Hiç düşündünüz mü? Ölüm dediğimiz o bilinmez an, gerçekte neleri saklar? İnsan, kaybedeceği şeylerin farkına varır mı o uçurumun kıyısında? Çehov'un anlatısında meleklerle olan karşılaşması, bu düşünceleri derinleştiren bir çağrı. Hayatın, ölümün ve öte dünyanın sınırlarında gezinmek... İşte tam da burada başlıyor bizim hikâyemiz.
“İki dakika önce öldüm.” Bu sözler, derin bir yankı bırakarak odaya yayıldı. Sessiz ve soğuk bir mekânda, bir grup melek ve kim olduklarını bilmediği varlıkların ortasında buldu kendini. Kolları yanlarına sarkmış, ruhunun ağırlığını hissediyordu. Henüz yaşamdan ayrıldığını kavrayamamıştı. Düşünceleri çalkantılıydı; her şey yarım kalmıştı.
Kalbinde bir kıvılcım belirdi. Karısı… Gözlerinin önüne geldi genç eşinin tebessümü. Oğlunu düşündü; henüz doğmamış, varlığını bile bir avuç kişiye duyurmuş olan oğlunu. Hayatları, bir perdenin ardında kalmış gibiydi. Meleklere döndü, gözleri dolu bir sesle:
“Beni geri gönderin. Karım yalnız, oğlum ışığı görmedi daha. Onların yanında olmalıyım.”
Melekler arasında bir mırıltı yayıldı. Sessizlik devasa bir kayalık gibi üzerlerine çöktü. Bir melek, yüzünde merhametle dolu bir gülümsemeyle ona doğru ilerledi. Ellerinde bir nesne taşıyordu; modern dünyanın insanlarına tanıdık gelen bir televizyon ekranını andıran bir şeydi bu. Ancak onun dokusu, rüyaların gerçekliği gibiydi; keskin, ama bir o kadar belirsiz.
“Bu ekran aracılığıyla dünyayı izleyebilirsin,” dedi melek. “Buradaki dakikalar, orada günlere eşit. Bu zamansal farkı göz önünde bulundurarak izle.”
Ekran açıldı ve anında karısının görüntüsü belirdi. Hızla değişen sahneler, bir film şeridi gibi gözlerinin önünden akıyordu. Karısı, karnında oğluyla ayakta duruyordu. Gözlerinde hüzünle karışık bir dayanıklılık okunuyordu. Günler geçtikçe oğulları doğdu; bir avuç bir şey olan bebek, hızla büyüyordu. İlk adımları, ilk sözleri... Oğlan okula başlamıştı bile.
Fakat bir şey dikkatini çekti. Bu hızlı değişimlerin içinde, sahnenin arka planında siyah bir gölge belirginleşmişti. İlk başta bu gölgeyi önemsemedi, bir yanılgı ya da rastlantı olduğunu düşündü. Ancak zaman ilerledikçe fark etti ki gölge her zaman aynı yerde duruyordu.
Gölge soluk bir varlıktı. Değişimlerle kıpırdamıyordu, varlığı değişmiyordu. Her şey akıp giderken, o sabit duruyordu. Bu merakı daha fazla dayanılmaz hale geldi. Meleklerden birine seslendi:
“Lütfen, o gölgeyi bana daha yakın göster. Ne olduğunu öğrenmek istiyorum.”
Melek, tereddütsüz dileğini yerine getirdi. Gölgenin görüntüsünü yaklaştırdı. Daha yakından bakınca, kalbinde yankılanan bir acıyla fark etti ki bu gölge annesinden başkası değildi. Yaşlı ve hüzünlü görünüyordu, gözyaşları yanaklarından süzülüyordu. Anne figürü, oğlu için orada sessizce dua eder gibiydi. Onca yıl boyunca her değişimi izlemiş ve olduğu yerden hiç ayrılmamıştı.
“Anne... Beni duyuyor musun?” diye sordu, ama cevap alamadı.
Görüntüler yeniden akmaya başladı. Hayat, ölümle bölünmüş o çizgiyi hiçe sayarak ilerliyordu. Oğlu bir delikanlı olmuştu; ilk aşklara kapılmış, sonra kendi hayatını kurmuştu. Her dönüm noktasında annesi, onun için sebat etmişti. Onunla konuşmasa bile varlığı oradaydı.
“Gölge dediğimiz şey aslında sevgidir,” dedi melek, sessizliğini bozarak. “Ayrı kalanlar bile kalplerindeki bağı korur. Gölgenin sabitliği, sevginin değişmeyen doğasını gösterir. Ölüm, bağları çözemez.”
O an, zihninde bir aydınlanma oldu. Annesinin, eşinin, oğlunun sevgisi; bu duygu o kadar derindi ki sınır tanımıyordu. Hayat akışında görünmeyen ellerle birbirlerine tutunuyorlardı. Dünya döndükçe bağlar yerini koruyor, gölgeler büyümeye devam ediyordu.
Kendi oturduğu yerden izlediği sahne, ona hayatın gerçek anlamını öğretmişti. Geçici olan her şeyin arkasında, kalıcı bir ışık bulunuyordu. İlişkiler, fedakârlıklar ve aşk... İnsan varoluşunun en değerli unsurları. Zaman her ne kadar silip süpürür gibi görünse de bu bağlar, başka bir boyutta yankılanıyordu.
Ve gölgesine, yani annesine son bir bakış attı. Artık onu anlayabiliyordu; sessizce akan gözyaşlarının aslında özlem değil, mutluluk olduğunu. Sevdiği herkes güvendeydi. Tüm eksikliklere rağmen, insan olmanın özü o dayanışma ve sevgi idi. Belki bedenler kaybolur, ama gölgeler hep kalır.
Erol Kekeç/21.12.2024/Sancaktepe/İST

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder