Sizi sövenler ile ümmetin yetimlerini öldürenler aynı kişilerse vay halimize ki ne vay...
Bu söz; sadece bir hayıflanma değil, bir çığlık, bir sarsıntı, bir uyan çağrısıdır. Çünkü eğer hakareti sıradanlaştıran, onuru çiğneyen, inancı küçümseyen, değerleri ayaklar altına alanlarla; çocukların üstüne bomba yağdıran, anneleri evlatsız bırakan, toprakları kana bulayan katiller aynı kişilerse, ya da aynı yapının parçalarıysa, ama biz hâlâ bu gerçekliği göremiyor, hissedemiyor, harekete geçemiyorsak, işte o zaman zilletin batağında çırpınırken kendimizi özgür zannediyoruz demektir.
Gazze yanarken susan, Yemen’de açlıktan iskelete dönen çocukları görmezden gelen, Doğu Türkistan’da zihinleri obez bilgiyle tıkanmış kitleleri sindiren, Afrika’da sessiz sedasız yok edilen halklara gözünü kapatan, Latin Amerika’da emeği sömürülen, umutları çalınan gençleri umursamayanların; aynı zamanda İslam’ı, adaleti, merhameti, ümmeti dillerine pelesenk edip, hamasetle gönül avlayanlar olduğunu görmek zorundayız artık. Çünkü bu sahte merhamet, maskelenmiş bir inkardır. Ve en tehlikeli inkar, doğruluk kisvesi altında yapılan yalandır.
Kelimelerle methiyeler düzüp, sosyal medyada birkaç duygusal cümleyle gündem yapanlar; sahada, yaşamda, siyasette, ekonomide, kültürde, eğitimde, ahlakta neyi değiştirdiler? Dünyanın dört bir yanındaki mazlumların feryadı göklere yükselirken, onların hâmisi olduklarını iddia edenler sadece söylem üretip eylemi erteledikçe, zalimin zulmüne dolaylı ortak olmuyorlar mı? Onlar ki, timsah gözyaşlarını halkın vicdanına pazarlayan sahte kahramanlardır.
İşte tam da bu noktada bir meydan okumaya ihtiyaç var.
Çünkü susmak taraf olmaktır. Tarafsızlık, zalimin yanında yer almaktır. "Ben karışmam," demek, "öldürenin yanında dururum," demektir. Hele ki gücün, imkanın, bilginin, pozisyonun, yetkin varsa ve hâlâ sessizsen, bu artık pasif bir günah değil; aktif bir ihanettir. Ve ihanetin en korkuncu; dost görünüp düşmana hizmet etmektir.
Müslüman olduğunu söyleyen, yeryüzünde adalet tesis etmekle yükümlü olduğunu iddia eden bir kimse; dünyanın neresinde bir çocuğun gözyaşı varsa, neresinde bir annenin feryadı varsa, neresinde bir genç zincire vurulmuşsa orada olmaya mecburdur. Bu bir lütuf değil, bir görevdir. Çünkü ümmet, coğrafya değildir. Ümmet, sınır değildir. Ümmet, hissiyat birliğidir. Acıda ortak olmaktır. Eylemde omuz omuza durmaktır. Ve o hissiyat; pasif acımayı değil, aktif yardımı doğurmalıdır.
Peki neden hâlâ harekete geçmiyoruz?
Çünkü çoğu kişi konforuna düşkün. Vicdanı sızlamayanların değil, sızladığı hâlde harekete geçmeyenlerin çağı bu. Koltuklarından tweet atan, mazlumlar adına gözyaşı emojisi döken, fakat adım atmayanların çağı. Çünkü gerçek mücadele bedel ister. Ve kimse bedel ödemek istemiyor artık. Rahat koltuklardan devrim çıkmaz; devrim, dikenli yolların sonunda yükselir.
Kimi zaman diplomatik gerekçeler, kimi zaman siyasi hesaplar, kimi zaman ticari çıkarlar insanlığın önüne geçiyor. Bir çocuğun ölümü, bir annenin çığlığı, bir gencin esareti; dış politikaya kurban ediliyor. Ve bu kurban ediliş, makyajlanarak bize sunuluyor. Bir insanlık dramı PR’a dönüştürülüyor. Acı bir vitrindir artık. Empati bile gösteriştir. Merhamet, kameralar açıkken yapılan bir senaryo haline gelmiştir.
Daha da kötüsü şudur: Mazlumun dostu olduğunu iddia edenler, sadece yardım etmemekle kalmıyor, bir yandan da onların acısını kendi çıkarları için kullanıyor. Onların üzerinden kahramanlık üretip, onların kanı üzerinden kendi politik ajandalarını yürütüyor. Bu ne büyük bir çelişki, ne büyük bir ahlaki çöküştür!
Bir yanda Gazze’de bombalanan yetimhaneler, bir yanda Yemen’de gıdasızlıktan ölen bebekler, bir yanda Doğu Türkistan’da asimile edilen hafızlar, diğer yanda onların "hamisiymiş" gibi davranıp hiçbir adım atmayan güçler, liderler, kurumlar, cemaatler, STK’lar… Düşün ki; bir çocuk öldüğünde sadece gözyaşı döken bir topluluk var ama ona su götüren, ekmek taşıyan, bombalara karşı kalkan olan kimse yok. İşte bu suskunluk, işte bu eylemsizlik bir suç ortaklığıdır. Ve suskunluk bir çöküştür; ahlaki, insani, vicdani bir çöküş.
Bu yazı bir çağrıdır:
Eğer gerçekten mazlumun dostuysan, önce hakkı haykır. Sonra ayağa kalk. Sonra yürü. Bir adım. Gerisi gelir. Ama unutma; yerinde sayanlar hiçbir zaman tarihi değiştirememiştir. Değişim; yürüyenlerin, direnenlerin, fedakârlık edenlerin yazdığı bir destandır.
Zulmün karşısında susan, mazlumun çığlığını duymayan, zalimi alkışlayan, hamaseti eyleme tercih eden, liderliği ego tatmini sanan herkes; tarihin kara sayfasında yerini alacaktır. Söz değil, adım atan kazanır. Ses değil, direnen kazanır. Göstermelik merhamet değil, gerçek dayanışma inşa eder geleceği.
Unutma, bir gün sen de mazlum olabilirsin. O zaman seni kurtaracak olan, bugün yaptıkların ya da yapmadıklarındır. Ve en büyük pişmanlık, sessiz kalmanın yükünü taşıyamamaktır.
Mazlumların duası, zalimin laneti gibidir. Birine çarpar, diğerini yüceltir. O yüzden ya dua al, ya beddua kaçır. Ya yükünü hafiflet, ya da vicdanını mezara gömmeye hazırlan.
Ve asla unutma:
"Sizi sövenler ile ümmetin yetimlerini öldürenler aynı kişilerse vay halimize ki ne vay..."
Bu söz bir kehanet değil, bugünün kanayan gerçeğidir. Bu söz bir isyan değil, bir hesaplaşmadır. Bu söz bir cümle değil, bir haykırıştır.
Şimdi ya bu gerçeğe sırtını dönersin, ya da onunla yüzleşip bir devrim başlatırsın. Tercih senin. Ama bedeli hepimizin.
Erol Kekeç/09.04.2025/Sancaktepe/İST

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder