Orta Yaşın Aynası
İnsanın hayatında bir dönem vardır; ne tam gençtir, ne de yaşlı. O dönem, aynaya baktığında kendi yüzünle yabancı bir yüzün arasında kalırsın. Gözlerinin içinde hâlâ çocuğun kıvılcımları vardır ama alnındaki çizgiler sana zamanın ağır adımlarını hatırlatır.
Ben de o dönemde fark ettim ki, yaşamak sadece sevinçleri toplamak değil, kayıpları da taşımaktır. Çocuklukta oyuncak kaybedersin, gençlikte sevgili… Ama orta yaşta, artık insan kaybetmeye başlarsın.
O gün mezarın başında düşündüm: Biz aslında hep toprağa dönecek binalar değil miyiz? Çocukken taşla başlar, büyüyünce betona dönüşür, yaşlanınca yeniden toprak oluruz.
Aşkın İkinci Yüzü
Hayat, tuhaf bir öğretmendir. İlk aşkın yıkıntısından sonra “Bir daha sevmem.” dersin. Ama kalp öyle bir organdır ki, en derin yarayı o alır, ama aynı zamanda en çok direnci de onda bulursun.
Ben de bir gün, hiç beklemediğim anda yeniden sevdim. Bu defa çocukluk hevesiyle değil; daha ağır, daha bilinçli. Onunla yan yana yürürken şunu fark ettim: Aslında insan aynı binayı ikinci kez kurmaz, ama aynı arsaya farklı bir ev diker. Bu evin duvarlarında önceki yıkımların izi vardır, çatlakları bilirsin, zayıf noktalarını öğrenmişsindir. Ve işte o bilgi, aşkı daha kıymetli kılar.
Ama hiçbir ev, sonsuz değildir. Kimi zaman hayatın fırtınaları, kimi zaman kaderin depremleri yeni çatlaklar açar. O yüzden, aşkı ölümsüz kılan şey; hiç yıkılmaması değil, yıkılsa bile hatırasının insanı ayakta tutmasıdır.
Dostluk ve İhanet
Hayatın başka bir yüzü de dostluklardır. Çocukken paylaşılan ekmek, gençken sabahlara kadar edilen muhabbet… Ama zaman ilerledikçe dostluklar da sınavdan geçer.
Ben gördüm: Yanında omuz omuza yürüdüğüm insanlar, ilk fırtınada kendi gemilerini kurtarmak için beni suya attılar. O an anladım ki; gerçek dost, sadece neşeyi paylaşan değil, enkazın altında beraber nefes alamayan ama yine de elini bırakmayan kişidir.
İhaneti gördüm, yalnızlığı yaşadım. Ama yine de içimde bir köşe var; hâlâ dostluklara inanıyor. Çünkü insan, güvenmeden yaşayamıyor. Güven, kalbin en kırılgan duvarı, ama aynı zamanda en gerekli dayanağı.
Zamanın Sessizliği
Bir yaştan sonra, kalabalıkların gürültüsünden çok, yalnızlığın sessizliği insanı büyütüyor. Gece yarısı uyanıp pencereden dışarı baktığında, şehrin uyuyan ışıklarıyla kendini bir yabancı gibi hissediyorsun.
O anlarda düşündüm: Belki de hayat, büyük gürültülerle değil; küçük sessizliklerle anlam kazanıyor. Çocuğunun uyurken nefes alışını dinlemek… Sabah kahveni içerken gökyüzünde süzülen bir kuşu izlemek… Bunlar hiçbir yıkımın dokunamayacağı anlar.
Yeniden Doğmak
Enkazın içinde kalmak, insana iki seçenek sunar: Ya orada gömülüp kalırsın, ya da taşları kaldırıp yeniden filizlenirsin. Ben ikincisini seçtim.
O günden sonra hayata başka gözlerle bakmaya başladım. Artık her sabah uyandığımda, nefes almanın bile bir mucize olduğunu biliyorum. Kaybettiğim insanları özlüyorum, evet. Yıkılan hayallerimin acısını hâlâ hissediyorum. Ama aynı zamanda şunu da biliyorum: Onlar olmasaydı, ben bugün olduğum kişi olamazdım.
Şimdi ve Burada
Bugün, bir parkta oturup çocukları oynarken izliyorum. Onların kahkahalarında kendi geçmişimi görüyorum. Yanımdan geçen yaşlı bir adamın baston sesinde, kendi geleceğimi duyuyorum. Ve o an fark ediyorum: Hayat, aslında tek bir çizgi değil. Çocukluk, gençlik, olgunluk, yaşlılık… Hepsi aynı anda içimizde yaşıyor.
Artık kaçak inşaatlar kurmuyorum. Ama hayal kurmayı da bırakmıyorum. Çünkü hayalsiz yaşamak, ruhun mezarını kazmak demektir. Evet, hayaller bir gün yıkılabilir. Ama yıkılmadan önce içinde yaşadığın o anlar, bütün ömrüne değer.
Ama hepsinin sonunda öğrendim ki: İnsan, enkazın içinde yaşamayı öğrendiği sürece gerçekten insandır. Ve o enkaz, aslında hayatın kendisidir.
Erol Kekeç/29.07.2025/Sancaktepe/İST

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder