Kur’an, müminleri açık bir biçimde uyarır:
“Ey iman edenler! Allah’tan O’na yaraşır şekilde ittika edin. Ve sakın ha Müslüman isminin yanında başka isimle can vermeyin.” (Âl-i İmrân, 3/102)
“Allah’ın boyasıyla boyanın. Allah’tan daha güzel boyası olan kim vardır? Biz ancak O’na kulluk ederiz.” (Bakara, 2/138)
Bu iki ayet, müminin yalnızca Allah’a teslimiyetini, başka hiçbir kimliğe, aidiyete, mezhebe veya gruba dayanmamasını; yalnızca Allah’ın diniyle tanınmasını emreder. Buna rağmen tarih boyunca, Kur’an dışı dini anlayışlar inşa edilerek Müslümanlar kendi içlerinde ayrılığa düşmüş, hakikatin saf kaynağı olan vahyin yerine beşeri yorumlar ikame edilmiştir.
Mezheplerin ve Ekollerin Ortaya Çıkışı
İslam’ın ilk asırlarında siyasi, kültürel ve sosyal şartlar; dini anlayışın şekillenmesinde etkili olmuştur. Ehl-i Sünnet, Şia, Mutezile, Hariciler, Selefiler, Vahhabiler gibi çeşitli ekoller, her biri Kur’an’ı kendi düşünsel kalıplarıyla yorumlayarak hakikatin temsilcisi olduklarını iddia etmişlerdir. Ancak bu yaklaşım, Kur’an’ın bütünlüğüne ve evrenselliğine ters düşmüştür.
Ehl-i Sünnet
Ehl-i Sünnet anlayışı, hadis ve sünneti dinin asli kaynağı olarak benimsemiş, zamanla mezheplerin (Hanefi, Şafii, Maliki, Hanbeli) etrafında şekillenerek dinin pratiğini bu yorumlarla belirlemiştir. Bu yapı, zaman içinde imamları “hata yapmaz” bir konuma taşıyarak Kur’an’a alternatif bir bağlayıcılık üretmiştir.
Şia
Şia, Ali ve onun soyundan gelen imamları masum kabul ederek, onların sözlerini Kur’an’la eşdeğer görmüş; dini otoriteyi vahyin değil imamların temsil ettiği bir anlayışla yorumlamıştır. Bu durum, Kur’an merkezli bir dindarlığın yerini, imam merkezli bir inanca bırakmıştır.
Mutezile
Mutezile, aklı vahyin önüne koyan rasyonalist bir yaklaşımı benimsemiş, Kur’an’ın bazı bölümlerini akla uygunluk ölçüsüne göre yorumlamıştır. Bu yaklaşım vahyin üstüne beşeri bir akılcılık inşa etmiş, Kur’an’ın otoritesini gölgelemiştir.
Hariciler
Hariciler, bireyleri tekfir etmeyi merkez edinen, katı ve dışlayıcı bir din anlayışıyla Kur’an’ın rahmetini ve kapsayıcılığını zedelemişlerdir. Dini, bir yargı aracı haline getirip müminleri Allah’ın değil kendi ölçütleriyle yargılamışlardır.
Selefiler ve Vahhabiler
Bu gruplar ise “Kur’an ve Sünnet’e dönüş” iddiasıyla ortaya çıksalar da, Kur’an’ı literalist ve donuk bir okumaya mahkum etmişlerdir. Allah’ın ayetlerini tarihsel bağlamdan koparıp ideolojik bir silah haline getirerek toplumu şekillendirme aracı olarak kullanmışlardır.
Dini Parçalama ve Kimlik İnşası
Müslümanlar, zamanla “sünni”, “şii”, “mutezili”, “selefi” gibi sıfatlarla anılmaya başlanmış, “Müslüman” kimliği ikinci plana itilmiştir. Hâlbuki Allah, Müslümanların yalnızca kendi boyasıyla boyanmasını, başka isimlerle anılmamasını emretmiştir.
“Kim Allah’tan daha güzel boyar? Biz ancak O’na kulluk ederiz.” (Bakara, 2/138)
Kur’an’ın tüm çağlara hitap eden evrensel mesajı, grupsal ve mezhepsel aidiyetlerin dar kalıplarına hapsedilmiş, hakikat parçalanmış ve her grup kendi hakikatini kutsamaya başlamıştır. Böylece insanlar vahyin değil, kendi cemaatlerinin ölçüsünde mümin olup çıkmışlardır.
Kur’an’dan Uzaklaşmanın Sonuçları
Kur’an yerine beşeri yorumlar merkeze alındığında, dinin ruhu kaybolmuş; din taassup, dışlama, aidiyet ve grupsal fanatizme dönüşmüştür. Herkes “kendi yanında olanla övünürken”, diğerlerini sapıklıkla suçlamış, böylece ümmet olma bilinci yerle bir olmuştur.
“Dinlerini parça parça edip, grup grup olanlar var ya; senin onlarla hiçbir ilgin yoktur...” (En’âm, 6/159)
Bu ayet, bölünmenin ve dinin parçalanmasının vahim sonucunu çok açık ortaya koymaktadır. Allah’ın dini bir bütündür; hakikat bölünmez.
Hakikat ile Buluşmanın Tek Yolu-Vahiy
Yeryüzünde “tek hakikat” vardır: Allah’ın gönderdiği vahiy. Her türlü beşeri anlayış ve yaklaşım, bu hakikatin altına girdiği sürece anlamlıdır; ama onunla yarıştığı anda batıla dönüşür. Kur’an, tek ölçüdür; iman, yalnızca Kur’an’a tabi olmakla mümkündür. Müminin rehberi ne grup lideridir, ne şeyhidir, ne mezhep imamıdır. Rehber yalnızca Allah’tır, kitabıdır.
Birlik-İman Üzerine Kurulu Kardeşlik
Kur’an’ın hedefi ümmettir. Ama bu ümmet, grupsal bir birliktelik değil; Allah’a teslim olmuş bireylerin oluşturduğu Kur’an merkezli bir kardeşliktir. Bu kardeşlik, aidiyete değil takvaya dayanır.
“Müminler ancak kardeştir...” (Hucurât, 49/10)
Kardeşliğin ölçüsü, grup bağlılığı değil, Allah’a olan sadakattir.
Sonuç:
Bugün bir araya gelemeyen, birbirine düşman kesilen, aynı Allah’a inandığı halde aynı kıbleye yönelemeyen topluluklar; hakikati yitirmiştir. Her biri “kendi hakikatini” din edinmiştir. Oysa Allah’ın dini, indirildiği gibi yaşanmak içindir; eklemesiz, çıkartmasız, saf ve duru.
Kurtuluş, Allah’ın boyasıyla boyanmakta; Müslüman kimliğinden başka hiçbir aidiyeti taşımamakta; grupların değil, vahyin arkasından gitmektedir. Allah’ın ipine topluca sarılmak ve parçalanmamak, Kur’an’ı rehber edinmekle mümkündür.
Unutma: Kur’an varsa rehber vardır. Kur’an yoksa hiçbir şey yoktur.
Erol Kekeç/07.04.2025/Sancaktepe/İST
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder