Bir geceydi. Sessizliğin içinde ne kadar derine insem, daha fazlasını görüyordum. Bu sessizlikte zaman sanki hem duruyor hem de her şeyden bağımsız bir şekilde akıyordu. Günlerden bir gündü, ancak hangi gün, hangi vakit olduğunu önemsemeyen bir zaman dilimindeydik. Zamanla ilgili her şey bu gecenin içinde eriyip gitmişti. Hava, doğumun ve ölümün sessizliğini taşıyordu. Kendimi kayaların kıyısına bıraktım, elimde bir demet toplanmış anılarla... İçimden, zamanı gelmemiş ya da zamana yetişememiş aşklar geçiyordu. İşte bu yüzden, burada seni bulmak, sana seslenmek istedim.
Gönlümden akan duygu dalgaları içinde bir ses belirdi, sanki sazın telinden yükselen o ince ses gibiydi. "Ağlama," dedim içimden gelen o sese, "ağlama, çünkü benim görevim ağlamak değil, seni yaşatmak." Ben gülerken, senin gözlerinden dökülen yaşların akmasını istemem. Sen ağladığında sanki her şey daha da ağırlaşıyor, ülkemin insanı, sen ağladıkça bu toprakların üzerinde daha da derin yarıklar açılıyor.
Bak, sana anlatacağım destanlar var. Bizim bahtımıza ağlamak yazılmadı, zorlukları unutmadan ama onların içinde kaybolmadan yaşamak yazıldı. Çünkü biz, bin yıl öncesinden Asya’dan yola çıktık, korkusuzca, bir rüzgâr gibi. Yorgunluk nedir bilmeden, bilincimize kadar işlemiş bir umutla geldik bu topraklara. Şimdi bu topraklar, bastığın her yer senin atalarının izleriyle dolu. Her çiçek, her tomurcuk senin geçmişini taşıyor. O yüzden bil ki, bu topraklardan umut filizlenip dünyaya yayılacak. İşte o gün geldiğinde ağlamak olmayacak, o gün bizim düğünümüz, bizim bayramımız olacak.
Bak, sen bir zamanlar korkuların nöbetini tuttun. Sadece bir ıslıkla silahsız şekilde geçtin karanlık yolları, başın dik, yüreğinde korkusuzlukla. Bugün, kimin sana bu kadar korku yüklediğini biliyor musun? İçindeki o büyük umut nerede, niçin kayboldu? Bir bak haline... Bu, sana yakışıyor mu? Gözlerinde o eski ışıltı, dilinde eski cesur sözler yok mu artık? Senin gibi birine yakışan bu değil, emin ol.
Sana olan inancım sonsuz, çünkü sen bu toprakların özüsün. Bütün zorluklara göğüs geren, yağmurda, karda, savaş meydanlarında bile gülümsemeyi bilen sendin. Sen, yıldızların altında gecenin sessizliğinde bile tek başına yola çıkabilen cesur bir yüreksin. Tek bir göz kırpışıyla, tek bir bakışıyla düşmanın gönlüne korku salan, dostuna güven veren, mazlumun yanında durabilen, zalime göz açtırmayan işte sendin. O yüzden bırak geçmişi bir kenara, kendine bak şimdi; geçmişten taşıdığın o korkusuz ruhu hatırla. Kendi destanını kendi ellerinle yeniden yaz.
Bir düğün düşün, herkesin yüzünde mutluluk, ellerde halaylar, türküler… Gecenin altında, gök kubbe şahittir her şeye. Şenlik havasında yaşanan o düğün, bizim beklediğimiz andır. İşte o an geldiğinde, hiçbir şey kalmayacak, tüm yaralar sarılacak, bütün acılar geride kalacak. Çünkü sen, bin yılların hayalini taşıyorsun. Bu umut, bizim kanımızda, canımızda, dilimizde saklı.
Toprak seninle anlam buldu, çünkü sen onun sahibisin. Bütün çiçekler senden bir iz taşıyor. Sen olmazsan, umut olmaz. Senden yükselen her ses, dünyaya bir yankı olarak yayılıyor. İşte o ses, zalimin yüreğine korku salıyor, mazlumun yüreğine umut ekiyor. Bu umudu yaşatmak için yeniden ayağa kalk. Kendi destanını yazmanın zamanı geldi. Kendi hikâyeni kendin yaz, senin ellerinden çıkan her kelime, senin cesaretin, senin sesin olacak.
Bir dilenci gibi aç ellerini, ama bu kez zayıflık değil, inancını göstermek için. Bu topraklar seninle var, seninle can buldu. Mazlumların umudu oldun, zalimlerin korkusu oldun. Her gözyaşın toprağa döküldü, bu toprak sana ait, seninle yeşerecek. Ölü toprağını üzerinden at ve kendine gel. Küllerinden yeniden doğacak olan sensin. Bugün doğan her güneş, senin sesinle yankılanmalı.
Bahadır Hataylı/27.10.2024/Sancaktepe/İST
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder