Küçük bir çocuk… Toprak kadar sıcak, gökyüzü kadar geniş bir kalbin taşıyıcısı… Ayaklarının altı, kızgın yaz güneşine inat, yanık izleriyle dolu… Ayakkabısı yok ama umudu var. Elbisesi yırtık, omzu düşmüş, cebinde birkaç kuruş ya da hiç... Ama gönlünde bir meşale yanıyor. Herkesin unuttuğu, görmezden geldiği bir köyün taşlı yollarında, ufka bakarak yürüyor. Çünkü biliyor: Yürümek, düşmekten korkmamaktır.
Düşe kalka büyüyen bu çocuk, sadece yaş almıyor; ruhu da ağırlaşıyor. Gözleri, sanki bir ömrün yükünü küçük yaşta omuzlamış gibi… Henüz sekiz yaşında ama hayata sekiz canla tutunmuş gibi; inatla, dirençle, azimle dolu. Okula gitmek için her sabah çorak yollarda saatlerce yürüyor. Sırtında eski bir çanta, içinde üç beş defter. Ama onun çantasında asıl taşınan şey: Umut... Çünkü biliyor, bilgiyle donanmış bir yürek, karanlıkları deler.
Okulda ne mi bulur? Bazen dayak, bazen ceza, bazen aşağılanma... Ama o hiçbir zaman “neden?” diye sormaz. Çünkü bilir: Mazlumun yolu dikenlidir. O dikenlerin arasında yürümek, sabrın en büyük mertebesidir. Disipline gönderildiğinde, hiçbir arkadaşını satmaz. Suçsuzdur ama susar. Suçlamaları alır, yüreğine bastırır, ağlamaz. Çünkü gözyaşı, sadece Rabbi ’ne akar onun kalbinden.
Yatılı okullarda okur. Tatillerde memlekete dönmek ister ama yol parası yoktur. Ne yapar? Kamyonculara muavinlik eder. Dağ başlarında, gece yarılarında, tesislerde bekler. Korkmaz. Yalnızlığı çoktan kabullenmiştir. Çünkü yalnızlık, onunla dost olmuştur. Ve o dostluk zamanla ruha, ruhtan sabra, sabırdan dirilişe dönüşmüştür.
Ayakkabısı mı yok? Çöplerden bulduğu eski bir çifti tamir eder, ayağına uydurur. Eli nasırlı olur, gönlü ise daha da ince. Çünkü yoksulluğun açtığı her yaraya, inançla merhem sürer.
Ve büyür bu çocuk... Artık 50’li yaşlarda. Ama içindeki çocuk hâlâ sekiz yaşında… Hâlâ aynı umutla yürüyor. Hâlâ yorgun ama pes etmemiş. Hâlâ yalnız ama Allah’la dolu. Hâlâ acılar içinde ama imanla diri. Hayat ona ne verdiyse, o hepsini sabırla taşıdı. Mafyaların tehditlerine aldırmadı. Tefecilerin karanlık sokaklardaki baskılarına direndi. Yalnızdı, evet… Ama bir tek Allah’a dayanarak yürümeye devam etti.
Her acının kapısını çaldı, her gözyaşının toprağında çiçek açtırmak istedi. Kimin elini tuttuysa, kendi elleri titredi; ama o titreme, bırakmanın değil, kalpten gelen bir sarsılışın işaretiydi. Yandıkça unuttu kendini; ismi silindi, benliği soldu ama insanlığı unutmadı. Acılar onu boğmadı, yoğurdu. Göğe yükselen dumanlar, onun ciğerini yakmak yerine kalbini arındırdı. Küller içinde bir gül gibi, yanarak yeniden doğdu. O duman, zehir değil; arınmaydı onun için. Çünkü ateşin içinden geçmeyen bir ruh, hakikati kavrayamazdı.
İyiliği çoğu zaman ahmaklık sayıldı. Ama o, insanların duygularıyla değil, kendi vicdanıyla hareket etti. Başkalarının ne dediğine aldırmadı. Çünkü onun pusulası halk değil, Hakk’tı.
Biliyor ki, bu yol gideni az, düşeni çok bir yol. Ama o dönüp bakmaz ardına. Kim gelir, kim gider; umursamaz. Çünkü o, bu yolu Allah için yürüyor. Ve bir an olsun şüphe etmez ki bu yolun sonunda, Rabbinin rızası vardır.
O, gecenin zifiri karanlığında bir aydınlatma fişeğidir. Parlar, yakar, yol gösterir. Karanlığı delmek pahasına kendini tüketir. Bilir ki, aydınlatan önce hedef olur. Ve bilir ki ona doğrultulan mermiler sadece teni değil, inancı da sınar. Ama geri adım atmaz. Çünkü onun ruhu çoktan kararını vermiştir:
“Ben bu yola, karanlıklarda kaybolanlar için ışık olmak üzere çıktım. Eğer bu yol şehadete varırsa, bilirim ki o bir son değil, başlangıçtır. Şehadet ödüldür; Rabbim lâyık görürse, canım fedadır. Ben sadece layık olmaya gayret ediyorum.”
Bu öykü sadece bir adamın değil; bir çağın, bir neslin, bir ruhun direnişidir. Bu sadece geçmişin değil; geleceğin de ateşidir. Ve o ateş, kül olmadıkça umut da sönmeyecek.
Erol Kekeç/03.05.2025/Sancaktepe/İST
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder