14 Eylül 2025 Pazar

Var mısınız?

 


Sorunlarımızı kökten çözmek istiyorsak, önce onları parçalı bir şekilde değil, bütün halinde görebilmeliyiz. Bir filin sadece kulağına, bacağına ya da hortumuna dokunan insanın fili tanıyamaması gibi… Biz de sorunlarımızı sadece parçalara bakarak anlamaya çalışırsak, asıl hakikati asla göremeyiz. Oysa fil bütündür; parçaları bir araya geldiğinde gerçek şekli ortaya çıkar. Toplumsal meseleler de aynen böyledir: onları parçalayarak değil, bir bütünlük içinde ele alarak kavrayabiliriz.

Ne yazık ki bu ülkede yıllardır yapılan tam da budur: Halkı parçasal sorunlara boğarak, asıl meseleyi gözlerden gizlemek. Parti tartışmaları, ideolojik çekişmeler, günlük siyasi polemikler… Bunların her biri aslında fillerle uğraşırken kuyruğunu tartışan körlerin hâlinden farksızdır. Oysa bizim sorunumuz A partisi veya B partisi meselesi değildir. Asıl mesele, köle olarak yaşamaya razı mı olacağız, yoksa kendi küllerimizden yeniden doğarak kendi özümüze uygun bir yaşam mı inşa edeceğiz sorusudur.

Ey ülkemin insanları!
Eğer gelecekte bu yeryüzünde var olmak istiyorsak, artık sorunlarımızın kaynağına inmeliyiz. Bizi oyalayan, küçük küçük meselelerle meşgul edenlerin oyununa gelmemeliyiz. Asıl derdimiz ne? Adalet mi eksik? Özgürlük mü bastırılmış? Emeğimiz mi sömürülüyor? İşte bunları konuşmalıyız. Bizim enerjimizi tüketen, “kim haklı, kim haksız” diye taraf tutma meselesidir. Bu tavır, bizi gerçeğe değil, kutuplaşmaya götürüyor.

Ama biz başka bir yol tutabiliriz:
Kendi adamımızın yanlışını da göreceğiz.
Kendi adamımız olmayanın doğrusunu da teslim edeceğiz.
İşte erdem budur. İşte adil olmak budur. İşte kendi küllerimizden yeniden doğmak, ancak bu cesaretle mümkündür.

Sorunları kişiler üzerinden değil, ilkeler üzerinden tartışmalıyız. Doğru, doğru olduğu için doğru; yanlış, yanlış olduğu için yanlıştır. Bunu bir partinin, bir grubun, bir ideolojinin gözlüğünden değil, hakikatin kendisinden bakarak kavrayabiliriz. Aksi halde, günübirlik tartışmalar içinde debelenir, ömrümüzü tüketiriz.

Var mısınız?
Adam gibi yaşamaya, özgür olmaya, herkes için adil bir dünyanın yolunu açmaya var mısınız? Bu yol, kişilere körü körüne bağlanmaktan değil, hakikate sadakatten geçer. Bizi bölen, ufalamaya çalışan, asıl meseleyi unutturan her türlü oyuna karşı uyanık olmaktan geçer.

Sorunlarımızın kaynağına inelim. Çünkü kökten çözülmeyen her sorun, yarın yeniden karşımıza çıkar. Biz ya sürekli aynı döngüde sürüklenen bir halk olacağız ya da hakikatin ışığını görecek kadar cesur bir millet.

Ey ülkemin insanları,
Asıl mesele, var olup olmamak meselesidir. Asıl mesele, zincirleri kabul edip köle gibi yaşamak ya da erdemle doğruları, yanlışları ayırt ederek kendi yolumuzu çizmek meselesidir. Gelin, artık parçaları değil bütünü görelim. Çünkü ancak o zaman fili tanıyacağız.

Var mısınız, hakikati görmeye?
Var mısınız, erdemli bir duruşla ayağa kalkmaya?
Var mısınız, adil ve özgür bir hayat için bütüncül bir bakış açısı inşa etmeye?

Erol Kekeç/10.06.2018/Üsküdar-Çamlıca

Algı Bozukluğunun İnsanlık Krizi




İnsan olmak, yalnızca biyolojik bir varlık olarak dünyaya gelmek değildir; insan olmak, aynı zamanda zihinsel berraklık, vicdani duruluk ve ahlaki sağlamlıkla yoğrulmuş bir algı düzeyine ulaşmaktır. Fakat ne yazık ki günümüzde birçok birey bu berraklıktan uzak, bulanık bir algı dünyasında yaşamaktadır.

Algı bozukluğu, yalnızca bireyin kendisini ilgilendiren bir mesele değildir; toplumu, kurumları ve devletin işleyişini doğrudan etkileyen bir insani krizdir. Çünkü algısı bozuk bir insan, olayları ve kişileri oldukları gibi göremez; onları kendi eksik, dağınık, çarpık dünyasının aynasında yansıtarak tanımlar. Bu durumda gerçeğin kendisi değil, gerçeğin bozunmuş bir gölgesi algılanır.

Algısı düşük olanlar genellikle kaostan beslenir. Onların dünyasında netlik, sadelik ve doğruluk değil; belirsizlik, karmaşa ve bulanıklık değerlidir. Çünkü kendi zihinsel karmaşalarını normalleştirmek için dış dünyada da aynı karmaşayı ararlar. Net bir insandan, sağlam bir duruştan, yalın bir hakikatten rahatsız olurlar. Onlar için “karmaşık” olan, aslında kendi yetersizliklerinin üstünü örten bir perdedir.

Bu noktada asıl tehlike şudur: Algısı bozuk bireyler, bir gün bir kurumun başına geçtiklerinde veya herhangi bir makamı ellerine aldıklarında, orayı da kendi kaotik zihinleriyle yönetirler. Çünkü onlar, makamı bir sorumluluk değil, kendi iç dünyalarını yansıtan bir ayna olarak görür. Sorumluluk yükledikleri kişilere bile kendi seviyelerine indirme çabasıyla yaklaşırlar. Yani “alçalmanın zirvesinde” duranlar, başkalarını da kendi çukuruna çekmeye çalışır.

Buradan çıkan sonuç çok açıktır: İnsan olmanın ilk şartı, algıyı berraklaştırmak, hakikati olduğu gibi görebilme erdemine ulaşmaktır. Bu erdem, yalnızca bireysel huzuru değil, toplumsal ilerlemeyi de beraberinde getirir. Çünkü sağlam bir algıya sahip olan kişi, olayları kişilere göre değil; doğruya ve yanlışa, iyiye ve kötüye göre değerlendirir.

Bugün yaşadığımız birçok sorunun temelinde, bu algı krizinin yattığını görmek zorundayız. Yanlışa yanlış, doğruya doğru diyemediğimiz için; kişisel çıkarların ve bulanık algıların esiri olduğumuz için; görev ve makamların, liyakat yerine karmaşa ehline teslim edildiği için çürüyoruz.

İnsan olmak, algıdaki çarpıklığı aşmakla başlar. Ve algı berraklığı olmadan insani değerler yalnızca süslü kelimelerden ibaret kalır.

Bahadır Hataylı/12.09.2025/Sancaktepe/İST

Vahyin Önünde Çöküş- Hakikati Yazıp Satanlara Karşı Tüm Zamanlara Ültimatom

İnsanlık tarihinin en ağır suçlarından biri, hakikati bilerek tahrif etmek, onu çıkar uğruna eğip bükmek ve sonra da bu çarpıtılmış sözleri ...