14 Nisan 2025 Pazartesi

Yetimin Kanıyla Abdest Alanlar

 


Sizi sövenler ile ümmetin yetimlerini öldürenler aynı kişilerse vay halimize ki ne vay...

Bu söz; sadece bir hayıflanma değil, bir çığlık, bir sarsıntı, bir uyan çağrısıdır. Çünkü eğer hakareti sıradanlaştıran, onuru çiğneyen, inancı küçümseyen, değerleri ayaklar altına alanlarla; çocukların üstüne bomba yağdıran, anneleri evlatsız bırakan, toprakları kana bulayan katiller aynı kişilerse, ya da aynı yapının parçalarıysa, ama biz hâlâ bu gerçekliği göremiyor, hissedemiyor, harekete geçemiyorsak, işte o zaman zilletin batağında çırpınırken kendimizi özgür zannediyoruz demektir.

Gazze yanarken susan, Yemen’de açlıktan iskelete dönen çocukları görmezden gelen, Doğu Türkistan’da zihinleri obez bilgiyle tıkanmış kitleleri sindiren, Afrika’da sessiz sedasız yok edilen halklara gözünü kapatan, Latin Amerika’da emeği sömürülen, umutları çalınan gençleri umursamayanların; aynı zamanda İslam’ı, adaleti, merhameti, ümmeti dillerine pelesenk edip, hamasetle gönül avlayanlar olduğunu görmek zorundayız artık. Çünkü bu sahte merhamet, maskelenmiş bir inkardır. Ve en tehlikeli inkar, doğruluk kisvesi altında yapılan yalandır.

Kelimelerle methiyeler düzüp, sosyal medyada birkaç duygusal cümleyle gündem yapanlar; sahada, yaşamda, siyasette, ekonomide, kültürde, eğitimde, ahlakta neyi değiştirdiler? Dünyanın dört bir yanındaki mazlumların feryadı göklere yükselirken, onların hâmisi olduklarını iddia edenler sadece söylem üretip eylemi erteledikçe, zalimin zulmüne dolaylı ortak olmuyorlar mı? Onlar ki, timsah gözyaşlarını halkın vicdanına pazarlayan sahte kahramanlardır.

İşte tam da bu noktada bir meydan okumaya ihtiyaç var.

Çünkü susmak taraf olmaktır. Tarafsızlık, zalimin yanında yer almaktır. "Ben karışmam," demek, "öldürenin yanında dururum," demektir. Hele ki gücün, imkanın, bilginin, pozisyonun, yetkin varsa ve hâlâ sessizsen, bu artık pasif bir günah değil; aktif bir ihanettir. Ve ihanetin en korkuncu; dost görünüp düşmana hizmet etmektir.

Müslüman olduğunu söyleyen, yeryüzünde adalet tesis etmekle yükümlü olduğunu iddia eden bir kimse; dünyanın neresinde bir çocuğun gözyaşı varsa, neresinde bir annenin feryadı varsa, neresinde bir genç zincire vurulmuşsa orada olmaya mecburdur. Bu bir lütuf değil, bir görevdir. Çünkü ümmet, coğrafya değildir. Ümmet, sınır değildir. Ümmet, hissiyat birliğidir. Acıda ortak olmaktır. Eylemde omuz omuza durmaktır. Ve o hissiyat; pasif acımayı değil, aktif yardımı doğurmalıdır.

Peki neden hâlâ harekete geçmiyoruz?

Çünkü çoğu kişi konforuna düşkün. Vicdanı sızlamayanların değil, sızladığı hâlde harekete geçmeyenlerin çağı bu. Koltuklarından tweet atan, mazlumlar adına gözyaşı emojisi döken, fakat adım atmayanların çağı. Çünkü gerçek mücadele bedel ister. Ve kimse bedel ödemek istemiyor artık. Rahat koltuklardan devrim çıkmaz; devrim, dikenli yolların sonunda yükselir.

Kimi zaman diplomatik gerekçeler, kimi zaman siyasi hesaplar, kimi zaman ticari çıkarlar insanlığın önüne geçiyor. Bir çocuğun ölümü, bir annenin çığlığı, bir gencin esareti; dış politikaya kurban ediliyor. Ve bu kurban ediliş, makyajlanarak bize sunuluyor. Bir insanlık dramı PR’a dönüştürülüyor. Acı bir vitrindir artık. Empati bile gösteriştir. Merhamet, kameralar açıkken yapılan bir senaryo haline gelmiştir.

Daha da kötüsü şudur: Mazlumun dostu olduğunu iddia edenler, sadece yardım etmemekle kalmıyor, bir yandan da onların acısını kendi çıkarları için kullanıyor. Onların üzerinden kahramanlık üretip, onların kanı üzerinden kendi politik ajandalarını yürütüyor. Bu ne büyük bir çelişki, ne büyük bir ahlaki çöküştür!

