20 Mayıs 2025 Salı

Gökte Yardım Yerde İhanet



"Eğer siz Allah'a (dinine) yardım ederseniz, O da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit kılar." (Muhammed Suresi/7)

Bugün Gazze'de taşın altında kalmış bir çocuk ağladığında, yalnızca annesi değil, arş-ı âlâ sarsılır. Çünkü o çocuk yalnız bir bedenden ibaret değildir; o çocuk, bir ümmetin sabrı, bir çağın sınavı, bir zalimin sonu ve bir kudretin şafağıdır.

Bu bir yazı değil. Bu, bir yakarıştır. Bu, bir haykırıştır. Bu, taşlanmış peygamberlerin, aç susuz kalmış mücahitlerin, zindanda Kur'an ezberleyen mazlumların dilinden Allah'a yükselen bir çağrıdır.

Artık apaçık görülmelidir ki; Allah'ın yardımı ne silahın büyüklüğüne, ne orduların sayısına, ne de diplomasinin cilasına bakar. Allah'ın yardımı sadakate, teslimiyete ve kulluğun ihlasına iner. Ve bugün eğer bir coğrafyada bu üçü bir aradaysa, o da Gazzeli müminlerin yüreğindedir.

Sadakatin Bedeli, Tevekkülün Gücü

İslam tarihi boyunca nice az topluluklar, nice devleri yerle yeksan etmiştir. Bedir’de 313 kişi, bin kişilik müşrik ordusunu darmadağın ettiğinde, ellerinde kılıçtan çok dua, zırhtan çok iman vardı.

Ve Allah, şöyle buyurdu:

"Nice az topluluklar vardır ki, Allah'ın izniyle çok topluluklara galip gelmişlerdir. Allah sabredenlerle beraberdir." (Bakara/249)

Bugün Gazze’de, taşla tankı durduran bir çocuk, Batı'nın çelik zırhlı zihniyetine tokat gibi inmektedir. Çünkü onun sadakati, ölümle pazarlık yapmaz. Çünkü onun tevekkülü, gıdası yokken bile Allah’ın ona gökten yardım indireceğine iman eder.

Biz ne yazık ki bugünün şehirli Müslümanları olarak sabrın bile markette satılan bir şey olduğunu sandık. Duanın bir alışveriş yöntemi, ibadetin bir alışkanlık, imanın ise sadece bir kimlik kartı olduğunu zannettik. Oysa Gazze, bize tekrar hatırlattı:

İman, yalnızken Allah’tan yana olmaktır.

İman, herkes susarken hakikati haykırmaktır.

İman, suyun yokken abdest, ekmeğin yokken oruç, canın pahasına secdedir.

Zulmün Mühendisi Emperyalizm ve Siyonizm

Yüz yıl önce ümmeti böldüler. Sınırlar çizdiler, diller böldüler, mezhepler üzerinden kin ektirdiler. Emperyalizmin kanlı kalemiyle çizilen bu haritalar hâlâ kan akıtıyor. Her taşın altında bir Mossad izi, her yıkımın ardında Batı aklı, her gözyaşının arkasında Birleşmiş Milletler sessizliği vardır.

Gazze’de 6 yaşındaki bir çocuk ölünce New York’ta bir ışık bile sönmüyor. Ama o çocuğun adını bilmeyenler, onun mücadelesiyle uyandıkları sabahlarda kendilerinden utanacaklar. Çünkü Gazze, yalnızca bir coğrafya değil, insanlığın vicdan testidir.

Ve bu testte Müslüman liderler sınıfta kalmıştır.

Yöneticilere Serzeniş ve Mazlumlara Dua

Ey koltuklarında rahatça oturup sadece kınamakla yetinen yöneticiler!

Bu çocuklar sizin itibarınızla değil, Allah’ın yardımıyla yaşıyor!

Onlara bir koridor bile açmayan, bir ambargoyu bile kıramayan, sadece nutuk atan ve ekranlarda timsah gözyaşları döken yöneticiler… Allah size değil, o çocuklara yardım ediyor. Çünkü onlar gerçek Müslümanlığı canlarıyla ispatlıyorlar.

“Ey Rabbimiz! Bizi zalim kavme karşı muzaffer kıl.” (Bakara/286)

Bu dua yalnızca bir temenni değil, bir mücadelenin niyazıdır.

Bugün bir şey yapamamanın utancı içinde diz çöküyoruz ama Allah’a da yakarıyoruz:

“Allah’ım, bizler elimizden geleni yapamamanın ıstırabıyla kavruluyoruz. Bizleri, bu etkisiz ve yetkisiz olan, yalnızca bahane üreten yöneticiler yüzünden helak etme!”

Gazze-Kur’an’ın Yaşayan Sayfası

Gazze’nin her sokağı, bir sahabenin izini taşıyor. Her enkaz, bir ayetin yeryüzüne düşen haykırışı gibidir.

"Onlar, kendilerine zulmedenlerle karşılaştıklarında, 'Rabbimiz! Üzerimize sabır yağdır, ayaklarımızı sabit kıl ve kâfir topluluğa karşı bize yardım et!' derler." (Bakara/250)

Bugün bu dua, çocukların ağzında. Kadınların feryadında. Yıkıntılar altındaki bebeklerin hâl diliyle Rabbine yükseliyor.

Bizler dışarıdan izlerken, onlar Kur’an’ın yaşayan muhatapları olmuşlardır. Çünkü hayat, onları ayet ayet pişirmiştir.

Ve unutmayalım:

Kur’an sadece okunan değil, yaşanan bir kitaptır. Ve Gazze’de her ayet yaşanıyor.

Mutlak Kurtuluşun Anahtarı-İman ve Direniş

Dünya değişiyor. Ordular çöküyor. Sistemler iflas ediyor. Ama direniş hâlâ ayakta. Çünkü hak yıkılmaz. Ve iman yıkılmaz.

Mazlumlar yeryüzünün gerçek efendisidir. Çünkü onların yüreğinde Allah vardır.

"Zulmedenler nasıl bir inkılapla devrileceklerini yakında bileceklerdir." (Şuara/227)

Ve o gün yakındır.

Mazlumlar ağlıyor, evet. Ama gözyaşları dua oluyor. O dualar arşa yükseliyor. O arş, zalimlerin üzerine devrilecek.

Bir Uyanış Çağrısı-Sözde Değil Özde Müslümanlık

Ey Müslümanlar!

Artık süslü camilerde hutbe dinlemekle değil, Gazze’nin enkazından gelen feryatla uyanmak zorundayız. Müslümanlık, yalnızca bir aidiyet değil, bir eylemdir.

Eğer sadakat yoksa, yardım da yoktur.

Eğer tevekkül yoksa, istikamet de kaybolur.

Eğer gerçek iman yoksa, zulüm galip gelir gibi görünür.

Ama görünene aldanmayın:

Allah’ın vaadi haktır. Zalimler mutlaka kaybedecek.

Mazlumlar mutlaka dirilecek.

Ve bu çağın Musa’ları, bu çağın Firavunlarını denizde boğacak.

Ya Direnerek Yaşarsın Ya Zilletle Ölürsün

Gazze bugün hepimize Kur’an’dan haykırıyor:

“Ya Allah’tan yana ol, ya sus ve utan!”

Çünkü artık tarafsızlık, zulmün ortağı olmaktır.

Çünkü artık susmak, namuslu olmanın değil, korkaklığın ifadesidir.

Ve Allah korkakları sevmez.

"Allah, müminlerden, canlarını ve mallarını, karşılığında cennet vererek satın almıştır." (Tevbe/111)

Gazze, bu alışverişi yaptı.

Peki ya biz?

Ey Rabbimiz! Bizi utandırma, bizi iman edenlerle birlikte yaz!

Erol Kekeç/09.05.2025/Sancaktepe/İST

19 Mayıs 2025 Pazartesi

O Gazzeliydi…



1990’lı yıllardı.

Hatırlıyorum, İskenderun’daydım. Bir soruşturma vardı o sıralar, tam neydi ne değildi biz bile anlamamıştık. Ama bir şekilde iki Filistinli Müslüman kardeşimiz de karışmıştı olayın içine. Suçla falan alakaları yoktu, bunu herkes biliyordu ama işte, malum… Hani “sistem” derler ya, bir bahaneyle savcılığa sevk etmişlerdi ikisini de.

Biri yirmi beş yaşlarında genç bir delikanlıydı, bekar. Öbürü kırklı yaşlarında, evli barklı, çocuklu… Hani o yaşlarda insanın eli ayağı hep meşguldür ya, öyle biriydi işte. Kaldıklarında aynı nezarethanedeydiler sanırım, ya da en azından birlikte bir vakit geçirmişler. Aralarında konuşmuşlar. Bu konuşmayı bana yıllar sonra o genç olan, yani o zaman genç olan, kendi ağzıyla anlatmıştı. Hiç unutmuyorum, çünkü o gün kardeşliğin ne olduğunu öğrendim.

Dedi ki:

“Ben o zaman bekârdım, yirmi beş yaşında. Diğer kardeşimiz evliydi. Üç çocuğu vardı. Küçüklerdi daha, biri beş yaşında bile değildi. Bir de yaşlı annesi vardı ona da bakıyordu. Dedi ki bana, ‘Bak kardeşim, ikimizi de götürürlerse benim geride bıraktıklarım perişan olur. Ama senin kimsen yok, sen idare edersin.’ Ben de dedim ki, ‘Abi hayır, senin daha çok sorumluluğun var. Ben üstleneyim. Onlar seni serbest bıraksın, ben yatayım bu cezayı.’ ”

O an, anlatırken sesi titremişti.

“Vallahi ısrar ettim. Çok konuştuk. Önce kabul etmedi. ‘Sen daha evlenmemişsin, daha yolun var’ dedi. Ama ben vazgeçmedim. Sonra razı oldu. Beni aldılar, onu serbest bıraktılar. Ben dört buçuk yıl yattım içeride.”

Dinlerken içimden bir şeyler koptu sanki. Ama hikâye burada bitmiyor...

Yıllar sonra, içeriden çıkmıştı. O dönemin radikal diyebileceğimiz bazı grupları vardı, hatırlarsın. O zamanlar onlara yakın insanlardık. Bir ortamda buluştuk, sohbet dönüyordu. O Gazze’li kardeş de oradaydı. O an, birileri şöyle sordu:

“Peki, o serbest kalan arkadaş seni bir daha aradı mı hiç?”

Bir an durdu. Sonra başını hafifçe sallayıp şöyle dedi:

“Hayır. Aramadı.”

Bunu deyince bizimkiler hemen ateş püskürdü:

“Böyle kardeşlik mi olur yahu! Sen yıllarını verdin onun için, bir arayıp halini hatırını sormamış. Böyle Müslüman mı olur? Vallahi münafıklık bu!”

İşte o an… O an ki, o Gazze’li kardeşin cevabı hâlâ kulaklarımda yankılanır. O kadar dingin, o kadar derin bir şekilde söyledi ki, hepimiz sustuk.

“Bakın kardeşler… O beni arayacak kadar boş bir adam değil. Onun ülkesini işgal etmişler, çocukları var, yaşlı annesi var. Hepsi onun sırtında. Onun bana ayıracak vakti yok, ama benim yerim belliydi. Cezaevindeydim. Aç mıyım, açıkta mıyım? Değilim. Benim bir ihtiyacım yoktu ki. Hem... o çok iyi bir Müslüman. Münafık falan değil. Siz yanlış düşünüyorsunuz. Müslüman, Müslüman için böyle düşünmemeli.”

Bir anda her yer sessizleşmişti. İçimizden biri “Haklısın” diyemedi bile. Çünkü o anda kendi eksikliğimizle, kendi küçük dünyalarımızla yüzleşmiştik. Adam, bir insanın değil, bir halkın ahlakını taşıyordu sanki.

İşte o gün anladım ben Filistinli Müslümanların nasıl bir kafaya sahip olduklarını.

Ve o günden sonra içimde Filistin’e karşı bir sıcaklık başladı. Öyle bir sıcaklık ki zamanla sevgiden öteye geçti. Hürmet gibi, hayranlık gibi… Ama en çok da mahcubiyet gibi bir şeydi.

Çünkü biz burada, çorak toprakların çocukları… Birbirimize katlanamazken, en küçük şeyde dargınlık çıkarırken, orada bir halk, kardeşliği sırtında taşımıştı. Gözü kapalı hem de. Bedel ödeyerek. Sorgulamadan. Şart koşmadan.

O Gazze’liydi.
Ben o zaman yirmi bir yaşındaydım, o otuzlarında.

Bugün geriye dönüp bakınca...
O gün aslında bana bir ömür yetecek kadar çok şey öğrettiğini daha iyi anlıyorum.

Kardeşlik, ahlak, tevekkül…
Hepsi bir adamın duruşuna sığmıştı.

Erol Kekeç/18.05.2025/Sancaktepe/İST

Vahyin Önünde Çöküş- Hakikati Yazıp Satanlara Karşı Tüm Zamanlara Ültimatom

İnsanlık tarihinin en ağır suçlarından biri, hakikati bilerek tahrif etmek, onu çıkar uğruna eğip bükmek ve sonra da bu çarpıtılmış sözleri ...