15 Nisan 2025 Salı

Viranelerde Uyandım


Küller arasında doğduğumu hatırlıyorum.
Bir zamanlar medeniyetin kalbi olan, şimdi ise sadece taşların feryat ettiği o şehirde...
Bombaların sesi hâlâ kulaklarımda çınlıyor.
Bir binanın yıkılışını değil, bir çocuğun adını haykıran annesinin sesini unutmuyorum.
Bu şehirde duvarlar değil, insanlık çökmüştü.

Gökten inen her bomba, sadece bedenleri değil, bilinçleri de paramparça etti.
İnsanlar bir cesedin yanından geçerken burnunu kapattı ama kalbini açmadı.
Oysa koku cesetten değil, suskunluktan, ihanetten, körleşmiş vicdanlardan geliyordu.

Ben işte orada uyandım.

Yıkıntılar arasında, yarı gömülmüş bir kitabın sayfası ile göz göze geldim.
Tozların içinden doğruldum, üzerimdeki molozları değil, yılların suskunluğunu silkeler gibi kaldırdım.

Çocukken baykuşlardan korkardım.
Şimdi ise viranelerin bekçisi olmuşlar.
Her gece aynı melodiyi ötüyorlar:
“Gidenler geri gelmeyecek...”

Hayır!
Ben o melodiyi değiştirmek için geldim.
Viranelerin yasını değil, bir medeniyetin dirilişini yazmak için.

Ben morfin kullanmam.
Acıyı iliklerinde hissetmeyen birinin, başkasının acısına çare bulabileceğine inanmam.
Çünkü acı, yakarak öğretir.
Ayakta kalmanın kıymetini, gözyaşını gizlemeyi değil, mücadele etmeyi öğretir.
Ben ayık yaşarım acıyı.
Ayık yaşarım zulmü.
Ayık yaşarım ihaneti...

Bir zamanlar bu şehirde, halkını seven bir kral varmış.
Ama çok zaman önceymiş.
Şimdi ise bir çıplak kralın tahtı var.
Üzerinde ne akıl, ne vicdan, ne ahlak var.
Sadece boş bir bakış ve kör bir destek.

Toplum öyle bir hale gelmiş ki, beyni çıkarılmış, zembereği boşalmış bir saat gibi...
Ne zamanı biliyor, ne yönü.
Sadece çalıyor; boş, amaçsız, yönsüz...

Çıplak kralın gövdesine bakanlar, onun giysilerini övmekle meşgul.
“Ne kadar parlak zırhı var,” diyor biri.
“Ne güzel örtüsü!” diyor diğeri.
Ama kimse çıplak olduğunu söylemeye cesaret edemiyor.
Çünkü halk, görmek değil, inanmak istiyor.
Yalanlara değil, hakikate kör olmuş bir toplumda, doğruları söyleyenler sürgün yer.

Ben, sürgün edilmiş bir hakikatin kalbinde yaşıyorum.
Ben, alkış yerine taş yemeyi göze alanlardanım.
Ben, sokaklarda çürüyen adaletin, üstüne çarpı çekilmiş vicdanların yasta değil, isyanda olan çocuğuyum.

Bir keresinde sordular:
— Bu kadar acıya nasıl dayanıyorsun?
— Ayakta kaldığım sürece dayanmak değil, başkalarını kaldırmak için buradayım, dedim.

Çünkü zulme karşı susanlar, cellatla el ele yürürler.
Çünkü sarhoş toplumlar, sadece kendi düşlerinden uyanmadıkları sürece başkasının kabusuna ağlamazlar.
Çünkü acıya uyanmayanlar, acının ne olduğunu bilmezler ve bilmeyen başkaldıramaz.

Ben, sarhoş toplumların ortasında ayık bir deliyim.
Evet, deli derler bana.
Çünkü normal olan, çıplak kralı alkışlamaktır artık.
Normal olan, zulmü nimet sanmak.
Normal olan, sessizce yaşayıp, gürültüsüz ölmektir.

Ama ben öyle biri değilim.

Ben, uyanmış bir ruhum.
Ve uyanmış ruhlar, uyuyan kalabalıkları rahatsız eder.

Geceyi seyrederken, yıldızların bile utanarak saklandığı zamanlara denk geldim.
Gökyüzü ağlamıyor artık, çünkü yerin ağlamasını kimse duymuyor.
O yüzden ben yazıyorum.
Kalemim, yıldızların sustuğu yerde konuşur.
Kelamım, taşların bile dile geldiği anda yankılanır.

Bir çocuk cesedi gördüm, kucağında oyuncak ayısı vardı.
Üzerinde toz, gözünde korku.
O çocuğa gözlerini kapatan toplumlar, o korkuyu bir gün evlatlarında hissedecekler.
Çünkü adalet gecikir ama asla vazgeçmez.

Herkes sustuğunda, ben ses oldum.
Herkes kaçtığında, ben durdum.
Herkes eğildiğinde, ben doğruldum.
Herkes unuttuğunda, ben hatırlattım.

Çünkü hakikat, unutulmakla ölmez.
Unutan ölür.

Bugün önümde taşlarla kapanmış yollar var.
Her taş, bir ihanetin, bir korkunun, bir çıkarın adı.
Ama bilirim ki taşlar yürüyenleri durdurmaz.
Sadece adımların yankısını büyütür.

Ben her adımımla bir çığlığı büyütüyorum.
Bir feryadı.
Bir hatırlatmayı.
“Zulme razı olan, mazluma düşmandır.”
Unutmasın kimse…

Ve bir gün...
Yine bir viranede, bir çocuk bana sordu:
— Amca, burası neydi eskiden?
Gözlerim doldu.
Cevap vermedim.
Ama o an yemin ettim:
Bir daha hiçbir çocuk, bir şehrin sadece enkazını değil, hikâyesini de taşımasın diye.

O yüzden yazıyorum.

Taşlar dile gelinceye kadar…
Sessizlik patlayıncaya kadar…
Ayak izlerim bir yangının haritası oluncaya kadar…
Ben bu kalemle yürümeye devam edeceğim.

Son sözüm şudur:

Ben bu çağın korkak suskunluğuna karşı bir kelimeyim.
Bir uyarı.
Bir tokat.
Bir dua…

Gökler şahidimdir.
Yolun başındayım.
Ve güneş, bir gün elbet doğacaktır üzerimize.

Selam olsun uyananlara…

Erol Kekeç/12.04.2025/Sancaktepe/İST

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Vahyin Önünde Çöküş- Hakikati Yazıp Satanlara Karşı Tüm Zamanlara Ültimatom

İnsanlık tarihinin en ağır suçlarından biri, hakikati bilerek tahrif etmek, onu çıkar uğruna eğip bükmek ve sonra da bu çarpıtılmış sözleri ...