Bir yanda Gazze’de bombalanan yetimhaneler, bir yanda Yemen’de gıdasızlıktan ölen bebekler, bir yanda Doğu Türkistan’da asimile edilen hafızlar, diğer yanda onların "hamisiymiş" gibi davranıp hiçbir adım atmayan güçler, liderler, kurumlar, cemaatler, STK’lar… Düşün ki; bir çocuk öldüğünde sadece gözyaşı döken bir topluluk var ama ona su götüren, ekmek taşıyan, bombalara karşı kalkan olan kimse yok. İşte bu suskunluk, işte bu eylemsizlik bir suç ortaklığıdır. Ve suskunluk bir çöküştür; ahlaki, insani, vicdani bir çöküş.

Bu yazı bir çağrıdır:

Eğer gerçekten mazlumun dostuysan, önce hakkı haykır. Sonra ayağa kalk. Sonra yürü. Bir adım. Gerisi gelir. Ama unutma; yerinde sayanlar hiçbir zaman tarihi değiştirememiştir. Değişim; yürüyenlerin, direnenlerin, fedakârlık edenlerin yazdığı bir destandır.

Zulmün karşısında susan, mazlumun çığlığını duymayan, zalimi alkışlayan, hamaseti eyleme tercih eden, liderliği ego tatmini sanan herkes; tarihin kara sayfasında yerini alacaktır. Söz değil, adım atan kazanır. Ses değil, direnen kazanır. Göstermelik merhamet değil, gerçek dayanışma inşa eder geleceği.

Unutma, bir gün sen de mazlum olabilirsin. O zaman seni kurtaracak olan, bugün yaptıkların ya da yapmadıklarındır. Ve en büyük pişmanlık, sessiz kalmanın yükünü taşıyamamaktır.

Mazlumların duası, zalimin laneti gibidir. Birine çarpar, diğerini yüceltir. O yüzden ya dua al, ya beddua kaçır. Ya yükünü hafiflet, ya da vicdanını mezara gömmeye hazırlan.

Ve asla unutma:

"Sizi sövenler ile ümmetin yetimlerini öldürenler aynı kişilerse vay halimize ki ne vay..."

Bu söz bir kehanet değil, bugünün kanayan gerçeğidir. Bu söz bir isyan değil, bir hesaplaşmadır. Bu söz bir cümle değil, bir haykırıştır.

Şimdi ya bu gerçeğe sırtını dönersin, ya da onunla yüzleşip bir devrim başlatırsın. Tercih senin. Ama bedeli hepimizin.

Erol Kekeç/09.04.2025/Sancaktepe/İST

12 Nisan 2025 Cumartesi

Hakikatin Tek Kaynağı Kur'an - Alternatif Din Anlayışlarının Çöküşü


Kur’an, müminleri açık bir biçimde uyarır:

“Ey iman edenler! Allah’tan O’na yaraşır şekilde ittika edin. Ve sakın ha Müslüman isminin yanında başka isimle  can vermeyin.” (Âl-i İmrân, 3/102)

“Allah’ın boyasıyla boyanın. Allah’tan daha güzel boyası olan  kim vardır? Biz ancak O’na kulluk ederiz.” (Bakara, 2/138)

Bu iki ayet, müminin yalnızca Allah’a teslimiyetini, başka hiçbir kimliğe, aidiyete, mezhebe veya gruba dayanmamasını; yalnızca Allah’ın diniyle tanınmasını emreder. Buna rağmen tarih boyunca, Kur’an dışı dini anlayışlar inşa edilerek Müslümanlar kendi içlerinde ayrılığa düşmüş, hakikatin saf kaynağı olan vahyin yerine beşeri yorumlar ikame edilmiştir.

Mezheplerin ve Ekollerin Ortaya Çıkışı

İslam’ın ilk asırlarında siyasi, kültürel ve sosyal şartlar; dini anlayışın şekillenmesinde etkili olmuştur. Ehl-i Sünnet, Şia, Mutezile, Hariciler, Selefiler, Vahhabiler gibi çeşitli ekoller, her biri Kur’an’ı kendi düşünsel kalıplarıyla yorumlayarak hakikatin temsilcisi olduklarını iddia etmişlerdir. Ancak bu yaklaşım, Kur’an’ın bütünlüğüne ve evrenselliğine ters düşmüştür.

Ehl-i Sünnet

Ehl-i Sünnet anlayışı, hadis ve sünneti dinin asli kaynağı olarak benimsemiş, zamanla mezheplerin (Hanefi, Şafii, Maliki, Hanbeli) etrafında şekillenerek dinin pratiğini bu yorumlarla belirlemiştir. Bu yapı, zaman içinde imamları “hata yapmaz” bir konuma taşıyarak Kur’an’a alternatif bir bağlayıcılık üretmiştir.

Şia

Şia, Ali ve onun soyundan gelen imamları masum kabul ederek, onların sözlerini Kur’an’la eşdeğer görmüş; dini otoriteyi vahyin değil imamların temsil ettiği bir anlayışla yorumlamıştır. Bu durum, Kur’an merkezli bir dindarlığın yerini, imam merkezli bir inanca bırakmıştır.

Mutezile

Mutezile, aklı vahyin önüne koyan rasyonalist bir yaklaşımı benimsemiş, Kur’an’ın bazı bölümlerini akla uygunluk ölçüsüne göre yorumlamıştır. Bu yaklaşım vahyin üstüne beşeri bir akılcılık inşa etmiş, Kur’an’ın otoritesini gölgelemiştir.

Hariciler

Hariciler, bireyleri tekfir etmeyi merkez edinen, katı ve dışlayıcı bir din anlayışıyla Kur’an’ın rahmetini ve kapsayıcılığını zedelemişlerdir. Dini, bir yargı aracı haline getirip müminleri Allah’ın değil kendi ölçütleriyle yargılamışlardır.

Selefiler ve Vahhabiler

Bu gruplar ise “Kur’an ve Sünnet’e dönüş” iddiasıyla ortaya çıksalar da, Kur’an’ı literalist ve donuk bir okumaya mahkum etmişlerdir. Allah’ın ayetlerini tarihsel bağlamdan koparıp ideolojik bir silah haline getirerek toplumu şekillendirme aracı olarak kullanmışlardır.

Dini Parçalama ve Kimlik İnşası

Müslümanlar, zamanla “sünni”, “şii”, “mutezili”, “selefi” gibi sıfatlarla anılmaya başlanmış, “Müslüman” kimliği ikinci plana itilmiştir. Hâlbuki Allah, Müslümanların yalnızca kendi boyasıyla boyanmasını, başka isimlerle anılmamasını emretmiştir.

“Kim Allah’tan daha güzel boyar? Biz ancak O’na kulluk ederiz.” (Bakara, 2/138)

Kur’an’ın tüm çağlara hitap eden evrensel mesajı, grupsal ve mezhepsel aidiyetlerin dar kalıplarına hapsedilmiş, hakikat parçalanmış ve her grup kendi hakikatini kutsamaya başlamıştır. Böylece insanlar vahyin değil, kendi cemaatlerinin ölçüsünde mümin olup çıkmışlardır.

Kur’an’dan Uzaklaşmanın Sonuçları

Kur’an yerine beşeri yorumlar merkeze alındığında, dinin ruhu kaybolmuş; din taassup, dışlama, aidiyet ve grupsal fanatizme dönüşmüştür. Herkes “kendi yanında olanla övünürken”, diğerlerini sapıklıkla suçlamış, böylece ümmet olma bilinci yerle bir olmuştur.

“Dinlerini parça parça edip, grup grup olanlar var ya; senin onlarla hiçbir ilgin yoktur...” (En’âm, 6/159)

Bu ayet, bölünmenin ve dinin parçalanmasının vahim sonucunu çok açık ortaya koymaktadır. Allah’ın dini bir bütündür; hakikat bölünmez.

Hakikat ile Buluşmanın Tek Yolu-Vahiy

Yeryüzünde “tek hakikat” vardır: Allah’ın gönderdiği vahiy. Her türlü beşeri anlayış ve yaklaşım, bu hakikatin altına girdiği sürece anlamlıdır; ama onunla yarıştığı anda batıla dönüşür. Kur’an, tek ölçüdür; iman, yalnızca Kur’an’a tabi olmakla mümkündür. Müminin rehberi ne grup lideridir, ne şeyhidir, ne mezhep imamıdır. Rehber yalnızca Allah’tır, kitabıdır.

Birlik-İman Üzerine Kurulu Kardeşlik

Kur’an’ın hedefi ümmettir. Ama bu ümmet, grupsal bir birliktelik değil; Allah’a teslim olmuş bireylerin oluşturduğu Kur’an merkezli bir kardeşliktir. Bu kardeşlik, aidiyete değil takvaya dayanır.

“Müminler ancak kardeştir...” (Hucurât, 49/10)

Kardeşliğin ölçüsü, grup bağlılığı değil, Allah’a olan sadakattir.

Sonuç:

Bugün bir araya gelemeyen, birbirine düşman kesilen, aynı Allah’a inandığı halde aynı kıbleye yönelemeyen topluluklar; hakikati yitirmiştir. Her biri “kendi hakikatini” din edinmiştir. Oysa Allah’ın dini, indirildiği gibi yaşanmak içindir; eklemesiz, çıkartmasız, saf ve duru.

Kurtuluş, Allah’ın boyasıyla boyanmakta; Müslüman kimliğinden başka hiçbir aidiyeti taşımamakta; grupların değil, vahyin arkasından gitmektedir. Allah’ın ipine topluca sarılmak ve parçalanmamak, Kur’an’ı rehber edinmekle mümkündür.

Unutma: Kur’an varsa rehber vardır. Kur’an yoksa hiçbir şey yoktur.

Erol Kekeç/07.04.2025/Sancaktepe/İST

Vahyin Önünde Çöküş- Hakikati Yazıp Satanlara Karşı Tüm Zamanlara Ültimatom

İnsanlık tarihinin en ağır suçlarından biri, hakikati bilerek tahrif etmek, onu çıkar uğruna eğip bükmek ve sonra da bu çarpıtılmış sözleri ...