1990’lı yıllardı.
Hatırlıyorum, İskenderun’daydım. Bir soruşturma vardı o sıralar, tam neydi ne değildi biz bile anlamamıştık. Ama bir şekilde iki Filistinli Müslüman kardeşimiz de karışmıştı olayın içine. Suçla falan alakaları yoktu, bunu herkes biliyordu ama işte, malum… Hani “sistem” derler ya, bir bahaneyle savcılığa sevk etmişlerdi ikisini de.
Biri yirmi beş yaşlarında genç bir delikanlıydı, bekar. Öbürü kırklı yaşlarında, evli barklı, çocuklu… Hani o yaşlarda insanın eli ayağı hep meşguldür ya, öyle biriydi işte. Kaldıklarında aynı nezarethanedeydiler sanırım, ya da en azından birlikte bir vakit geçirmişler. Aralarında konuşmuşlar. Bu konuşmayı bana yıllar sonra o genç olan, yani o zaman genç olan, kendi ağzıyla anlatmıştı. Hiç unutmuyorum, çünkü o gün kardeşliğin ne olduğunu öğrendim.
Dedi ki:
“Ben o zaman bekârdım, yirmi beş yaşında. Diğer kardeşimiz evliydi. Üç çocuğu vardı. Küçüklerdi daha, biri beş yaşında bile değildi. Bir de yaşlı annesi vardı ona da bakıyordu. Dedi ki bana, ‘Bak kardeşim, ikimizi de götürürlerse benim geride bıraktıklarım perişan olur. Ama senin kimsen yok, sen idare edersin.’ Ben de dedim ki, ‘Abi hayır, senin daha çok sorumluluğun var. Ben üstleneyim. Onlar seni serbest bıraksın, ben yatayım bu cezayı.’ ”
O an, anlatırken sesi titremişti.
“Vallahi ısrar ettim. Çok konuştuk. Önce kabul etmedi. ‘Sen daha evlenmemişsin, daha yolun var’ dedi. Ama ben vazgeçmedim. Sonra razı oldu. Beni aldılar, onu serbest bıraktılar. Ben dört buçuk yıl yattım içeride.”
Dinlerken içimden bir şeyler koptu sanki. Ama hikâye burada bitmiyor...
Yıllar sonra, içeriden çıkmıştı. O dönemin radikal diyebileceğimiz bazı grupları vardı, hatırlarsın. O zamanlar onlara yakın insanlardık. Bir ortamda buluştuk, sohbet dönüyordu. O Gazze’li kardeş de oradaydı. O an, birileri şöyle sordu:
“Peki, o serbest kalan arkadaş seni bir daha aradı mı hiç?”
Bir an durdu. Sonra başını hafifçe sallayıp şöyle dedi:
“Hayır. Aramadı.”
Bunu deyince bizimkiler hemen ateş püskürdü:
“Böyle kardeşlik mi olur yahu! Sen yıllarını verdin onun için, bir arayıp halini hatırını sormamış. Böyle Müslüman mı olur? Vallahi münafıklık bu!”
İşte o an… O an ki, o Gazze’li kardeşin cevabı hâlâ kulaklarımda yankılanır. O kadar dingin, o kadar derin bir şekilde söyledi ki, hepimiz sustuk.
“Bakın kardeşler… O beni arayacak kadar boş bir adam değil. Onun ülkesini işgal etmişler, çocukları var, yaşlı annesi var. Hepsi onun sırtında. Onun bana ayıracak vakti yok, ama benim yerim belliydi. Cezaevindeydim. Aç mıyım, açıkta mıyım? Değilim. Benim bir ihtiyacım yoktu ki. Hem... o çok iyi bir Müslüman. Münafık falan değil. Siz yanlış düşünüyorsunuz. Müslüman, Müslüman için böyle düşünmemeli.”
Bir anda her yer sessizleşmişti. İçimizden biri “Haklısın” diyemedi bile. Çünkü o anda kendi eksikliğimizle, kendi küçük dünyalarımızla yüzleşmiştik. Adam, bir insanın değil, bir halkın ahlakını taşıyordu sanki.
İşte o gün anladım ben Filistinli Müslümanların nasıl bir kafaya sahip olduklarını.
Ve o günden sonra içimde Filistin’e karşı bir sıcaklık başladı. Öyle bir sıcaklık ki zamanla sevgiden öteye geçti. Hürmet gibi, hayranlık gibi… Ama en çok da mahcubiyet gibi bir şeydi.
Çünkü biz burada, çorak toprakların çocukları… Birbirimize katlanamazken, en küçük şeyde dargınlık çıkarırken, orada bir halk, kardeşliği sırtında taşımıştı. Gözü kapalı hem de. Bedel ödeyerek. Sorgulamadan. Şart koşmadan.
.png)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder