Evvel zaman içinde, kalbur saman dışında, takvimlerin bile iktidara yetişemediği bir devirde bir kral yaşarmış. Bu kralın en büyük meziyeti, halkını avutmaktaki maharetiymiş. Öyle ki halk, kralın her yaptığını bir hikmet, her söylediğini bir ayet, her savurganlığını bir kutsal fedakârlık sayarmış.
Ülkenin hali perişanmış ama kimse bunu dert etmezmiş. Çünkü kral şatafat içinde yaşıyor, sofraları taşıyor, saraydan gülüşler yükseliyormuş. Halk da onun sefasını kendi sefası bellemiş.
“Biz açsak da kral tok,” demek yerine,
“Ne mutlu bize, kralımız tok,” diye övünürlermiş.
Vergiler artmış. Önce küçük küçük. Kimse ses çıkarmamış. Sonra biraz daha artmış. Yine ses yok. Kral merak etmiş:
— Bunlar neden isyan etmiyor?
Adamlarını göndermiş halkın arasına. Onlar nabız tutmuş, dönmüş gelmiş:
— Kralım, tebanız çok memnun. İsterseniz yeni kalemler de ekleyebilirsiniz.
Bunun üzerine her hafta yeni bir vergi, yeni bir ceza icat edilmiş. Kralın itibarı için yapılan harcamalara ise sınır konmamış. Zaten itibarı bol olanın sınırı da olmazmış.
Ülke küçükmüş ama içinden koca bir nehir akarmış. Halkın işi gücü nehrin öbür yakasındaymış. Herkes her gün geçmek zorundaymış. Kral fırsatı kaçırır mı?
Bir köprü yaptırmış.
“Ne güzel hizmet!” demiş halk.
Girişine gişe koymuş.
“Canımız sağ olsun,” demiş halk.
Çıkışına da gişe koymuş.
“Devletimiz yaşasın,” demiş halk.
Girerken ödemişler, çıkarken ödemişler, çalışmaya gitmişler. Yorulmuşlar ama ses etmemişler. Kral yine yoklama yaptırmış. Sonuç aynı: Herkes memnun.
Adamlar bu kez daha parlak bir fikirle gelmiş:
— Kralım, demişler, köprünün ortasına bir düzümhane kuralım. Halk geçerken hem haracını ödesin, hem güzelce bir düzülüp rahatlasın. Sonra çıkışta vergisini verip işine gitsin.
Kralın çok hoşuna gitmiş bu fikir.
— Halkım için hizmette sınır yoktur, demiş.
Düzümhane kurulmuş. Sistem tıkır tıkır işlemiş. Başta can acıtmış ama zamanla alışılmış. Zaten bu ülkede alışmak en büyük meziyetmiş.
Bir gün kral halkın arasına inmiş.
— Ey halkım, demiş, hizmetlerimizi nasıl buluyorsunuz?
Alkıştan yer gök inlemiş.
— Bir şikâyeti olan var mı?
Utana sıkıla bir adam parmak kaldırmış. Kral şaşırmış ama dinlemeye karar vermiş.
Adam demiş ki:
— Kralım, köprünün ortasında bizi yaşken düzülen ağaçlar gibi düzen yer var ya… Orada çok sıra bekliyoruz. Biraz daha seri olsa iyi olur.
Kral öyle bir rahatlamış ki…
— Her şey sizin için, demiş. Onun da en iyisini yaparız.
Ve hayat böyle sürmüş. Ta ki halk kendi arasında fısıldaşmaya başlayana kadar.
— Biz bu kralı nasıl doyuracağız?
— Onun için çalışıyoruz, karnımız bile doymuyor.
— Bir paket sigaranın on altı tanesini kral için yakıyoruz ki kalanla nefes alabilelim.
— Düzülmekten de yorulduk… Artık zevk vermiyor hiçbir şey.
Ama bunlar hep kendi aralarında kalmış. Yüksek sesle söylemeye cesaret edememişler.
Bazen biri çıkıp:
— Biz o körpü var ya… İşte orada b…u yedik, demiş.
Ama köprü yerinde duruyormuş.
Gişeler çalışıyormuş.
Düzümhane seriymiş.
Ve kral hâlâ halkının ne kadar memnun olduğunu sanıyormuş.
Masal bu ya…
Çağlar önce anlatılmış.
Ama her çağda yeniden okunurmuş.