlik, insana kendini düşünmesi için bol bol zaman veriyor. Hayatta neyi başarıp başarmadığınızı, neyi yanlış yaptığınızı ve neleri doğru yaptığınızı tartmak için sonsuz bir zamanınız var gibi hissediyorsunuz.

Ama bırakın burada ne olduğunu; önemli olan, orada, dünyadayken ne yaptığınızdır. Çünkü buraya geldiğinizde artık yeni bir şey yapamazsınız. Ancak eski hatalarınızı düşünür, doğrularınızla teselli bulursunuz. Bu nedenle, oradayken hayata doğru bir anlam katmaya çalışın. Birilerine umut olun, birilerinin dertlerine derman olun. Çünkü burada bu eylemler, sizin en büyük hazineniz olacak.

Bir de şunu söylemeden edemeyeceğim: Dünyada çok şey için kavga ediyor, tartışıyor ve birbirimize zarar veriyoruz. Ama burada bunların hiçbir anlamı yok. Din, dil, renk, ırk… Tüm bunlar, dünyanın kaotik yapısında insanları ayırmak için kullanılıyor. Oysa burada, bu ayrımın ne kadar anlamsız olduğunu çok daha net görebiliyorsunuz. Hepimiz aslında aynı yolculuktan geçiyoruz. Ve bu yolculuğun sonunda herkes aynı şeyle yüzleşiyor: Kendisiyle.

Bu nedenle, dostlarım, birbirinize zarar vermeyi, birbirinizi kırmayı bir kenara bırakın. Sevgiyle ve şefkatle yaşamaya bakın. Çünkü gerçek anlamda sizi kurtaracak olan, sadece ve sadece sevgidir. Buradan bakıldığında görülen en önemli şey, ışıkla dolu bir kalbin gücü.

Unutmayın, dünya bir oyun sahnesi gibi. Orada rollerimizi oynuyoruz. Ama sahne kapanıp perde indiğinde, sadece oynadığımız rolün ardında bıraktığı iz kalıyor. İşte bu izi doğru bir şekilde bırakmak sizin elinizde.

Size bu mektubu sevgi ve şefkatle yazıyorum. Dünya hayatınızda her anınızın farkında olun. Hata yapmaktan korkmayın, çünkü hatalar, insanı daha da olgunlaştıran en değerli öğretmenlerdir. Ama asıl önemli olan, yaptığınız hatalardan ders alıp kendinizi geliştirmektir. Hayatı, bir yarış gibi görmek yerine, bir öğrenme ve sevgi yolculuğu olarak algılayın. Çünkü buradan bakınca, kazandığınız zaferler ya da elde ettiğiniz başarılar değil, nasıl bir insan olduğunuz her şeyi belirliyor. Belki de en çok özlenen şey, insanların yüzündeki içten bir gülümseme ve yürekten gelen bir tebessümdür. Dünyada bu kadar karmaşanın içinde, böyle basit bir şeyin ne kadar değerli olduğunu fark edemiyoruz. Ama işte, o gülümsemeler bir iz bırakıyor. İnsanların kalbine dokunan en güzel armağan, yürekten bir iyilik.

Buradayken fark ettiğim bir diğer şey ise, zamanı ne kadar hoyratça harcadığımız. Halbuki dünya hayatı, kum saatinden akan incecik taneler gibi. Her biri değerlidir. Geleceği düşünerek geçmişte takılı kalmaktansa, bugünü yaşayın. Çünkü sadece o an sizin gerçek sahip olduğunuzdur.

Sevgili dostlarım, kendinize her gün şu soruyu sorun: Bugün birine nasıl bir iyilik yapabilirim? Bugün bir insanı nasıl daha mutlu edebilirim? İşte bu küçük sorular, sizi gerçek mutluluğa ulaştırabilir. Çünkü buradan bakıldığında, mutluluğun sizin dışınızdaki insanlara ne kadar sevgi verdiğinizle doğru orantılı olduğunu görebiliyorsunuz.

Son olarak, hiçbir şeyin kalıcı olmadığını ve en güçlü insanın bile bir gün bu yolculuğa çıkacağını unutmayın. Bu yüzden egonuzdan sıyrılın, sade bir yaşam sürmeye çalışın ve kalbinizin sesini dinleyin. Dünyaya barış ve sevgi getirmek, sizin ellerinizde.

Size bu mektubu yazarken, içim sevgi ve huzurla doluyor. Sizi buradan, bu başka boyuttan sevgiyle kucaklıyorum. Her birinizi ışığınızla parlayan birer yıldız olarak görüyorum. Lütfen dünyanızı güzelleştirin, çünkü her bir iyilik, sonsuz bir yankı bırakır.

Sevgiyle,
Bir zamanlar yaşayan, şimdi hüzünlü diyardan yazan dostunuz.

Erol Kekeç/17.12.2024/Sancaktepe/ST

Meleklerin Gölgesinde Bir Hayat

 

Hiç düşündünüz mü? Ölüm dediğimiz o bilinmez an, gerçekte neleri saklar? İnsan, kaybedeceği şeylerin farkına varır mı o uçurumun kıyısında? Çehov'un anlatısında meleklerle olan karşılaşması, bu düşünceleri derinleştiren bir çağrı. Hayatın, ölümün ve öte dünyanın sınırlarında gezinmek... İşte tam da burada başlıyor bizim hikâyemiz.

“İki dakika önce öldüm.” Bu sözler, derin bir yankı bırakarak odaya yayıldı. Sessiz ve soğuk bir mekânda, bir grup melek ve kim olduklarını bilmediği varlıkların ortasında buldu kendini. Kolları yanlarına sarkmış, ruhunun ağırlığını hissediyordu. Henüz yaşamdan ayrıldığını kavrayamamıştı. Düşünceleri çalkantılıydı; her şey yarım kalmıştı.

Kalbinde bir kıvılcım belirdi. Karısı… Gözlerinin önüne geldi genç eşinin tebessümü. Oğlunu düşündü; henüz doğmamış, varlığını bile bir avuç kişiye duyurmuş olan oğlunu. Hayatları, bir perdenin ardında kalmış gibiydi. Meleklere döndü, gözleri dolu bir sesle:

“Beni geri gönderin. Karım yalnız, oğlum ışığı görmedi daha. Onların yanında olmalıyım.”

Melekler arasında bir mırıltı yayıldı. Sessizlik devasa bir kayalık gibi üzerlerine çöktü. Bir melek, yüzünde merhametle dolu bir gülümsemeyle ona doğru ilerledi. Ellerinde bir nesne taşıyordu; modern dünyanın insanlarına tanıdık gelen bir televizyon ekranını andıran bir şeydi bu. Ancak onun dokusu, rüyaların gerçekliği gibiydi; keskin, ama bir o kadar belirsiz.

“Bu ekran aracılığıyla dünyayı izleyebilirsin,” dedi melek. “Buradaki dakikalar, orada günlere eşit. Bu zamansal farkı göz önünde bulundurarak izle.”

Ekran açıldı ve anında karısının görüntüsü belirdi. Hızla değişen sahneler, bir film şeridi gibi gözlerinin önünden akıyordu. Karısı, karnında oğluyla ayakta duruyordu. Gözlerinde hüzünle karışık bir dayanıklılık okunuyordu. Günler geçtikçe oğulları doğdu; bir avuç bir şey olan bebek, hızla büyüyordu. İlk adımları, ilk sözleri... Oğlan okula başlamıştı bile.

Fakat bir şey dikkatini çekti. Bu hızlı değişimlerin içinde, sahnenin arka planında siyah bir gölge belirginleşmişti. İlk başta bu gölgeyi önemsemedi, bir yanılgı ya da rastlantı olduğunu düşündü. Ancak zaman ilerledikçe fark etti ki gölge her zaman aynı yerde duruyordu.

Gölge soluk bir varlıktı. Değişimlerle kıpırdamıyordu, varlığı değişmiyordu. Her şey akıp giderken, o sabit duruyordu. Bu merakı daha fazla dayanılmaz hale geldi. Meleklerden birine seslendi:

“Lütfen, o gölgeyi bana daha yakın göster. Ne olduğunu öğrenmek istiyorum.”

Melek, tereddütsüz dileğini yerine getirdi. Gölgenin görüntüsünü yaklaştırdı. Daha yakından bakınca, kalbinde yankılanan bir acıyla fark etti ki bu gölge annesinden başkası değildi. Yaşlı ve hüzünlü görünüyordu, gözyaşları yanaklarından süzülüyordu. Anne figürü, oğlu için orada sessizce dua eder gibiydi. Onca yıl boyunca her değişimi izlemiş ve olduğu yerden hiç ayrılmamıştı.

“Anne... Beni duyuyor musun?” diye sordu, ama cevap alamadı.

Görüntüler yeniden akmaya başladı. Hayat, ölümle bölünmüş o çizgiyi hiçe sayarak ilerliyordu. Oğlu bir delikanlı olmuştu; ilk aşklara kapılmış, sonra kendi hayatını kurmuştu. Her dönüm noktasında annesi, onun için sebat etmişti. Onunla konuşmasa bile varlığı oradaydı.

“Gölge dediğimiz şey aslında sevgidir,” dedi melek, sessizliğini bozarak. “Ayrı kalanlar bile kalplerindeki bağı korur. Gölgenin sabitliği, sevginin değişmeyen doğasını gösterir. Ölüm, bağları çözemez.”

O an, zihninde bir aydınlanma oldu. Annesinin, eşinin, oğlunun sevgisi; bu duygu o kadar derindi ki sınır tanımıyordu. Hayat akışında görünmeyen ellerle birbirlerine tutunuyorlardı. Dünya döndükçe bağlar yerini koruyor, gölgeler büyümeye devam ediyordu.

Kendi oturduğu yerden izlediği sahne, ona hayatın gerçek anlamını öğretmişti. Geçici olan her şeyin arkasında, kalıcı bir ışık bulunuyordu. İlişkiler, fedakârlıklar ve aşk... İnsan varoluşunun en değerli unsurları. Zaman her ne kadar silip süpürür gibi görünse de bu bağlar, başka bir boyutta yankılanıyordu.

Ve gölgesine, yani annesine son bir bakış attı. Artık onu anlayabiliyordu; sessizce akan gözyaşlarının aslında özlem değil, mutluluk olduğunu. Sevdiği herkes güvendeydi. Tüm eksikliklere rağmen, insan olmanın özü o dayanışma ve sevgi idi. Belki bedenler kaybolur, ama gölgeler hep kalır.

Erol Kekeç/21.12.2024/Sancaktepe/İST

İnsan Ne Ile Yaşar

Tolstoy'un derin felsefi sorgulamalarından biri olan "Allah beni 3 hakikati öğrenmem için dünyaya yolladı" sözü, ışığı altında hem insanın yaradılış gayesine hem de ruhsal yolculuğuna dair çarpıcı bir öyküyü içinde barındırır. Bu derin sözler, bizleri insan varoluşunun köklerini ve anlamını sorgulamaya davet eder. Tolstoy'un, hikayesinin özünde yer alan bu üç sorusu; sevgi, bilgi ve inancın insan yaşamındaki merkezi yerini vurgular.

İnsanın Kalbine Ne Hükmeder? Tolstoy'un öne çıkardığı ilk soru, "İnsanın kalbine ne hükmeder?" sorusudur. Bu soru, insanın dünyadaki en temel duygularından biri olan sevginin köklü gücünü keşfetmeye yönelik bir çağrıdır. Tolstoy, sevginin insanın özünde var olduğuna inanır ve sevginin ışığının en kötü durumlarda bile yol gösterici bir meşale gibi yanmaya devam ettiğini ifade eder. Sevgi, insanı karanlıktan aydınlığa taşıyan ve kötülükten uzak tutan bir ilahi kuvvettir.

İnsanın kalbine hükmeden sevgi, sade bir his olmaktan öte, aynı zamanda bir bağlanma, bir şefkat ve bir teslimiyettir. Bu sevgi, yalnızca insana duyulan değil, yaratıcıya ve onun yarattıklarına duyulan bir sevgidir. Tolstoy, sevginin, Allah’ın insanı yaratış amacının bir parçası olduğunu ve bu sevginin hem bireylerin hem de toplumların yaşamında dönüştürücü bir güç olduğuna inanır. Bu sevgi, saf şekilde yaşandığında, bencil arzuları bastırarak yerini fedakarlık ve diğerlerine hizmet etme arzusuna bırakır.

İnsana Bilgi Verilmedi mi? Tolstoy'un ikinci sorusu, "İnsana verilmedi mi?" şeklinde ortaya çıkar. Bu soru, bilgi ve anlayışın insana özünde bahşedilip edilmediğini sorgular. Burada şu nokta çok önemlidir: Bilgiye sahip olma, insanın akıl ve kalp dengesiyle özüne dönüş yapmasıyla mümkün hale gelir. İnsan, doğduğu andan itibaren öğrenmeye ve anlamaya çalışan bir varlık olarak yaratılmıştır.

Bununla birlikte, Tolstoy burada şu paradoksu vurgular: İnsan, evrenin ve yaratıcının sırlarını tümüyle anlamaktan acizdir. Bu eksiklik, aslında insanın öğrenme ve gelişme arzusunu kamçılayan bir motivasyon kaynağıdır. Bilgiyi keşfetme yolculuğu, bir insanın kendisini aşması ve yaradılış amacına yaklaşması için çıkılan bir yolculuktur. Ancak Tolstoy, bilginin yalnızca akıl yoluyla değil, aynı zamanda kalp yoluyla da kavranabileceğini ifade eder. Bu nedenle, insanın sahip olduğu bilgi, hem dünyasal hem de ruhsal bir boyuta sahiptir.

İnsan Ne ile Yaşar? Üçüncü soru, belki de Tolstoy'un felsefi düşüncelerinin en çarpıcı özeti niteliğindedir: "İnsan ne ile yaşar?" Bu sorunun cevabı, yazarın manevi dünyasını ve yaşamın özüne dair derin anlayışını ortaya koyar. Tolstoy, insanın elinde hiçbir şey olmasa bile Allah sevgisinin yeterli olacağını savunur. Bu anlayış, insanoğlunun maddi dünya ile olan bağını sorgulaması ve ruhsal bir tatmin arayışına yönelmesi gerektiğini gösterir.

Tolstoy'a göre, insanın yaşamını devam ettiren temel gücün sevgi ve inanç olduğu düşünülmelidir. Sevgi, insanın birbirine bağlanması ve dayanışma gücü bulmasını sağlarken, inanç ise bir varlık sebebi sunar. Allah sevgisi, insanın en çaresiz anlarında bile bir umut ışığı olarak yanar. Bu sevgi, insana yalnızca bir hedef sunmaz, aynı zamanda her türlü zorluğa göğüs germesi için gerekli gücü de bahşeder.

Tolstoy'un bu soruya verdiği cevap, bireysel bir kurtuluş hikayesinden daha fazlasını anlatır. Burada insanoğlu, kendi dönüşümünü yaşamın büyük anlamıyla birleştirerek küçük bir parça olmanın ötesine geçer. Bu, yaşama dair manevi bir öğrenme ve küçük bir sınırlılıktan özgür bir ruha  bir ruha yükselme sürecidir.

Tolstoy'un Mesajı ve Çağrısı Tolstoy'un "İnsan Ne ile Yaşar" hikayesi, modern dünyanın maddiyatçı yaşam tarzına karşı bir eleştiri niteliğindedir. Yazar, insanın tüm varlıklarının elinden alınması durumunda dahi yaşamını sürdürebilmesi için gerekenin sevgi ve inanç olduğunu belirtir. Bu mesaj, insanın yaşamındaki temel öncelikleri yeniden düşünmesi için bir çağrıdır.

Sevgi, insanın en önemli ruhsal ihtiyacıdır. Bu sevgi, insanın sadece kendisine ya da yakın çevresine duyduğu bir his olarak sınırlı kalmaz; aynı zamanda tüm insanlığa ve yaratılışın bütününe duyulan bir sevgidir. Bu evrensel sevgi anlayışı, toplumsal barışı ve dayanışmayı mümkün kılar. Tolstoy'un hikayesi, sevginin dünyayı dönüştürme gücünü vurgularken, insanlığın bencil arzularını aşıp daha yüksek bir farkındalığa ulaşmasını teşvik eder.

Öte yandan, inanç kavramı, Tolstoy'un dünyasında önemli bir yer tutar. İnanç, insanın yaşama olan bağlılığını arttıran ve zorluklara karşı dayanma gücü kazandıran bir kaynaktır. Bu inanç, yalnızca bir din ya da metafizik çerçevede ele alınmaz; aynı zamanda insanın kendi potansiyeline ve yaratıcının ona bahşettiği güce duyduğu bir inançtır.

Sonuç olarak, Tolstoy'un "İnsan Ne ile Yaşar" eserindeki bu üç soru, her bireyi yaşamın özünü ve amacını yeniden sorgulamaya davet eder. Sevgi, bilgi ve inanç; insanın hem bireysel hem de toplumsal yaşamının merkezinde yer alan üç temel değerdir. Bu değerler, insanı maddi sınırlamaların ötesine taşıyan ve onu ruhsal bir tatmine ulaştıran anahtarlar olarak karşımıza çıkar. Tolstoy'un hikayesi, yalnızca bir felsefi metin değil, aynı zamanda bir yaşam rehberi olarak okunabilir.

Bahadır Hataylı/28.12.2024/Sancaktepe/İST

Ölümsüzlüğe Yürüyenler

Korkunun üstüne cesaretle gidenler, ölümsüzlüğe bir adım daha yaklaşır. Karanlık ne kadar derin olursa olsun, bir şafak ışığı her zaman mümkündür. Yahya, böyle bir ışık olmak için doğmuştu. Onun hikâyesi, yalnızca bir kahramanın değil, insanlığın kendine olan inancının hikâyesidir.

Yahya, mazlumların sesi, suskunların nefesiydi. Onun gözleri, umudun en karanlık anlarda bile parlayabileceğini gösteren birer aynaydı. Çocukluğu, adaletin anlamını öğrenerek geçti; annesinin dualarında, babasının nasihatlerinde büyüyen bir vicdanla doluydu. Zamanla bu vicdan, onu insanlık için bir fedakârlık örneğine dönüştürdü.

Şehir meydanlarında yankılanan zulüm, Yahya için bir çağrıydı. Her çığlıkta, her gözyaşında, harekete geçmesi gerektiğini biliyordu. Cesaret onun damarlarında dolaşıyordu; korkuya yer yoktu kalbinde. Çünkü o, korkunun da bir sınırı olduğunu ve bu sınırı aşmanın özgürlüğe giden yolu açacağını biliyordu.

Yahya'nın hayatı boyunca yaptığı seçimler, onu şehadet mertebesine taşıdı. Şehadet, onun için yalnızca bir sonuç değil, bir inanç meselesiydi. Bu dünyadan öte bir sevda, sonsuz bir barışa olan özlemdi. O, sevdiklerine bir ağıt değil, bir miras bırakmak istiyordu: Adaletin, cesaretin ve sevginin mirasını.

Yahya'nın şehadeti, ardında yalnızca yas değil, aynı zamanda bir diriliş hikâyesi bıraktı. İnsanlar onun adını andıkça, kalplerindeki korkuları cesaretle değiştirdiler. Onun yaşamı ve ölümü, bir milletin yeniden doğuşuna vesile oldu. Çünkü gerçek kahramanlar, yalnızca savaş meydanlarında değil, insanların gönüllerinde kazanırlar.

Bu hikâye, Yahya'nın anısını yaşatmak ve onun cesaretini yeni nesillere taşımak için yazıldı. Onun gibi bir ışık olmak isteyen herkes, bu satırların arasında kendi yolculuğunu bulabilir. Unutulmamalıdır ki, karanlık ne kadar yoğun olursa olsun, bir kıvılcım tüm dünyayı aydınlatabilir. Yahya, bu kıvılcımı taşıyan bir meşaleydi ve onun ışığı asla sönmeyecek.

Bahadır Hataylı/22.12.2024/Sancaktepe/İST

29 Aralık 2024 Pazar

Duyguların ve Sorumluluğun İzinde 2024

Kışın Sessiz Fırtınası Ocak ayı geldiğinde dışarıda karın sessizce yağdığını, her bir tanesinin yere değdiğinde şehirde bir sükûnet bıraktığını fark ettim. Bu yılın başında içimdeki sessizlik, dışarıdaki beyaz manzarayla uyum içindeydi. Düşüncelerim beni eski şiirlerime, yazılı şeylerin kağıtlara aktığı zamanlara götürdü. Ancak bu sükûnetin ardında fark edemediğim bir yangın da vardı: Gazze’nin sessiz çığlıkları. Mazlumlar için yanıp tutuşan yüreğim, zalimlere gücüm yetmediği için vicdanımın derinliklerinde yankılanan bir acıyla doldu.

Kış bana, kendimle baş başa kalmanın, yaraları sarıp yeni kelimelere alan açmanın zamanı olduğunu hatırlattı. Ancak bu kez yazılarımın sıcaklığı, sadece içsel bir yolculuğun değil, insanlığın kanayan yaralarına bir ağrı kesici olma çabasının da yansıması oldu. Şairin ve yazarın vicdanıyla topluma sorumluluğunu hatırlatma yılıydı bu.

Baharın Yeniden Doğuşu Martın serin rüzgârları yavaşça ılımaya başladığında fark ettim ki, kışın karanlığından yeni bir umut filizleniyordu. Bahar benim için, yüzleşmekten korktuğum hikayeleri yazıp bitirme cesaretini getirdi. Eski defterleri açtım, tamamlanmamış şiirlerimi gün yüzüne çıkartıp yeniden ele aldım. Ancak yazılarım bu defa sadece şahsi hikayelerimin izini taşımadı. Gazze’deki mazlumların feryatları, satırlarımda yankı buldu. Bahar bana, her şeyin yenilenebileceğini ve bir kez daha başlamanın güzelliğini öğretti. Ama aynı zamanda, dünya üzerindeki haksızlıklara sessiz kalmamanın ne denli önemli olduğunu da hatırlattı.

Yazın Sıcak Güzelliği Haziran’da güneşin altında uzun yürüyüşlere çıktım. Doğayla bağımı yenilediğim bu aylarda, hayatın karmaşık soruları yerine basit ama anlamlı cevapların peşinde koştum. Yaz bana, bazen yaşamanın en iyi yolunun sadece "anda kalmak" olduğunu fısıldadı. Ancak öte yandan, şehrin karmaşıklığından uzaklaştıkça dünya çapındaki adaletsizliklerin bir kaç adım ötemde devam ettiğinin de bilinciyle yazılarıma sosyal sorumluluk yüklemeye başladım. Kalemim, bu yaz insanlığın ortak acılarına bir köprü kurdu. Gazze’nin yaralarını bir nebze de olsa sarabilmek için kelimelerimle mücadele ettim.

Sonbaharın Düşünceleri Eylül ile birlikte yaprakların yere düşüşünü izlerken, bir yılın yavaşça sona erdiğinin farkına vardım. Her dökülen yaprak, bana geride bırakılan şeylerin, yeni başlangıçlara yer açtığını hatırlatıyordu. Yazılarımın tonu da daha düşünceli ve melankolik bir hal aldı. Ancak bu melankoli, pasif bir üzüntüyle değil, bir şeyler yapma isteğiyle doluydu. Sonbahar bana, her hikayenin bir sonu olduğunu, ancak bu sonların yeni hikayelere kapı açtığını anlattı. Gazze’nin ve dünyadaki mazlumların acıları, yazılarımda yeni hikayelerin çağrısı oldu.

2024’ün Mirası 2024 yılı, bana bir şairin ve bir yazarın hayatında sessizlik ile eylemin, düşünce ile yaratıcılığın denge içinde çaba ettiğini öğretti. Her mevsim bana ayrı bir ders sundu: Sessizliğin fırtınası, umut dolu yenilenme, sıcak ve basit yaşam, düşünceli kapanışlar. Ama en çok da, zalime karşı durmanın, mazlumun sesi olmanın kutsallığını fark ettim. Şairin vicdanı, toplumu uyandıracak gücün anahtarıydı ve ben bu yıl bu anahtarla pek çok kapı açmaya çalıştım.

Gazze’nin yaraları hâlâ kapanmamışken, vicdanımın derinliklerinde bu çığlıkların yankısı sürüyor. Yazılarımda mazlumların umudunu yaşatmaya, insanlığın karanlık yanlarına ışık tutmaya devam edeceğim. 2024, benim için bir vicdan sınavıydı; bu sınavdan hangi sonuçlarla çıktığımı gelecek yıllar gösterecek.

Şimdi arkama yaslanıp 2024’ü düşünüyorum. Bu yıl, hayatın bir yazarın ellerinde şekillendiği, duyguları ve sorumlulukları derinlemesine hissettiğim bir dönüm noktası oldu. Şair ve insan olarak büyüdüm; kelimelerimle mazlumların sesi oldum ve içimdeki yangını kelimelerle söndürmeye çalıştım. 2024, hem kişisel hem toplumsal anlamda unutulmayacak bir yıl olarak hafızama kazındı.

Erol Kekeç/30.12.2024/Sancaktepe/İST

16 Aralık 2024 Pazartesi

Anadolu Destanı

Gecelerden bir gece, vakitlerden bir vakit, kalpleri sessizliğin gölgesiyle kaplayan bir zamandı. Bu sessiz zaman, yüzyılların şahitlik ettiği Anadolu topraklarında, derin bir hüznü ve özlemi sarmıştı. Gökyüzü yıldızlarla dolu, ama içlerde tarifsiz bir boşluk vardı. Bir kayanın sertliğine sırtımı dayadım, elimdeki sazın tellerine dokundum. Tellerin sesi, geçmişten bir ağıt gibi yayıldı havaya, ne acıyla ne de mutlulukla doluydu; sadece derin sızılar içime döküldü...

"Ağlama," dedim içimden. "Ey ülkemin onurlu insanı, senin gözlerinden dökülen yaş yakışmaz bu toprağın dirayetli kokusuna." Yılların acıları ve umutları gözümde birleşti; bu topraklar yalnız acılar değil, aynı zamanda dirençle yazılmış hikâyelerin toprağıydı.

Yüzyıllar önce, bin yılın ardında, Asya'nın bozkırlarından çıktık biz. Çılgın bir rüzgâr gibi estik, atların nal sesleri dağlarda yankılandı. Yorulmadık, yılmadık, umuda doğru atıldık. Geldiğimiz her yerde hayat bulduk; bu toprakları kokumuzla, emeğimizle bezedik. Tomurcuklara sindik, dallara karıştık. Bir gün gelecek, o tomurcuklar açacak. Kokusu yalnız bu ülkeye değil, dünyanın dört bir yanına yayılacak.

O gün geldiğinde bayram havası esip gürleyecek, düğün sevinçleri yankılanacak. Ama o gün gelene kadar, şimdi... Şimdi bak kendine.

Sen ki bir zamanlar destanlara ilham veren, adını zaferlerle yazdıran insan, bugünkü hâlin bu mu olmalıydı? O korkusuz yüreğin, zalimlere meydan okuyan gücün şimdi nerede? Bahtında yazılı karanlık bir yazı varsa, işte ben onu silmek için buradayım. Sana kendi içindeki ışığı göstermek, aynaya baktığında unuttuğun kimliğini hatırlatmak istiyorum.

Bu topraklar kimseye boyun eğmedi. Ama sen, kendi hikâyeni unuttun. Bir zamanlar fukaraların umuduydun, onların dualarına eşlik eden cesarettin. Şimdi ise o eski sesler, yokluğunun ağıtıyla inliyor. Onlarla ben de fakirleştim; ben de seni arıyorum. Ey cesur yürek, sen neredesin?

Hatırla! Yıldızların altında, yolları ve zorlukları aşarak yaptığın duaları... Mazlumun yarasına dokunup, zalimin kalbine adaletin yumruğunu indirerek dünyayı titrettin. Gökyüzü, yankılanan tekbir seslerinle dolup taşardı. Adaletin, gücün ve kararlılığın sembolüydün. Şimdi ise, üzerindeki bu ölü toprağını atıp yeniden ayağa kalkma zamanın geldi.

Bu bir ağıt değil; bu bir diriliş çağrısıdır. Kalk, öyle bir kalk ki yeni bir şafak seninle doğsun. Çünkü her büyük güzellik bir şafağa muhtaçtır. Ve sen, bu çağın şafağını getirecek olan güçsün, ışığın ta kendisisin.

14.02.2009
20.50–21.15
Erol Kekeç/Çengelköy, İstanbul

14 Aralık 2024 Cumartesi

Maymunlar Alemi-Umuda Yolculuk


Gün, gri bir sabaha uyandı. Gökyüzü, büyük bir perdenin çekilmiş haline benziyordu; ne bir renk, ne bir ışık. Toprağı neredeyse terk etmiş bir umutsuzluk havada gezinirken, duvarlarla örülü bir şehrin ortasında, Adem gözlerini açtı. Uykusu o kadar hafif, rüyası o kadar kısa olmuştu ki kendisini ne dinlenmiş, ne de hayatta hissediyordu.

Adem bir tahta sandalyede oturuyordu. Masasının üzerinde eski, sararmış bir gazete dünyadan artakalan tek şeymiş gibi duruyordu. Gazetenin bir köşesine yapıştırılan güler yüzler yıpranmış, yazılar ise silinmişti. “DOĞRULAR HAKLILARIN DEĞİL, GÜÇLÜLERİNDİR” diye büyük bir başlıkla ilan edilen bu eski yazı, Adem’in gönlüne düşen son yüklerden biriydi.

Dünya şehirlerinin her köşesinden gelen acı, yalan ve göstermelik kahkaha haberlerini sümkürürken; gazetenin kıvrılan kenarları, Adem’in bilincinin uçlarına saplanan bir ışığı şimdiden açığa vurmuş gibiydi. O bir robot gibi hissetmeye alışmıştı, insan hislerini çoktan terk etmiş zannediyordu. Ta ki o söz, bir silah mermisi gibi zihninde yankılanınca…

“Neden insan hisseder, Adem? Sana öğretileni inkâr etmez misin? Dayanmaz mısın karanlıklara?…”

Adem, akıllı saatine baktı. Tarihi çoktan umursamıyor, günlerin tekrarlayıp kendisini hiçlikle sarhoş ettiği monotonlukta yitip gidiyordu. Saat, insan beyninden daha taze dünya dengelerini belirtirken, Adem bir şey fark etti. Şehirdeki bu hayat, sadece bedenleri bir arada tutuyordu; ama ruhlar çoktan kaybolmuştu. İnsanlar sadece maske takıyordu ve bu maskeler, yüzlerinde bir parçası olmaktan öteye gitmiyordu.

Son zamanlarda bir düşünce Adem’in zihnini kemiriyordu. Bu şehirde doğan her insan, bir maymun gibi eğitiliyor; onlara yalanlarla dolu kurallar ezberletiliyor ve itaat etmeyenlere asla yer verilmiyordu. Gerçekler, en acımasız sırlar gibi saklanıyor ve güçlü olanın elinde silah olarak kullanılıyordu.

Bir gece vaktiydi, Adem yine aynı sorularla yatağına uzanmıştı. Kendine şu soruyu soruyordu: "Bu hayattan bir çıkış var mı? İnsan dediğimiz varlık gerçekten vicdanını ve ahlakını kaybetmiş mi? Yoksa sadece unuttuğumuz bir şey mi var?"

Sabah uyandığında, içinde bir kıvılcım hissetti. Bu monotonluk Adem’e dar geliyordu, bir değişim yapmak zorundaydı. Küçük bir çanta hazırladı ve şehrin dışına doğru yürümeye başladı. Ayakları onu bilmediği bir yere götürecekti, ama biliyordu ki bu şehirden uzaklaştıkça ruhu biraz olsun özgürleşecekti.

Şehrin dışındaki ormanlık alan, Adem’in o güne dek görmediği kadar güzel bir yerdi. Ağaçların arasında dolanırken, doğanın kendi melodisiyle konuştuğunu duydu. Kuşların cıvıltısı, rüzgârın yapraklardaki dansı ve suyun huzur veren sesi ona unuttuğu bir gerçeği hatırlatıyordu: İnsanlar bu dünyanın efendisi değildi. Onlar, bu âlemin bir parçasıydı ve doğaya uyumlu yaşamak zorundaydılar.

Adem ormanın derinliklerinde yürüdükçe, zaman kavramını kaybetti. Gökyüzü yıldızlarla doluydu ve bu manzara, ona uzun süredir hissetmediği bir huzur getirdi. “Belki de, kaybettiğim insanca duygular burada gizliydi,” diye düşündü.

Ormanın ortasında küçük, ahşaptan yapılmış bir kulübe gördü. İçeride yaşlı bir adam vardı; uzun beyaz sakalları ve bilge gözleriyle Adem’e baktı. “Hoş geldin evlat,” dedi adam. “Ne arıyorsun bu ıssız yerlerde?”

Adem, adama hayatının boşluğunu ve şehirdeki insanların nasıl maskeler ardında yaşadığını anlattı. Yaşlı adam derin bir nefes aldı ve konuşmaya başladı:

“Evlat, insanlar kendilerini güçlü sanıyor, ama güç sadece hakikate hizmet ettiğinde anlamlıdır. Şehirlerdeki yaşam, insanları un ufak eden bir öğütücüdür. Sen, bu kaostan uzaklaşıp kendi özüne dönmek istemişsin. İşte ilk adımı atmışsın. Ama bil ki, hakikat yolu zordur. İnsan önce kendi karanlığını yenmelidir.”

Adem, yaşlı adamın söylediklerini bir süre düşündü. Onunla birkaç gün geçirdi; hayatın ve insanlığın anlamını konuştu. Yaşlı adam, Adem’e doğayla uyum içinde yaşamayı öğretti ve ona umut dediği bir tohumu verdi. Bu tohum, sadece saf niyetle ekildiğinde filizlenip yeşerecekti.

Adem, bu tohumla şehre geri dönmeye karar verdi. Şehri değiştirmek için değil; kendi içinde başlayan bu değişimi paylaşmak için. Şehre döndüğünde, artık farklı bir insandı. Kendisini karanlığa kaptırmak yerine, başkalarının ruhlarına ışık olmayı seçmişti. Artık maske takmıyordu; gerçeğiyle yaşıyordu.

Bu hikâye, umudun asla kaybolmadığını ve küçük bir kıvılcımın bile büyük bir değişim yaratabileceğini anlatıyor. İnsanların her biri, kendi içindeki karanlıktan aydınlığa bir yolculuğa çıkabilir. Ve bu yolculuk, yalnızca cesaretle ve hakikate olan inançla başlar.

Erol Kekeç/15.12.2024/Saancaktepe/İST


12 Aralık 2024 Perşembe

Umut ve Umutsuzluk


Hey, sen! Evet, tam da sen. Bil ki bu ses sana geliyor. Şu an hissettiğin ağırlık, seni sıkan o duvarlar, hiç bitmeyecekmiş gibi gelen karanlık... Hepsi, inan bana, geçici. Ama şimdi, önce sana bir hikâye anlatmam gerek. Gözlerini kapatma. Dinle sadece.

Bir zamanlar, her günü birbirinden farksız olan bir adam yaşıyordu. Adı Yusuf’tu ama bu ad bile ona anlamsız geliyordu. Sabah uyandığında aynadaki yüzünü bile tanıyamaz hale gelmişti. Gözlerinin altında yorgunluk çukurları, dudaklarında titreyen bir sessizlik... Yaşıyor muydu, yoksa sadece var mıydı, bunu bile bilmiyordu. Kılıcından çıkan şaşalı çığlıkların bir zamanlar övünç kaynağı olan kalemi artık eline bile almıyordu.

Her şey bir sabah fark ettiği o garip duyguyla başladı. Ellerini yıkamak için çoğusu gibi banyoya girdiğinde, aynada gözlerini karşılayan şey onu irkiltti. "Bu ben miyim?" diye sordu kısık bir sesle. O an fark ettiğini belki sen de yaşamışsındır: Hayatının rengi silinmiş, sadece grinin tonları kalmış. O aynadaki adamın aslında çoktan pes ettiğini o sabah anladı.

Yusuf, gökyüzünün her sabah farklı bir güneşle aydınlandığını bile unutmuştu. Her şey aynı geliyordu ona. Bahçesindeki çiçekler bile artık güzelliğini yitirmişti; sanki hepsi solmuş gibiydi. Ama sorun çiçeklerde değildi. O çiçeklere bakan gözlerdeydi.

Bir gün, yine aynı düzende uyandı Yusuf. Kahvesini içerken dışarıdaki bahçeye baktı. Bir tomurcuk gül dikkatini çekti. "Bari bunu koklayayım," diye düşünerek bahçeye çıktı. Ama elini uzattığında şok oldu. Gül çoktan solmuştu. Bu da onu, zaten karamsar olan düşncelerine daha da derin bir çukur kazdı. “Her şey elimde kuruyor zaten,” diye içinden geçirdi.

Ama o an, bir şey oldu. Komşu bahçeden bir çocuk sesi duyuldu. Bir kuş gibi şen, bir sabah gözü gibi parlak bir ses: "Anne bak, bir gül açmış!"

Yusuf, başını komşunun bahçesine çevirdi. Gerçekten de çocuğun işaret ettiği yerde bir gül tomurcuğu açılmaya başlamıştı. Ve o an fark etti Yusuf: Aynı bahçe, aynı çiçekler... Ama fark, bakan gözlerdeydi.

O gül, Yusuf için bir başlangıcın habercisiydi. O an, her şeye yeniden bakmaya karar verdi. Etrafında olup bitenleri fark etmeye çalışıyordu. Ama bu kolay bir süreç olmadı. Bir çocuk gibi yürümeyi yeniden öğrenir gibi, umut etmeyi yeniden öğrenmek zorundaydı. Her sabah o tomurcuk gülü kontrol etmeye başladı. Her yeni gün, gülün daha fazla açtığını görmek ona bir şeyleri hatırlattı: Hayat da böyledir. Bir tomurcuktan güzel bir çiçeğe dönmek zaman alır.

Bir sabah, Yusuf gülün tam anlamıyla açtığını gördü. Ama bu sefer, sadece gülün güzelliğini görmekle kalmadı. Gülün çevresindeki kuşları, uçuşan arıları, dallarında dans eden yaprakları fark etti. Gökyüzüne baktı ve bulutların bile aslında hüzün getiren değil, yağmurla tazeleyen dostlar olduğunu hatırladı.

Hayat, fark etmektir Yusuf. Ve sen fark ettiğinde, her şey değişir. O tomurcuktan açan gül gibi, senin de ruhun yeniden açabilir. Her şey senin bakış açını değiştirmenle başlar.

Sonra, bir başka karar aldı Yusuf. Bahçesine yeni çiçekler dikmeye başladı. Her bir tohum, onun umutlarının bir simgesiydi. Ve her çiçek açtığında, çocuklar gibi şen olurdu. Artık her sabah uyanış, bir rutin değil, yeni bir umutla doluydu. Güllerin kokusunu içine çekerken, öğrenmişti: Hayat, sürekli bir doğuştur. Her gün yeniden başlayan bir hikâye...

Ve sen, sevgili dostum, aynı hikâyeyi yaşıyorsun belki de. O tomurcuk gülün açması gibi, senin de içinde yeni bir hayata kapılar açabilir. O tomurcuğun her bir yaprağı, yeniden bulacağın sevinçlerin habercisi olabilir. Hayat senin elinde, ve sen onun güzelliklerini yeniden keşfedebilirsin. Unutma: Her karanlığın ardında bir ışık vardır. Ve o ışık, senin içindeki umuttan başka bir şey değil.

Erol Kekeç/10.12.2024/Namazgah/İST


10 Aralık 2024 Salı

Yolların Hikâyesi

Yollar, evet yollar... İnsanlık kadar eski, hayat kadar anlamlı. Yollar, alır başını gider; kıvrıla kıvrıla, vadilerden güneş gibi süzülerek, yeşil ovalardan bir iplik gibi uzanarak akıp durur. Üzerinde uçuşan kırlangıçlar, yamacında akan sular, dallarında kuşların şarkı söylediği ağaçlar... Yollar, hayatın durmaksızın akan nabzıdır; bizi hem kendimize hem de başkalarına götürür. İşte bu yüzden yollar yalnızca bir taş ve toprak parçası değildir; onlar, ruhun duraklarına doğru çizilmiş ince, kesintisiz bir çizgidir.

Her şey doğduğumuz an başlar. O ilk nefeste, yolların hikâyesine yazılırız. Yürümek bilmeyen ayaklarımız daha beşiğin içinde bir yolculuğa hazırlanır. İlk adımı atarken titreyen dizlerimizle o bilinmez menzile doğru bir başlangıç yaparız. Yollar, o ilk yürüyüşten itibaren bizimle olur. Her yol, bir varış noktası vaat eder; her varış noktası ise yeni bir yolculuğun başlangıcıdır.

Peki, neden hep yollardayız? Çünkü insanoğlu için durmak yoktur. Doğumdan ölüme kadar uzanan yolculuk, ölümle bile noktalanmaz. Ölüm dediğin de bir yoldur; bu dünyadan bir başka diyara uzanan, bilmediğimiz ama inandığımız bir yoldur.

Yolların üzerinde rüzgârın taşıdığı sırlar var. Kim bilir kaç adım, kaç ayak izi geçti o yollardan? Kimin gözyaşı, kimin mutluluğu serpildi o toprağa? Kimi yollar umutla doludur, kimisi ise hayal kırıklıklarıyla örülüdür. Bir yol, babanın eve dönüş umudu olur; diğeri, annenin gözünde parlayan yaşlar. Bir başka yol, özgürlüğe açılan kapıdır.

Düşün, bir yol, seni tutsaklıktan kurtarabilir. Başka bir yol, seni sevdiğin birine götürür. Kimi yollar ayrılığa, kimisi kavuşmaya çıkar. Ama her yolun bir amacı vardır. Bu amaç, yola çıkan kişinin gönlünde saklıdır.

Bizler, yolların yolcusuyuz. Kimi zaman yürürüz, kimi zaman koşarız; bazen durur, dinlenir, göğe bakarız. Ama asla vazgeçmeyiz. Çünkü biliriz ki yolun sonu, bizim çizgimizi belirlemez. Asıl önemli olan, yolun kendisidir.

Bir yolcunun aklında her zaman bir soru vardır: “Nereye gidiyorum?” Bu soru, yolun kendisinden daha ağırdır bazen. İnsan her adımında kendini sorgular. “Ben kimim?” der. “Neden bu yoldayım? Bu yol beni gerçekten gitmek istediğim yere mi götürüyor?” İşte bu sorular, yolculuğun en çetin kısmıdır.

Yollar, sadece fiziksel bir gerçeklik değildir. Yollar hayallerdir. Bir dağın yamacında sarp bir patika, karla kaplı bir ormanın derinliklerinde ince bir çizgi, gökyüzünde bulutların arasından süzülen bir ışık demeti... Bazen bir yol, seni hayal gücünün derinliklerine taşır. Kendi zihninde yeni dünyalar keşfedersin.

Ama bu hayal gücünün içinde bile yollar birleştirir. İki gönül bir olunca samanlık seyran olur, derler. Yollar, gönülleri buluşturur; aradaki mesafeleri, engelleri, dağları ve vadileri ortadan kaldırır. O yollar sayesinde, bir zamanlar imkânsız görünen her şey mümkün olur.

Bir yolun kenarına oturup onu izlemek, hayatı izlemek gibidir. Yollar sana sabrı öğretir. Hızlı koşarsan düşersin; yavaş kalırsan geride kalırsın. Her adım, her nefes, her durak bir anlam taşır. Yollar, bizi sadece fiziksel olarak bir yerden bir yere götürmez; onlar bizi içsel olarak dönüştürür.

“Yol” bir metafordur. Hayatın kendisini anlatır. Her yol, bir seçimdir; her seçim bir yön tayin eder. Kimi zaman yanlış bir yola saparsın, geri dönmek istersin. Ama o yol da sana bir şeyler öğretmiştir. Yanlış yollar, doğru yolları bulmamız için vardır.

Bazıları yolların bir sonu olduğunu düşünür. Ama yolların sonu yoktur. İnsanlık, hep yolda olmuştur ve hep yolda olacaktır. Çünkü yolculuk, insanoğlunun doğasında vardır. Kendini arayan, yeni yerler keşfetmek isteyen, hep daha ileri gitmek için çabalayan bir varlık olarak insan, durmayı bilmez.

Bir gün, belki o yolun ortasında durup dinleniriz. Belki de o yolun kucağında sonsuza kadar uyuruz. Ama o bile yolun bitişi değildir. Yollar, bizden sonra da akmaya devam eder. Başka yolcular, başka hikâyeler, başka umutlar taşır.

Yolların hikâyesi bizim hikâyemizdir. Doğumla başlayan, ölümle sonlanmayan bir seyirdir bu. Yollar, bizi kendimize götürür; bizi başkalarına ulaştırır. Yollar, hayattır.

O yüzden, eğer yolun başındaysan, korkma. İlk adımını at ve ilerle. Çünkü bu yol, seni bir yerlere götürmek için var. Nereye varacağını bilmiyorsan da sorun değil. Unutma, yolun kendisi, varacağın yerden çok daha önemlidir.

Yolların sesiyle haykırıyorum: Yürümekten asla vazgeçme!

Erol Kekeç/02.09.2024/Sancaktepe/İST

9 Aralık 2024 Pazartesi

Doğanın Koynundaki Hikâye

 

Hafif bir rüzgârla başladı her şey. Gökyüzü kararıyor, alacakaranlık buraların ruhunu yavaşça sardıkça, kuşlar üzerimde halka halka uçuyorlardı. Kanat çırpışları bir halaya benziyordu. Öyle düzenli, öyle ahenkli... Koyunlarımın melemesi uzaktan yankılanıyor, kuzular annelerinin yanına koşturuyordu. Her zamanki gibi, gün batmak üzereydi. Ama bu akşam bir başka türlüydü; sanki her nefeste daha ağır, daha anlamlı bir hava soluyordum.

Bu saatlerde cırcır böcekleri ötüşleriyle ormanın sessizliğini bozar, baykuşlar kendine has sesiyle bu dünyaya ait olmadıklarını hatırlatırdı. Ama bugün, taşların bile nefes aldığına şahitlik edebilirdim. Uzaktaki dağın eteğinden bir uğultu yükseliyor, dallar kıpırdamadan rüzgârın sırlarını taşıyordu. İçimde, derinlerden gelen bir his, bu akşamın sıradan bir akşam olmadığını söylüyordu.

Bu topraklar... Her taşında bir oturuşum, her otunda bir dokunuşum vardı. Yıllarca bu tepelerden güneşin batışını izledim, her batış bir başka duyguyu beraberinde getirdi. Mısralarım, dağın yamaçlarından yankılanır, gökyüzüne karışırdı. Ama bugün... Bugün her şeyin farklı olduğu bir gündü.

Dünyanın karmaşasında yolumu bulamamışken, burası benim sığınağım oldu. Herkesin peşinde koştuğu o parlak dünyalar, bana hep yabancı geldi. Şehirlerin yapay ışıkları, toprağın gerçek kokusunu unutturamazdı. İnsanların "ilerleme" dediği şey, ruhumda yalnızca bir geri çekilmeye sebep oldu. Ben doğanın çocuğuydum. Taşlar, otlar, rüzgâr ve yağmur... Onlar benim ailemdi.

Bugün rüzgârın fısıldadığı bir mesaj vardı. Dalların arasında yankılanan, yüreğime işleyen bir mesaj. Şehirde yaşayanlar, bu mesajı anlamaz. Anlasalar da kulak vermezler. Çünkü onların dünyasında rüzgârın sesi kaybolur. İnsanlar kendilerini anlamayan seslere sırt çevirir. Ama ben… Ben her fısıltıyı dinledim. Her taşın, her yaprağın, her kuşun bir hikâye anlattığını gördüm.

Toprak... Merhametli olduğu kadar vakurdu da. Bu toprağın sertliği, insanı eğip bükmeden şekillendirirdi. Her adımda hissettiğim bu ağırlık, dünyanın diğer ucundaki altın sarısı plajlardan daha değerliydi. Çünkü bu toprağın bir anlamı vardı. Her karışında bir emek, bir alın teri, bir hikâye saklıydı.

İnsanlar modern dünyanın kolaylıklarıyla kendilerini avuturken, ben bu toprakların huysuz ama vazgeçmeyen çocuğu oldum. Ne zaman başım sıkışsa, bu taşların arasına sığındım. Ne zaman kaybolsam, buradaki otların arasında kendimi buldum. İnsanlar benim gibilere "yabani" der. Oysa yabani olan biz değiliz. Doğanın kurallarını çiğneyen, kendi iç sesine ihanet eden onlardır.

Bugün farklıydı. Hava... Rüzgâr... Her şey bir şeylerin değişmekte olduğunu söylüyordu. Kulaklarımı patlatacak bir haykırış yankılanıyordu içimde. Bu haykırış ne rüzgârdan, ne de taşlardan geliyordu. Kendi içimden yükseliyordu. Yıllardır görmezden geldiğim bir his, bir çağrı...

Belki de bugün, bu toprağın bana fısıldadığı sırları çözme vaktiydi.

Erol Kekeç/09.12.2024/Namazgah/İST

Vahyin Önünde Çöküş- Hakikati Yazıp Satanlara Karşı Tüm Zamanlara Ültimatom

İnsanlık tarihinin en ağır suçlarından biri, hakikati bilerek tahrif etmek, onu çıkar uğruna eğip bükmek ve sonra da bu çarpıtılmış sözleri ...