Dünyada görmek istediğimiz değişikliğin kendisi olmak, kulağa basit bir öğüt gibi gelir. Fakat aslında bu, insanın varoluşunu kökten sorgulamasını gerektiren bir çağrıdır. Çünkü çoğu insan değişimi dışarıda arar: toplumda, siyasette, çevresinde, başkalarının hayatında. Oysa hakiki dönüşüm, insanın kendi iç âleminde başlar. Bir çiçeğin rengini değiştirmeden önce kendi kalbinizin toprağını bereketlendirmek zorundasınız.
Bir doğal fotoğrafa bakarken insan bunu derinden hissediyor. Göz alabildiğine yeşil bir çayır, bin bir renkli çiçeklerle süslü bir ova, arka planda yükselen dağların ihtişamı ve bu manzarayı taçlandıran özgürce otlayan atlar… Burada her şey kendi halinde, hiçbir şey yapmacık değil. Çiçekler renk yarışına girmiyor, otlar birbirini boğmuyor, atlar birbirine üstünlük kurmaya çalışmıyor. Her şey kendi doğallığında, kendi ölçüsünde var oluyor.
Oysa insan, çoğu zaman kendi hayatında bu basit gerçeği unutuyor. Daha çok görünmek, daha güçlü olmak, daha fazla sahip olmak için çırpınıyor. Bunun sonucunda doğanın uyumuna aykırı bir hayat inşa ediyor. Peki, biz dünyada görmek istediğimiz değişimi neden kendimizde başlatmıyoruz? Çünkü çoğumuz, başkalarını dönüştürmenin daha kolay olduğuna inanıyoruz. Oysa en zor olan, kendimizi değiştirmek, kendi nefsimizi terbiye etmek, kendi benliğimizde uyumu yakalamaktır.
Düşünceleri dizginlemeye kalkmak da bu yüzden beyhude bir uğraştır. Doğadaki manzaradaki atları düşünün. Onlar özgürce gezerken güzeller. Onları zincire vurduğunuzda, ruhlarını da kırarsınız. Düşüncelerimiz de böyledir: onları hapsetmeye çalıştığınızda, ya isyan ederler ya da sönerler. Zihne gem vurmak, rüzgârı avuçla yakalamaya benzer. Rüzgârı kapatamazsınız, sadece yönünü değiştirebilirsiniz. O halde asıl mesele, düşünceyi susturmak değil, ona doğru yön verebilmektir.
İnsan, çoğu zaman kendi zihnini kısıtladığında özgürleştiğini sanır. Oysa hakikat bunun tam tersidir. Bir zihin, sadece özgür bırakıldığında kendi ufkunu bulur. Düşünceyi bastırmak yerine ona alan açmak gerekir. Çünkü özgür bırakılan düşünce, insana yol gösteren bir rüzgâr olur; kısıtlanan düşünce ise zamanla zehirli bir dumana dönüşür.
Burada doğadan alacağımız büyük bir ders var: değişim, baskıyla değil, uyumla olur. Çiçeklerin açması için toprağa emir veremezsiniz, atların koşması için kamçı kullanamazsınız, rüzgârı yönlendirmek için zincir vuramazsınız. Hepsi kendi doğallığında hareket eder. Biz de insan olarak değişimi, doğanın bu sabırlı ve uyumlu tavrından öğrenmeliyiz.
Kendi hayatınızda görmek istediğiniz huzuru önce kendi kalbinizde yeşertin. Eğer adalet istiyorsanız önce adil olun. Eğer dürüstlük arıyorsanız önce kendiniz doğru konuşun. Eğer özgürlük talep ediyorsanız önce kendi zihninizi özgür bırakın. Çünkü hayat, dışarıdan içeriye değil, içeriden dışarıya doğru akıyor. Siz değişmedikçe hiçbir şey değişmiyor.
Bu uyum bize bir gerçeği hatırlatıyor: doğa, bize rol modeldir. Çiçekler, atlar, dağlar, rüzgâr… Hepsi kendi görevini sessizce yerine getiriyor. Bizim ise çoğu zaman kendimize ait olmayan rollerin peşinde koşarken özümüzü kaybettiğimiz oluyor. O yüzden insanın en büyük görevi, başkasını değil, kendisini dönüştürmek olmalı.
Dünyada görmek istediğimiz değişikliğin kendisi olmak, aslında bir sorumluluk yükler: Kendi ruhumuzun çiçeklerini açtırmak, kendi düşüncelerimizin atlarını özgür bırakmak ve kendi kalbimizin rüzgârını serbest kılmak. İşte o zaman dünya da değişir, çünkü dünya dediğimiz şey, bizim iç dünyamızın yansımasından başka bir şey değildir.
Değişim, önce kalpte başlar; oradan hayata yayılır. Rüzgârı zincirleyemezsiniz, ama ona yön verebilirsiniz. Çiçeği zorla açtıramazsınız, ama toprağı besleyebilirsiniz. Atı zorla koşturamazsınız, ama ona özgür bir alan bırakabilirsiniz. İnsan da işte böyledir: kendine alan açtığında, kendiliğinden dönüşür.
Erol Kekeç/13.05.2018/Üsküdar -Çamlıca/İST
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder