26 Nisan 2025 Cumartesi

Dinin İtibarı İle Oynayanlar-Lüks İçinde İsraf Eden "Dinciler"


İslam dini, adaletin, tevazuun, merhametin ve insanlık onurunun en yüce şekilde temsil edilmesini emreder. Özellikle kamu sorumluluğunu üstlenen kimselerden, halkın emaneti olan görevlerini hakkaniyet ve sadelikle yürütmeleri istenir. Ancak ne yazık ki günümüzde, kendilerini Müslüman olarak tanımlamalarına rağmen, kamu kurumlarında görev yapan pek çok kişi, lüks, gösteriş ve savurganlık içinde bir yaşam sürmekte ve bunu çeşitli gerekçelerle meşrulaştırmaya çalışmaktadır. Bu durum sadece kişisel bir ahlak problemi değildir; aynı zamanda dini değerlerin toplum nezdinde itibarsızlaştırılması gibi çok daha derin ve tehlikeli sonuçlar doğurmaktadır.

1. İslam'ın Kamu Görevlisine Yüklediği Sorumluluk

Kur’an ve sünnet, kamu görevi yapan insanlara çok ağır bir yük yükler. Peygamberimiz (s.a.v.) bir hadisinde şöyle buyurur:

"Hepiniz çobansınız ve hepiniz sürünüzden sorumlusunuz." 

Kamu görevlileri, yönetim emanetini taşıyan çobanlardır. Yetki ve güç, onlara keyif sürmeleri için değil, adaleti sağlamak, mazluma destek olmak, güçlüyü dizginlemek için verilmiştir.

Hz. Ömer (r.a.), halifeliği sırasında halktan gizlice gece nöbetlerine çıkar, sokaklarda dolaşır ve halkın hâlini bizzat kontrol ederdi. Bir gün açlıktan ağlayan çocukları ve içine su katılmış çorbayla avutmaya çalışan bir kadını gördüğünde, derhal sırtında un çuvalı taşıyarak kadının yardımına koşmuştu. Bugünkü birçok "makam sahibi" bu örnekten ne kadar uzakta, değil mi?

Bugün:

Makamlarda oturan birçok kişi ise kendisini halktan üstün görmekte, zırhlı araçlar, özel şoförler, gösterişli konutlar ve lüks semtlerdeki şatafatlı hayatlarla, âdeta halktan soyutlanmış bir getto yaşamı sürmektedir. Bu yaşam tarzı, İslam'ın kamu görevlisine yüklediği tevazu ve hizmet ahlakıyla taban tabana zıttır.

2. Lüks ve Gösterişin Dindeki Yeri

İsraf, Kur’an’da açıkça yasaklanmış ve şeytanın kardeşliğiyle eşdeğer tutulmuştur:

"Yiyin, için fakat israf etmeyin. Çünkü Allah israf edenleri sevmez." (A'raf, 7/31)

Gösteriş ve kibir ise bir kalp hastalığıdır. Peygamberimiz (s.a.v.) şöyle buyurur:

"Kalbinde zerre kadar kibir olan cennete giremez." 

Bir makam sahibinin, gösterişli davetler düzenlemesi, lüks ofislerde çalışması, israfın normalleştiği etkinliklere katılması; kendi kişisel tercihi değildir. O artık toplumun gözünde bir temsil makamındadır. Onun lüksü, sıradan insanın gözünde adaletsizliği ve ayrımcılığı meşrulaştırır.

Örnek: "Altın Klozet Skandalı"

Bazı ülkelerde kamu binalarında, yöneticiler için altın kaplama klozetler kullanıldığı ortaya çıkmıştı. Bu, sadece bir israf örneği değil; aynı zamanda halkın fakirliğine, yoksulluğuna karşı yapılan en ağır hakaretti. Bir yanda çöpten ekmek toplayan insanlar, diğer yanda altın musluklardan su içen "seçilmişler"!

İslam bu tabloyu şiddetle reddeder.

3. İslam'dan Geçinenler-Dini Nasıl Kirletiyorlar?

Bugün toplumda dini değerlere olan mesafenin artmasının en büyük sebeplerinden biri, dinden geçinenlerdir. Din tüccarlığı yapan, dini bir araç gibi kullanan ama yaşantısıyla İslam'ı yerle bir edenlerdir.

Cuma hutbesinde fakirliği sabırla övüp, çıkışta lüks cipine binen vaizler,

Halktan zekât toplayıp kendine yazlık villa alan dernek yöneticileri,

İhalelerden haksız kazanç sağlayıp, bunu "kısmet" diye meşrulaştıran siyasetçiler...

Bu tür tipler, halkın zihninde, "İslam demek çıkarcılık demek" gibi yanlış bir algının oluşmasına sebep olmaktadır.

Örnek: "Fakire Vaaz, Kendine Saray"

Son yıllarda bazı dini vakıf ve derneklerin, halktan topladıkları bağışlarla kendilerine milyonlarca liralık mal-mülk edindikleri, lüks villalar inşa ettikleri ortaya çıkmıştır. Oysa bu paralarla yetimhaneler, aşevleri kurulması, burs fonlarının desteklenmesi gerekirdi.

Böyle çarpık örnekler, "dine düşman" olanları değil; dinden geçinenleri gösteriyor. Asıl zararı, dini kötü göstermek isteyenlerden önce, dini istismar edenler vermektedir.

4. Gerçek Dindarlık Nedir?

Gerçek dindarlık, makamı kullanarak servet biriktirmek değil, halkın derdiyle dertlenmektir. Dindar olmak, şatafatlı hayatlara sahip olup halkı küçümsemek değil, fakir bir yetim gibi yaşamayı da onur bilmek demektir.

Hz. Ali (r.a.), hilafeti döneminde, sadece bir kaba su ve bir parça ekmekle karnını doyururdu.

Hasan Basri hazretleri şöyle derdi: "Dindar kişi, insanların en azına razı olandır."

Mevlana, zenginliğin değil, gönül tokluğunun değerli olduğunu söylerdi: "Bir avuç suyun içinde de inci olur."

Bugün bir kamu görevlisi, makam arabasından indiğinde halkın arasında kaybolamıyorsa, sofraya oturduğunda işçiden farklı bir tabak geliyorsa, yaşamıyla dini temsil ettiğini iddia edemez.

5. Toplumsal Çöküşün Başlangıcı

Toplumların çöküşü, zengin ile fakir arasındaki makasın açılmasıyla başlamaz sadece. Asıl çöküş, yöneticilerin halktan kopmasıyla, adaletin yerini rüşvetin almasıyla ve dinin şahsi menfaat için kullanılmasıyla olur.

Tarih buna şahittir:

Endülüs'ün yıkılışı lüks ve sefahatle başlamıştır.

Osmanlı'nın çöküşü rüşvet ve saray entrikalarının sıradanlaşmasıyla hızlanmıştır.

Bugün de aynı tehdit ortadadır.

6. Ne Yapılmalı?

İlk olarak: Gerçek dini temsil eden, sade, şeffaf ve adil kamu görevlileri desteklenmelidir.

İkinci olarak: Halk, dini istismar edenleri açıkça teşhir etmeli, itibar göstermemelidir.

Üçüncü olarak: Kurumlar, lüks ve şatafattan arındırılmalı; kamu harcamalarında mutlak şeffaflık sağlanmalıdır.

Dördüncü olarak: Toplumda, dini değerleri koruma bilinci artırılmalı; dini geçim kapısı haline getirenler reddedilmelidir.

Hz. Ömer'in duası gibi dua edelim:

"Allah'ım! Bizi halktan kopmuş, kendini halktan üstün görenlerden değil; halkın içinde, halkın derdiyle dertlenenlerden eyle!"

Erol Kekeç/20.04.2025/Sancaktepe/İST


23 Nisan 2025 Çarşamba

Zalimler Hep aynı kökten

 


Yıkılışın Aynasında Kibrin Sureti

"Görmedin mi, Rabbin ne yaptı Âd kavmine? Yüksek binalarla dolu İrem’e?" (Fecr Suresi/6-7)

Bu Kur’ânî sesleniş, sadece geçmişin kavimlerine yönelmiş bir kıssa değildir; her çağda kendine benzer kibir abideleri diken, yeryüzünü yurt değil ganimet gören, halkları kul değil köle sayan zalim düzenlere bir uyarıdır. Bugün yaşadığımız çağda da bu seslenişin gölgesi yakınımızdadır; sadece çölün İrem’inde değil, betonun İrem’inde, gökdelenlerin gölgesine sığınmış şehirlerde, sistematikleştirilmiş zulmün saray koridorlarında yankılanmaktadır.

Âd, Semûd ve Firavun'un İzinde Yürüyen Modern Zalimler

Kur’an, Âd kavminin kibirle yükselttiği binalardan bahsederken, Semûd’un taşlara işlediği sanatla övünmesinden söz ederken ve Firavun’un mutlak iktidar tutkusu ile her şeyi kendine kul etmek istemesinden bahsederken, aslında bize bir zihinsel arketip çizer: güç sarhoşu olanların ortak kaderi.

Bugün bu zihinsel arketipi aynen sürdürenler var. Betonlaştıkça çürüyen şehirler, akıl yerine sermayeyi merkeze koymuş mega projeler, halkı hiçe sayarak yapılan yerinden etmeler, yağmalanan tabiat, susturulan hakikat ve tek sesli medya imparatorlukları... Bunların her biri çağdaş bir Firavun’un, modern bir Âd kavminin ve yeni bir Semûd’un nişaneleri.

Özellikle Türkiye gibi coğrafyalarda, Fatih’in torunu olduğunu iddia eden yönetimlerin; hakkı, hukuku ve adaleti hiçe sayarak halkın olanı zümrelere aktardığı, doğayı talan ederek geleceği heba ettiği, inanç adına kurulan yapıları ranta çevirdiği her alan, Kur’an’da çizilen bu arketipin birebir yansımasıdır.

Yüksek Binalar, Yüksek Kibirlere Dönüştü

“İrem gibi şehirler inşa ettik.” deniyor günümüzde. Ancak bu yeni “İrem”ler neye hizmet ediyor? Toplumun huzuruna mı, yoksa bir avuç seçkinin şatafatına mı? İstanbul’un silueti gibi vicdanı da yavaş yavaş silinmiyor mu? Skolastik dogmalardan kaçıp İstanbul’a sığınan düşünürlerin, bu şehrin modern hâlinden tiksinip gidişini izliyoruz. Çünkü medeniyetin özgürlükle, bilgiyle, merhametle inşa edildiği yerler artık AVM’ler ve lüks rezidanslarla dolduruldu.

Zulmün Kamçısı-Allah’ın Gözünden Kaçmaz

Fecr suresinin bu ayetleri bir şeyi çok net ortaya koyar: Azgınlık ve taşkınlık arttığında, bunun karşılığı “azap kamçıları”dır. Yani ilahi düzen, ne kadar gecikmiş görünse de, mazlumun ahını asla karşılıksız bırakmaz. Bugün masumların üzerine yağan bombalar, rızkı elinden alınan yoksullar, doğası elinden alınan çocuklar, hepsi ilahi bir deftere kaydedilmiştir.

"Çünkü Rabbin, kullarını devamlı surette gözetlemektedir." (Fecr Suresi/14)

Bu ayet, zannetmeyin ki yaptıklarınızın hiçbir karşılığı olmayacak diyor. Kamera önünde yapılan göstermelik dualar, yardımlar ya da sosyal medyada linç edilen muhalif sesler Allah’ın gözetleyiciliği karşısında bir anlam taşımaz. O, içimizi bilir.

İlahi Adaletin Anlayışıyla Modern Toplumu Tartmak

Ayetlerin ortasında bir kırılma noktası gelir: “İnsan, Rabbi onu varlıkla sınayıp da…” diye başlayan kısımla birlikte, artık sadece yönetenler değil, yönetilenler de mercek altına alınır. İnsanlar, Allah’ın verdiği nimetleri bir şeref payesi sanarak kibirleniyor, darlık gelince isyan ediyor. Oysa her ikisi de birer imtihandır.

Yetimlere değer verilmez, açlar doyurulmaz, miras adaleti yoktur, mal sevgisi sınırsızdır. Bugünün toplumuna bir bakın. Yetim, medya gündemi bile olmadan yok sayılıyor. Muhtaçlar, “tembellikle yaftalanıyor. Miraslar hukuken bile korunmazken, ahlaki yıkım tavan yapıyor.

İlahi Sarsıntı- O Büyük Yıkılış Gününe Doğru

“Hayır! Böyle yapmayın! Yeryüzü birbiri ardınca şiddetle sarsılıp toz-toprak, dümdüz olduğu zaman…” (Fecr Suresi/21)

Bu, yalnızca kıyametin değil, aynı zamanda sistemlerin çöküşünün ayetidir. Her sistem ki adaleti unutur, her iktidar ki mazlumu ezer, her zenginlik ki helal ve meşru olandan koparsa; sarsılmaya mahkûmdur. Bu sarsıntı sadece deprem değil, toplumsal ve siyasi bir çöküştür.

“O Gün'e Hazır Olmak

Fecr Suresi'nin son ayetleri, aslında bütün bu düzenin nihai akıbetini verir: “İnsan o gün, tüm yaptıklarını birer birer hatırlar; ama bu hatırlamanın ona ne faydası olur ki?” (Fecr Suresi/23)

Bugün yapılan her zulüm, her inkâr, her kibirli susuş ve her sinsice plan; o gün açığa çıkacak. O gün, ekranlarda yüceltilen değil, ilahi terazide tartılan hayatlar önem kazanacak.

Çağrı-Dua, Tevbe ve İsyan Etmeden Direniş

Bu ayetlerin çağrısı, sadece öfke değil, aynı zamanda tevbe ve duadır. Dua, sadece gözyaşı dökmek değil, yüreğin sarsılmasıdır. Tevbe, sadece dilde değil, yaşamın her alanında yeni bir yöneliştir.

Ve en önemlisi: Zulme karşı isyan etmeden, direnmeden, hesap sormadan yapılan dualar eksiktir. Direniş, ibadetin bir şeklidir.

Unutmayın: Fecr Suresi’nin seslenişi bugün bizimle. Her zamanın Firavun’una karşı bir Musa, her çağın zalimine karşı bir Yusuf, her inkârın karşısına dikilen bir Muhammed gereklidir.

Ve bu mücadele, zulümle kirletilmiş her yapının yerine adaletin ihya edileceği güne dek sürecektir.

"Ey huzura ermiş nefis! Rabbin senden razı, sen de O'ndan razı olarak dön O'na!" (Fecr/27-28)

Erol Kekeç/13.04.2025/Sancaktepe/İST

Vahyin Önünde Çöküş- Hakikati Yazıp Satanlara Karşı Tüm Zamanlara Ültimatom

İnsanlık tarihinin en ağır suçlarından biri, hakikati bilerek tahrif etmek, onu çıkar uğruna eğip bükmek ve sonra da bu çarpıtılmış sözleri ...