İslam dini, adaletin, tevazuun, merhametin ve insanlık onurunun en yüce şekilde temsil edilmesini emreder. Özellikle kamu sorumluluğunu üstlenen kimselerden, halkın emaneti olan görevlerini hakkaniyet ve sadelikle yürütmeleri istenir. Ancak ne yazık ki günümüzde, kendilerini Müslüman olarak tanımlamalarına rağmen, kamu kurumlarında görev yapan pek çok kişi, lüks, gösteriş ve savurganlık içinde bir yaşam sürmekte ve bunu çeşitli gerekçelerle meşrulaştırmaya çalışmaktadır. Bu durum sadece kişisel bir ahlak problemi değildir; aynı zamanda dini değerlerin toplum nezdinde itibarsızlaştırılması gibi çok daha derin ve tehlikeli sonuçlar doğurmaktadır.
1. İslam'ın Kamu Görevlisine Yüklediği Sorumluluk
Kur’an ve sünnet, kamu görevi yapan insanlara çok ağır bir yük yükler. Peygamberimiz (s.a.v.) bir hadisinde şöyle buyurur:
"Hepiniz çobansınız ve hepiniz sürünüzden sorumlusunuz."
Kamu görevlileri, yönetim emanetini taşıyan çobanlardır. Yetki ve güç, onlara keyif sürmeleri için değil, adaleti sağlamak, mazluma destek olmak, güçlüyü dizginlemek için verilmiştir.
Hz. Ömer (r.a.), halifeliği sırasında halktan gizlice gece nöbetlerine çıkar, sokaklarda dolaşır ve halkın hâlini bizzat kontrol ederdi. Bir gün açlıktan ağlayan çocukları ve içine su katılmış çorbayla avutmaya çalışan bir kadını gördüğünde, derhal sırtında un çuvalı taşıyarak kadının yardımına koşmuştu. Bugünkü birçok "makam sahibi" bu örnekten ne kadar uzakta, değil mi?
Bugün:
Makamlarda oturan birçok kişi ise kendisini halktan üstün görmekte, zırhlı araçlar, özel şoförler, gösterişli konutlar ve lüks semtlerdeki şatafatlı hayatlarla, âdeta halktan soyutlanmış bir getto yaşamı sürmektedir. Bu yaşam tarzı, İslam'ın kamu görevlisine yüklediği tevazu ve hizmet ahlakıyla taban tabana zıttır.
2. Lüks ve Gösterişin Dindeki Yeri
İsraf, Kur’an’da açıkça yasaklanmış ve şeytanın kardeşliğiyle eşdeğer tutulmuştur:
"Yiyin, için fakat israf etmeyin. Çünkü Allah israf edenleri sevmez." (A'raf, 7/31)
Gösteriş ve kibir ise bir kalp hastalığıdır. Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurur:
"Kalbinde zerre kadar kibir olan cennete giremez."
Bir makam sahibinin, gösterişli davetler düzenlemesi, lüks ofislerde çalışması, israfın normalleştiği etkinliklere katılması; kendi kişisel tercihi değildir. O artık toplumun gözünde bir temsil makamındadır. Onun lüksü, sıradan insanın gözünde adaletsizliği ve ayrımcılığı meşrulaştırır.
Örnek: "Altın Klozet Skandalı"
Bazı ülkelerde kamu binalarında, yöneticiler için altın kaplama klozetler kullanıldığı ortaya çıkmıştı. Bu, sadece bir israf örneği değil; aynı zamanda halkın fakirliğine, yoksulluğuna karşı yapılan en ağır hakaretti. Bir yanda çöpten ekmek toplayan insanlar, diğer yanda altın musluklardan su içen "seçilmişler"!
İslam bu tabloyu şiddetle reddeder.
3. İslam'dan Geçinenler-Dini Nasıl Kirletiyorlar?
Bugün toplumda dini değerlere olan mesafenin artmasının en büyük sebeplerinden biri, dinden geçinenlerdir. Din tüccarlığı yapan, dini bir araç gibi kullanan ama yaşantısıyla İslam'ı yerle bir edenlerdir.
Cuma hutbesinde fakirliği sabırla övüp, çıkışta lüks cipine binen vaizler,
Halktan zekât toplayıp kendine yazlık villa alan dernek yöneticileri,
İhalelerden haksız kazanç sağlayıp, bunu "kısmet" diye meşrulaştıran siyasetçiler...
Bu tür tipler, halkın zihninde, "İslam demek çıkarcılık demek" gibi yanlış bir algının oluşmasına sebep olmaktadır.
Örnek: "Fakire Vaaz, Kendine Saray"
Son yıllarda bazı dini vakıf ve derneklerin, halktan topladıkları bağışlarla kendilerine milyonlarca liralık mal-mülk edindikleri, lüks villalar inşa ettikleri ortaya çıkmıştır. Oysa bu paralarla yetimhaneler, aşevleri kurulması, burs fonlarının desteklenmesi gerekirdi.
Böyle çarpık örnekler, "dine düşman" olanları değil; dinden geçinenleri gösteriyor. Asıl zararı, dini kötü göstermek isteyenlerden önce, dini istismar edenler vermektedir.
4. Gerçek Dindarlık Nedir?
Gerçek dindarlık, makamı kullanarak servet biriktirmek değil, halkın derdiyle dertlenmektir. Dindar olmak, şatafatlı hayatlara sahip olup halkı küçümsemek değil, fakir bir yetim gibi yaşamayı da onur bilmek demektir.
Hz. Ali (r.a.), hilafeti döneminde, sadece bir kaba su ve bir parça ekmekle karnını doyururdu.
Hasan Basri hazretleri şöyle derdi: "Dindar kişi, insanların en azına razı olandır."
Mevlana, zenginliğin değil, gönül tokluğunun değerli olduğunu söylerdi: "Bir avuç suyun içinde de inci olur."
Bugün bir kamu görevlisi, makam arabasından indiğinde halkın arasında kaybolamıyorsa, sofraya oturduğunda işçiden farklı bir tabak geliyorsa, yaşamıyla dini temsil ettiğini iddia edemez.
5. Toplumsal Çöküşün Başlangıcı
Toplumların çöküşü, zengin ile fakir arasındaki makasın açılmasıyla başlamaz sadece. Asıl çöküş, yöneticilerin halktan kopmasıyla, adaletin yerini rüşvetin almasıyla ve dinin şahsi menfaat için kullanılmasıyla olur.
Tarih buna şahittir:
Endülüs'ün yıkılışı lüks ve sefahatle başlamıştır.
Osmanlı'nın çöküşü rüşvet ve saray entrikalarının sıradanlaşmasıyla hızlanmıştır.
Bugün de aynı tehdit ortadadır.
6. Ne Yapılmalı?
İlk olarak: Gerçek dini temsil eden, sade, şeffaf ve adil kamu görevlileri desteklenmelidir.
İkinci olarak: Halk, dini istismar edenleri açıkça teşhir etmeli, itibar göstermemelidir.
Üçüncü olarak: Kurumlar, lüks ve şatafattan arındırılmalı; kamu harcamalarında mutlak şeffaflık sağlanmalıdır.
Dördüncü olarak: Toplumda, dini değerleri koruma bilinci artırılmalı; dini geçim kapısı haline getirenler reddedilmelidir.
Hz. Ömer'in duası gibi dua edelim:
"Allah'ım! Bizi halktan kopmuş, kendini halktan üstün görenlerden değil; halkın içinde, halkın derdiyle dertlenenlerden eyle!"
Erol Kekeç/20.04.2025/Sancaktepe/İST
.jpg)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder