19 Nisan 2025 Cumartesi

Bir Ümmetin Vicdan Notları-Çöküşün Eşiğinde Bir Toplum

 


Zaman, her şeyi ortaya çıkarır; ama bazı gerçekleri görmek için zaman yetmez, cesaret gerekir. Bugün biz, tam da bu eşiğin kenarındayız: Hem zamanın hem de cesaretin tükendiği bir yerde. Kimimiz hâlâ suskun, kimimiz alışmış, kimimiz ise görmüyor gibi yaparak yaşıyor. Ama hepimiz, aynı bataklığın çamurunda boğuluyoruz.

"İslam’ı ümit olmaktan mı çıkaralım?" diye sormak, aslında sadece bir dini değil, bir medeniyetin, bir insanlık anlayışının, bir vicdan sisteminin topyekûn çöküşüne işaret etmektir. Bu soru, modern çağın dijital kalabalıklarında kaybolmuş, maneviyatını meta ile takas etmiş, adaletini sadece nutuklarda hatırlayan bir toplumun yorgunluğunun ifadesidir.

Bu yazı, bir çığlık değil sadece; bir yüzleşme. İçine kapanmış bir öfkenin değil, dışa açılmış bir sorumluluğun izlerini taşıyor. Eğitim sisteminden medyaya, ekonomik düzenden dini yozlaşmaya kadar, her başlık bir yara ve her yara birer vicdan testi.

Eğer hâlâ bir şeyleri değiştirme şansımız varsa, ilk adım gerçeğe bakabilme cesareti olmalıdır. Bu yazı da tam olarak bu cesaretin çağrısıdır: Yüzleşmeye, sorgulamaya ve yeniden inşa etmeye…

1. “İslâm’ı Ümit Olmaktan mı Çıkaralım?”

Bu ifade, İslam’ın artık bir umut kaynağı olarak görülmemesi ihtimaline karşı duyulan derin bir endişedir.

Toplumsal Anlamı: İslam, tarih boyunca ezilenin, yetimin, adalet arayışının sesi olmuştur. Ancak bugün, İslam'ın sadece şekliyle ilgilenip ruhunu boşaltan bir toplum, bu dini bir umut değil, bir yük gibi görmeye başlamıştır.

Sosyolojik Çöküş: Dinin ahlaki özünden koparıldığı, bireylerin ise kişisel çıkarları uğruna dini sembollerle kendi meşruiyetini sağlamaya çalıştığı bir yapıda toplumsal güven, adalet ve birlik çöker.

Dini Tahrifat: İslam'ın umuda dönüşmesi için adaletin, dürüstlüğün ve hakkaniyetin yaşanır hale gelmesi gerekir. Oysa bugün bu kavramlar, sadece hutbelerde ya da konferanslarda dillendiriliyor; sokakta, adliyede, mecliste yok.

2. “İnsanımızı çürüten eğitim sistemi…”

Eleştirinin Temeli: Mevcut eğitim sistemi bilgi değil, itaat ve ezber üretiyor. Düşünen değil, boyun eğen bireyler yetiştiriliyor. Ahlak değil, sınav başarısı ölçüt oluyor.

Sosyolojik Sonuç: Değerlerden uzaklaşan bir eğitim sistemi, bireyleri kimliksiz, amaçsız ve sadece maddi kazanca odaklı hale getirir. Bu, toplumsal yozlaşmanın temelidir.

Ahlaki Çöküş: Eğitimin amacı sadece diploma almaksa, dürüstlük değil, kurnazlık ödüllendirilir. Bu ise uzun vadede hırsızlığı, liyakatsizliği ve sahtekârlığı meşrulaştırır.

3. “Milletimizi fakirleştiren borca ve faize dayalı ekonomik düzen…”

Yapısal Eleştiri: Bu sistem, insanı tüketen değil, tükettikçe bağımlı kılan bir düzendir. Borç, insanın değil sistemin efendisidir.

Sosyolojik Yansıma: İnsanlar mülk edinme arzusuyla ahlakını, zamanını ve ailesini feda ediyor. Modern kölelik, kredi kartlarıyla mümkün hale gelmiştir.

Değerlerin Tersyüz Edilişi: Eskiden “Azıcık aşım, kaygısız başım” diyen toplum, şimdi “Nasılsa taksitle alırım” diyerek geleceğini ipotek ediyor.

4. “Yalakalaşan, satılmış, satın alınmış medya yapılanması…”

Manipülasyon Gerçeği: Gerçekleri değil, güç sahiplerinin arzularını sunan medya, toplumu düşünemez hale getirir.

Sosyolojik Bozulma: Algılarla oynanmış bir toplumda hakikat değil, görüntü ve imaj belirleyici olur. Bu da toplumsal körlüğe yol açar.

Kritik Tehlike: Medya adaleti savunması gerekirken güce boyun eğerse, halkın vicdanı felç olur.

5. “Susup başkalarının dünyası için âhiretimize mi zarar verelim?”

Vicdan Muhasebesi: Bu ifade, sessiz kalmanın ahiretteki karşılığını hatırlatır. Zalim karşısında susan, zalimle aynıdır.

Sosyolojik Etkisi: Konuşmayan toplumlar, haksızlığa karşı refleksini kaybeder. Bu da adaletsizliği normalleştirir.

Dini Boyut: Mazluma susmak, zalime destek anlamına gelir. Ahiret inancı olan birinin pasif kalması, inancının samimiyetini sorgulatır.

6. “Yüze karşı övgüler sunup gıyapta yererek münafıklık mı sergileyelim?”

Ahlaki Sorgulama: İkiyüzlülük, bireyin şahsiyetini; toplumun da ahlaki temelini çürütür.

Sosyolojik Çürüme: Liyakatin yerini yağcılık alır. Erdem değil, dalkavukluk ödüllendirilir.

Toplumsal Tehlike: Böyle bir toplumda samimiyet yok olur, insanlar birbirine güvenemez. Güvenin kaybolduğu yerde toplumsal çözülme başlar.

Bu sözlerin her biri, bir çığlıktır. Bir vicdanın, bir ruhun, bir aklın feryadıdır. “İslam’ı ümit olmaktan mı çıkaralım?” sorusu aslında şunu demektedir:

 "Bu kadar yozlaşmanın ortasında, hâlâ bu dini yaşanabilir ve yaşatılabilir kılmak için bir mücadelemiz olacak mı?"

Toplumun çürümüşlüğü sadece dış etkenlerden değil, içten içe kaybettiğimiz ahlak, adalet, samimiyet, liyakat ve sorumluluk duygusundan kaynaklanıyor. Eğer bu değerlere yeniden dönmezsek, sadece İslam değil, insanlık da umut olmaktan çıkar.

Erol Kekeç/20.04.2025/Sancaktepe/İST

15 Nisan 2025 Salı

Viranelerde Uyandım


Küller arasında doğduğumu hatırlıyorum.
Bir zamanlar medeniyetin kalbi olan, şimdi ise sadece taşların feryat ettiği o şehirde...
Bombaların sesi hâlâ kulaklarımda çınlıyor.
Bir binanın yıkılışını değil, bir çocuğun adını haykıran annesinin sesini unutmuyorum.
Bu şehirde duvarlar değil, insanlık çökmüştü.

Gökten inen her bomba, sadece bedenleri değil, bilinçleri de paramparça etti.
İnsanlar bir cesedin yanından geçerken burnunu kapattı ama kalbini açmadı.
Oysa koku cesetten değil, suskunluktan, ihanetten, körleşmiş vicdanlardan geliyordu.

Ben işte orada uyandım.

Yıkıntılar arasında, yarı gömülmüş bir kitabın sayfası ile göz göze geldim.
Tozların içinden doğruldum, üzerimdeki molozları değil, yılların suskunluğunu silkeler gibi kaldırdım.

Çocukken baykuşlardan korkardım.
Şimdi ise viranelerin bekçisi olmuşlar.
Her gece aynı melodiyi ötüyorlar:
“Gidenler geri gelmeyecek...”

Hayır!
Ben o melodiyi değiştirmek için geldim.
Viranelerin yasını değil, bir medeniyetin dirilişini yazmak için.

Ben morfin kullanmam.
Acıyı iliklerinde hissetmeyen birinin, başkasının acısına çare bulabileceğine inanmam.
Çünkü acı, yakarak öğretir.
Ayakta kalmanın kıymetini, gözyaşını gizlemeyi değil, mücadele etmeyi öğretir.
Ben ayık yaşarım acıyı.
Ayık yaşarım zulmü.
Ayık yaşarım ihaneti...

Bir zamanlar bu şehirde, halkını seven bir kral varmış.
Ama çok zaman önceymiş.
Şimdi ise bir çıplak kralın tahtı var.
Üzerinde ne akıl, ne vicdan, ne ahlak var.
Sadece boş bir bakış ve kör bir destek.

Toplum öyle bir hale gelmiş ki, beyni çıkarılmış, zembereği boşalmış bir saat gibi...
Ne zamanı biliyor, ne yönü.
Sadece çalıyor; boş, amaçsız, yönsüz...

Çıplak kralın gövdesine bakanlar, onun giysilerini övmekle meşgul.
“Ne kadar parlak zırhı var,” diyor biri.
“Ne güzel örtüsü!” diyor diğeri.
Ama kimse çıplak olduğunu söylemeye cesaret edemiyor.
Çünkü halk, görmek değil, inanmak istiyor.
Yalanlara değil, hakikate kör olmuş bir toplumda, doğruları söyleyenler sürgün yer.

Ben, sürgün edilmiş bir hakikatin kalbinde yaşıyorum.
Ben, alkış yerine taş yemeyi göze alanlardanım.
Ben, sokaklarda çürüyen adaletin, üstüne çarpı çekilmiş vicdanların yasta değil, isyanda olan çocuğuyum.

Bir keresinde sordular:
— Bu kadar acıya nasıl dayanıyorsun?
— Ayakta kaldığım sürece dayanmak değil, başkalarını kaldırmak için buradayım, dedim.

Çünkü zulme karşı susanlar, cellatla el ele yürürler.
Çünkü sarhoş toplumlar, sadece kendi düşlerinden uyanmadıkları sürece başkasının kabusuna ağlamazlar.
Çünkü acıya uyanmayanlar, acının ne olduğunu bilmezler ve bilmeyen başkaldıramaz.

Ben, sarhoş toplumların ortasında ayık bir deliyim.
Evet, deli derler bana.
Çünkü normal olan, çıplak kralı alkışlamaktır artık.
Normal olan, zulmü nimet sanmak.
Normal olan, sessizce yaşayıp, gürültüsüz ölmektir.

Ama ben öyle biri değilim.

Ben, uyanmış bir ruhum.
Ve uyanmış ruhlar, uyuyan kalabalıkları rahatsız eder.

Geceyi seyrederken, yıldızların bile utanarak saklandığı zamanlara denk geldim.
Gökyüzü ağlamıyor artık, çünkü yerin ağlamasını kimse duymuyor.
O yüzden ben yazıyorum.
Kalemim, yıldızların sustuğu yerde konuşur.
Kelamım, taşların bile dile geldiği anda yankılanır.

Bir çocuk cesedi gördüm, kucağında oyuncak ayısı vardı.
Üzerinde toz, gözünde korku.
O çocuğa gözlerini kapatan toplumlar, o korkuyu bir gün evlatlarında hissedecekler.
Çünkü adalet gecikir ama asla vazgeçmez.

Herkes sustuğunda, ben ses oldum.
Herkes kaçtığında, ben durdum.
Herkes eğildiğinde, ben doğruldum.
Herkes unuttuğunda, ben hatırlattım.

Çünkü hakikat, unutulmakla ölmez.
Unutan ölür.

Bugün önümde taşlarla kapanmış yollar var.
Her taş, bir ihanetin, bir korkunun, bir çıkarın adı.
Ama bilirim ki taşlar yürüyenleri durdurmaz.
Sadece adımların yankısını büyütür.

Ben her adımımla bir çığlığı büyütüyorum.
Bir feryadı.
Bir hatırlatmayı.
“Zulme razı olan, mazluma düşmandır.”
Unutmasın kimse…

Ve bir gün...
Yine bir viranede, bir çocuk bana sordu:
— Amca, burası neydi eskiden?
Gözlerim doldu.
Cevap vermedim.
Ama o an yemin ettim:
Bir daha hiçbir çocuk, bir şehrin sadece enkazını değil, hikâyesini de taşımasın diye.

O yüzden yazıyorum.

Taşlar dile gelinceye kadar…
Sessizlik patlayıncaya kadar…
Ayak izlerim bir yangının haritası oluncaya kadar…
Ben bu kalemle yürümeye devam edeceğim.

Son sözüm şudur:

Ben bu çağın korkak suskunluğuna karşı bir kelimeyim.
Bir uyarı.
Bir tokat.
Bir dua…

Gökler şahidimdir.
Yolun başındayım.
Ve güneş, bir gün elbet doğacaktır üzerimize.

Selam olsun uyananlara…

Erol Kekeç/12.04.2025/Sancaktepe/İST

Vahyin Önünde Çöküş- Hakikati Yazıp Satanlara Karşı Tüm Zamanlara Ültimatom

İnsanlık tarihinin en ağır suçlarından biri, hakikati bilerek tahrif etmek, onu çıkar uğruna eğip bükmek ve sonra da bu çarpıtılmış sözleri ...