14 Şubat 2025 Cuma

Görgü Tanığım Bunlar mı Eyvah

Yolumuz, tıpkı hayatın kendisi gibi, Çukurova’dan Amik Ovası’na uzanıyordu. Pamuk tarlalarının sıcağı, tıpkı bir devin nefesi gibi üzerimize çöküyor; toprağın bağrında çalışanların, alın terinden harlanan bir alev gibi parladığını görüyorduk. Bir mola verdik. İnsanları yakından tanımak istedik. O simsiyah tenlerinde, güneşle dost olmuş insanların yanına sokulduk. Bir dokunduk, bin ah işittik.

"Neden?" dedik, "Neden bu kadar derin bir sızı?"
"Bizim öykümüz yüklenmeyecek kadar ağır," dediler.
“Analarımızı sırtımızda taşıyamayacak hale geldik,” diye eklediler, gözlerinde tükenmişlik.
Bir başkasının sesi devraldı: "Ya anamız bu yolun sonunda gözleri açık giderse? Bizim burada çektiğimiz ne ki, asıl onu ağlatan görüp bilmediklerimizdir!"

Ben sustum. Dilim ne diyeceğini bilemedi. Ama içimdeki öfke, onlara yöneldi istemsizce.
"Boş verin, bana mı diyorsunuz?" dedim, nezaketten koparak.
"Yok, sana değil," dediler, "ama sen de duymadın mı? Biz burada taşla didişirken, onlar masalarda oturuyor. Anlatsak inanmazsın; derdimizi gömleğimizin cebine koyup size getirdik, ama hep boş döndük."

"Yeter!" dedim. "Siz ne biçim konuşuyorsunuz? Bana mı düşer sizin sorunlarınızı çözmek? Diziniz mi ağrıyor, sırtınız mı çöküyor; çözüm mü arıyorsunuz? Gidin çalışın, kazanın. Bu kadar dert, bu kadar talep! İnsanı yormaz mı bu kadar bitmek bilmeyen şikayet?"

Gözleri doldu. Sustum. Bir süre sadece onları dinledim. Ama içimden hâlâ şöyle diyordum:
"Provokasyon bunlar! Kim doldurdu sizi böyle? Yoluma çıkmış, aklımı bulandırıyorlar. Sanki başka işimiz yokmuş gibi."

Birkaç gün sonra bir çözüm buldum: “Bu sesleri kesmenin yolu belli. Kulaklarımı tıkayacağım. Ne derlerse desinler, umursamayacağım!” Ama çözüm dediğim şey, sadece geçici bir sükûnetti.

Sonra gün geldi, yine köylülerin sesi yankılandı:
"Biz unutulduk!" dediler.
İlgilendim. "Ne istiyorsunuz?" dedim, ama içimden, "Yine ne bela alacağım başıma?" diye geçirdim. Ve gerçekten, söyledikleri hiçbir şeye çözüm bulmak mümkün değildi. Hep aynı hikâye; hep aynı şikayet.

Bir ara düşündüm, "Yeter artık!" demek istedim. "Her şeyi devletten beklemeyin. Siz de biraz çaba gösterin. Yedi sülalenize bakmak bana mı kaldı?" Ama yine de diyemedim. Belki vicdanımdan, belki biraz da korkudan.

O sırada kafamda yankılanan bir şarkı vardı:
"Beraber yürüdük biz bu yollarda, beraber ıslandık yağmurlarda…"
Ama içimden bir ses ekliyordu:
"Size cefa, bize sefa. Herkes kaderine razı olsun!"

Derken yolculuk sona erdi. Uyuyakalmışım. Arabamız, karşıdan gelen dev bir silindirin altına girdi. Her şey bitti. Gözlerim karardı. Şimdi olanları anlatacak ben değilim. Görgü tanıkları konuşsun; çiftçiler… Belki onların sesi duyulur, belki onların anlattıkları anlaşılır.

Yıl: 20.02.2009
Saat: 21.45-22.15
Yer: Çengelköy / İST

Erol Kekeç

ÇILDIRMADAN ÇILGINLAŞMAK İŞİMİZ

Gecelerden bir gece, zamanı unutulmuş, kelimeleri yitik bir dünün çığırtkan sözleri yankılanıyordu kulaklarımızda. O görkemli masallarla bezeli topraklarda bir zamanlar yankı bulan umut, şimdi dağların ardına gizlenmiş gibiydi. Elime bir demet kurumuş çiçek aldım; boynu bükük, rengi solmuş, ama kökleri hala toprağa şükür eden o çiçekleri... Bir kayanın dibine oturup sazıma dokundum. Telin çıkardığı ses bana şu sözleri fısıldadı: "Sen ağlama, çünkü gülerken yakışmaz o yaşlar senin gözlerine."

Bu toprakların sesi, bir zamanlar atın nallarında yankılanırdı. Asya’nın rüzgarlarını ardımıza alıp yorulmadan geldik buralara. Her çiçeğin tomurcuğunda bizim kokumuz vardı; o tomurcuklar, bir gün çiçek açacak ve dünyanın dört bir yanına umut olacak. Ama şimdi, çiçeğimizin yaprağına sinen solgunluktan başka bir şey göremiyoruz. Bayram şarkılarıyla dolu o günün hayalini kuruyoruz. Kalkın! Hayalini kurduğumuz o bayramı şimdiden kutlayalım. Ama söyleyin bana, bu kutlamaya layık hale gelmek için ne yaptık?

Ey bu toprakların insanı! Sen ki korkusuz bir rüzgâr gibi dağları aşardın, ovaları dize getirirdin. Ama şimdi kim kandırdı seni? Kim köreltti o keskin bakışlarını? Bir bak kendine, yakışıyor mu sana bu suskunluk, bu kabulleniş? Seni anlatmayacağım çünkü seni biliyorum. Ama bahtına yazılan o kara sayfaların önündeki perdeyi aralayacağım ki sen de görebilesin. Gerçek şu ki; tarih senden bahsetmekten yoruldu, şimdi kendine dönme vaktin geldi.

Bir zamanlar selamsız geçmezdin yolları. Fukaranın gözleri yollarda hep seni arardı. Ben de şimdi seni arıyorum. Fukaralaştım; hayallerim, umutlarım yitik. Neredesin ey korkusuz cengâver? Neredesin ey mazlumun yoldaşı? Sen ki geceyi, gök kubbeyi şahit tutarak çıkardın yollara. Yüreğindeki inanca tutunarak varırdın mazlumun kapısına, öğrenirdin acılarını, konardın zalimin başına. Adaletinle yerleri inlettiğin o günleri hatırla. Şimdi suskun musun? Gömüldüğün o ölü toprağını yırt ve kalk ayağa. Yitirdiğin şeyi geri kazan.

Biz hala bekliyoruz. Şu toprakları inletecek o sesi. Tekrar dağlarda yankılanacak adalet nidasını. Ey bu toprağın çocukları, kendinize gelin! Şu an sadece sözlerle çıldırmak değil, çılgın bir kararlılıkla kalkıp iş yapmak vaktidir. Küllerinden yeniden doğanın öyküsünü biz yazacağız. Tarih de, bu öyküyü unutmayacak.

Erol Kekeç/13.02.2025 16:20/Sancaktepe/İST

Vahyin Önünde Çöküş- Hakikati Yazıp Satanlara Karşı Tüm Zamanlara Ültimatom

İnsanlık tarihinin en ağır suçlarından biri, hakikati bilerek tahrif etmek, onu çıkar uğruna eğip bükmek ve sonra da bu çarpıtılmış sözleri ...