Estetik, insanın varoluşunun en ince damarlarından biridir. Allah’ın yarattığı her şey, kendi özünde mükemmel bir hikmet taşır; güzellik, varlığın asli kumaşına işlenmiş bir sır gibidir. Bizim “güzel” ya da “çirkin” diye nitelendirmelerimiz ise çoğu kez, sınırlı duyularımızın ve kültürel kodlarımızın gölgesinde şekillenir. Aslında felsefi düzlemde bakıldığında, estetik yargı, mutlak hakikatin değil, insanın algı kapasitesinin bir yansımasıdır. Yani insanın gördüğü, duyduğu, hissettiği şey, nesnenin hakikatinden çok, kendi iç dünyasının aynasıdır.
Burada kilit mesele, estetiği salt beğeniye indirgemek ile onu bir düzen, uyum ve ölçü ilişkisi olarak görmek arasındaki farktır. Klasik felsefe, güzelliği çoğu kez “oran” , “uyum” ve “ölçü” ile ilişkilendirmiştir. Altın oran, simetri, ritim gibi kavramlar yalnızca matematiksel birer formül değil, aynı zamanda ruhun da sükûnet bulduğu yapısal dengelerdir. İnsan bir şeye güzel dediğinde, aslında kendi varlığında da bir ahenk bulduğunu hisseder. Güzellik, ruh ile nesne arasındaki görünmez köprüdür.
Ancak modern dünyanın estetik algısı, çoğu zaman bu köprüden kopmuş gibidir. Bir yarışmada, jüri dediğimiz seçici topluluğun kararlarını gördüğümüzde, çoğu kez kendi ölçütlerimizle uyuşmayan sonuçlarla karşılaşırız. Bu uyuşmazlık, yalnızca farklı beğeni zevklerinden değil, aynı zamanda estetik değerlerin yozlaşmasından da kaynaklanır. Çünkü eğer güzellik kavramı özünden koparılıp salt gösteri, dikkat çekme ya da sansasyon aracı haline gelirse, o zaman “nahoş” olan bile bir “yarışma değeri” kazanabilir. Bu noktada bizim hissettiğimiz rahatsızlık aslında kişisel değil, felsefi bir sezgidir: güzelliğin asli anlamı çarpıtılmaktadır.
Sanat ve estetik felsefesi açısından burada iki temel mesele öne çıkıyor:
-
Estetiğin yozlaştırılması: Güzellik kavramı, bireyin içsel uyumunu ve evrensel düzenin yansımasını taşırken, ticari ya da ideolojik çıkarlarla manipüle edildiğinde sahte bir değer üretilir. Bu, hakikatin taklidinin bile taklididir.
-
Tarafgirliğin estetik yargıya sızması: Bir jürinin, öznel eğilimlerle, hatta çıkar ilişkileriyle karar vermesi, estetik yargının tarafsızlığını ve güvenilirliğini yok eder. Bu da sanatın, toplum vicdanında “adalet” kavramıyla bağını zedeler. Çünkü estetik, aslında görünürdeki uyum kadar, adil bir değerlendirme düzenine de dayanır.
Dolayısıyla bizim “hayatın içinde ne haltların döndüğünü düşünmek bile istemiyoruz” cümlemiz, yalnızca bir yarışmanın sonucu hakkında değil, estetiğin toplumsal hayattaki yozlaşması üzerine de bir felsefi serzeniştir. Çünkü sanat ve estetik, toplumsal değerlerin en çıplak aynasıdır. Eğer orada bile dürüstlük, ölçü ve denge yoksa, gündelik hayatta nasıl olsun?
Kısacası, güzelliğin ilahi boyutuyla insanın estetik yargısı arasında bir mesafe vardır. O mesafeyi kapatmak, ancak içtenlik, ölçü, uyum ve hakikate sadakatle mümkün olabilir. Aksi halde, estetik yalnızca bir “gösteri aracı” olur; hakikati değil, maskeyi yüceltir.
Erol Kekeç/20.11.2028/Üsküdar-Çamlıca/Fekesefi düşünüşten bir Not...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder