22 Kasım 2024 Cuma

İşimi Allah’a Bırakıyorum

 Havanın karanlığı, yavaş yavaş sabahın ilk ışıklarına teslim olurken, içimdeki karışıklıkla kapıyı araladım. Gözlerim, soğuk sokakları taradı; her yer sessizdi, sanki dünya nefesini tutmuş gibi. Rüzgâr yüzümü okşuyor, sanki beni bir yere çağırıyordu. İnsanlar uyurken, kalbimde yükselen bir ses beni sabahın derinliklerine sürüklüyordu. Ellerim, başka hiçbir güce değil, yalnızca Rabbime açılmıştı. O'ndan başka sığınacak kimim vardı ki?

O sabah da, diğerleri gibi bir umutla yürüyordum. Umut… belki de insanın en güçlü dayanağıydı. Ancak bu umut, yalnızca insanlara bağlı olsa çoktan tükenirdi. Umutlarımı, dualarımı ve hayallerimi Allah’a bırakıyordum. Çünkü O’nun lütfu sonsuz, merhameti sınırsızdı.

Yürüdüğüm sokaklar, yalnızca taşlardan ve betonlardan ibaret değildi. Her adımımda, bir hikâye saklıydı. İnsanların fark etmediği şeyleri fark etmek, bazen bir lütuf, bazen ise ağır bir yük oluyordu. Gözlerim çevreme takılırken, kendi içime dönmekten alıkoyamıyordum kendimi.

"Nereye gidiyoruz?" diye sordum içimden. Bu kadar telaş, bu kadar dünya sevdası, bu kadar hırs… İnsanlar, ellerindeki zamanın ne kadar kıymetli olduğunu bilmiyor gibiydi. Hayatın anlamını sanki sadece çalışmak, tüketmek ve bir sonraki güne hazırlık yapmak sanıyorlardı. Oysa, bu dünyanın geçiciliği öylesine aşikârdı ki… Ayetler yankılandı zihnimde:

"Her canlı ölümü tadacaktır. Sonunda bize döndürüleceksiniz." Ankebût- 29:57

Bu gerçekliği bilmek, ama yine de her şeyin bu dünyada kalacağını unutmak, insanların en büyük gafletiydi. Bunu hatırladıkça, dualarım daha da derinleşiyordu. İnsanların uyanacağını, gördüğüm ateşi onların da görmesini istiyordum. Ama bu uyanışı sağlamanın ne kadar zor olduğunu biliyordum.

Yürürken, içimde bir yara gibi taşıdığım görüntüler aklıma geliyordu. İnsanların, farkında olmadan içine düştüğü ateş çemberi… O ateş, onları her geçen gün biraz daha yakıyordu. Kimi bu ateşi inkar ediyor, kimi ise onu hiç fark etmiyordu bile. Ama ben, bu ateşi gözlerimle görebiliyordum. Ve gördüğüm bu manzara beni çaresiz bırakıyordu.

"Ey insanlar," diye haykırmak istiyordum, "bu ateşin farkına ne zaman varacaksınız? Bu gaflet ne zaman son bulacak? Allah size kurtuluş yollarını göstermişken, neden hâlâ dünya peşinde sürükleniyorsunuz?"

Ama biliyordum ki, insanlara bir şeyleri anlatmak kolay değildi. Yine de yılmıyordum. Çünkü bu sorumluluğu omuzlarımda hissediyordum. İçimdeki ses beni durmadan uyarıyordu: "Sen gördüğünü anlatmazsan, nasıl huzur bulacaksın?"

Yalnızca Allah’a güvenmenin, yalnızca O’na dayanmanın insana verdiği huzuru, başka hiçbir şey sağlayamazdı. Dünya ne kadar karmaşık olursa olsun, insan yalnızca Rabbine sığındığında huzur bulurdu. Nitekim Rabbim şöyle buyurmuştu:

"Allah'a tevekkül et. Vekil olarak Allah yeter." Ahzâb-33:3

Bu ayet, her şeyin cevabı gibiydi. Yaptığım her şeyi, söylediklerimi, hayallerimi ve dualarımı yalnızca Allah’a bırakarak yaşıyordum. Çünkü O, en iyi bilendi. İnsanların kalplerine nasıl dokunulacağını yalnızca O bilirdi. Benim görevim ise sadece çabalamaktı.

Bir an için durdum. Sokağın köşesinde, ufka doğru baktım. Güneşin ilk ışıkları, karanlığın perdesini yırtıyordu. Tıpkı bir umut gibi… Tıpkı, insanların karanlıkta kayboldukları bir anda uyanmalarını dilediğim o an gibi.

"Ben kimim ki?" diye düşündüm. Bir peygamber değilim, bir melek değilim. Ama bu yükü hissetmekten, insanlara uyanış mesajını vermekten kaçamıyordum. Bu, bir lütuf muydu, yoksa bir sınav mı? İnsanları uyarmak, onların gözlerini açmalarını sağlamak kolay değildi. Ama yine de çabalamak zorundaydım. Çünkü Rabbim buyurmuştu:

"Kim iyiliğe aracılık ederse, ona o iyiliğin sevabından bir pay vardır. Kim kötülüğe aracılık ederse, ona da o kötülüğün vebalinden bir pay vardır." Nisâ-4:85

Bu ayet, sorumluluğumu bana hatırlatıyordu. İnsanlara doğruları anlatmak, onlara iyiliği göstermek, benim üzerime düşendi. Ve bu görevi yerine getirmeden huzur bulamazdım.

Ellerimi semaya kaldırdım. Dualarım, içimde bir volkan gibi yükseldi. İnsanlar için dua ediyordum. Onların kurtulması, gafletten uyanması için yalvarıyordum. Ama biliyordum ki, dualarımda da samimi olmam gerekiyordu. Çünkü Rabbim, yalnızca samimi olan kullarını duyar.

"Allah’ım," dedim, "Bu insanlara merhamet et. Kalplerindeki gaflet perdesini kaldır. Onlara doğru yolu göster. Çünkü sen, bağışlayansın, merhametlisin."

Dualarımı ederken, içimde bir huzur hissettim. Çünkü her şeyi Allah’a bırakmak, insana yük olan her şeyi hafifletir. Allah’a teslim olmak, insanın kalbindeki ağırlıkları alır. Bu yüzden, dualarımda hep O’na teslim oluyorum.

Bugün de, diğer günler gibi bir uyanışın peşindeyim. İnsanları uyandırmak için yola çıktım. Belki bu çabalarım yeterli olmayacak, belki kimse beni anlamayacak. Ama biliyorum ki, bu dünya geçici. Ve bu dünyada her şey, Rabbime ait. O’nun rızasını kazanmak, her şeyden önemli.

O yüzden her adımımda, her nefesimde şu cümleyi tekrar ediyorum:

"İşimi Allah’a bırakıyorum."

Çünkü O, her şeyi bilen, her şeyi gören ve her şeye gücü yetendir.

Erol Kekeç/22.Şubat.1992/Elazığ

Karların Ardından Doğan Güneş

Kışın ortasında, her yer bembeyaz bir örtüyle kaplandığında, dünya sessiz ve sakin bir uykuya dalar. Buz gibi soğuk, insanın içine işlerken, ruhları da derin bir sükûnete çeker. Yeryüzü, karın ağırlığıyla dinginleşir; çıt çıkmaz. Ağaçlar, dallarını eğmiş, üzerlerindeki kar yükünü taşır; rüzgâr bile temkinli esip geçer. İşte böyle bir günün ardından, takvimler ilkbaharın habercisi olan Nisan’ı gösterdiğinde, tabiat bir mucizeye şahitlik eder.

Güneş, soğuk bulutları delip geçer. Beyaz karın üzerine vuran ışıkları, doğanın üzerine bir ışıltı serper. Önce küçük bir kıpırtı olur, ardından derin bir çözülme başlar. O buz gibi kar, güneşin dokunuşlarıyla damlalara dönüşür ve yerin bağrına doğru süzülür. Göz alabildiğine beyaz olan toprak, yavaş yavaş kahverengiye, siyaha ve kırmızıya boyanır. Bu değişim, sessiz bir devrim gibidir; toprak uyanır, yer gök bir araya gelip baharın müjdesini fısıldar.

Bugün de öyle bir gündü.

Sabahın ilk ışıkları odama süzülürken, içimde bir kıpırtı hissettim. Kış boyunca üzerime çöken ağırlık, sanki o ışık huzmeleriyle birlikte hafiflemeye başlamıştı. Camı araladım; dışarısı hala serin ama ferah bir hava vardı. Soluduğum her nefes, içime dolan umutların habercisiydi. Gözüm ufka takıldı. Güneş, tam karşı tepelerin ardında yükseliyordu. Göz kamaştırıcı bir parlaklıkla karları aydınlatıyordu.

Dışarı çıktım. Adımlarımın altında ezilen karların hışırtısı, sessizliğin içinde yankılanıyordu. Her adımda karlar, yerini ıslak toprağa bırakıyor; her adımdaysa içim biraz daha ısınıyordu. Güneşin ışıkları, etrafı sarıp sarmalarken, o eriyen karların yükselttiği buhar, sis gibi her yeri kuşatıyordu. Toprağın kokusu, buharla birleşip havaya yayılmıştı; bu koku beni eskiye, çok eskilere götürdü.

Bir an için gözlerim kapandı ve hatıralar sıralandı önümde. Her biri birer film karesi gibi gözümün önünden geçti. Çocukluk yıllarım... Kar üstünde kayan, oyunlar oynayan o küçük ben. Annemin sıcak çorba kokusu, eve döndüğümde yüreğime dolan huzur, babamın ellerindeki nasırlarla beni kucaklayışı... O an, bedenimdeki tüm buzlar çözülüyor gibiydi.

O çocukluk günlerinde, karın ardında güneşi beklerdik. Kışın ortasında ısınmanın en güzel yolu, hayallere dalmaktı. O zamanlar hayallerim ne kadar basitti. Daha büyük bir kaydırak, daha uzun süren oyunlar, bir de kar eriyince gelen baharın rengârenk çiçekleri... Şimdi düşünüyorum da, insan büyüdükçe hayalleri daha karmaşık oluyor, ama yine de o sade günlere olan özlemi hiç bitmiyor.

Derin bir nefes aldım ve tekrar gözlerimi açtım. Güneşin yeryüzüne yansıttığı berraklık, içimde bir ateş yakmıştı. Adeta karların erimesiyle, içimdeki kış da sona ermişti. Şimdi önümde uzanan topraklar, bana yeni bir hikâye yazmam için ilham veriyordu.

Her bir eriyen kar damlası, toprağın göğsünde kayboluyor ve ardından buharlaşıp gökyüzüne karışıyordu. Bu döngüyü izlerken, kendimi de bu hikâyenin bir parçası gibi hissettim. Toprak, o kışın ağırlığını taşımıştı ama şimdi yeniden doğuyordu. İşte insan da böyleydi; bazen üzerine yüklenen ağırlıklar, onu bitirir gibi görünür ama sabrettiğinde, zamanı geldiğinde yeniden doğar.

Gözlerim ufka takılı kalmıştı. Güneşin ışıkları, geleceğe dair bir umut gibi parlıyordu. O anda, içimde şöyle bir his belirdi: Bugün, diğer günlerden farklı. Bugün, bir başlangıç. Yüreğimde sıcaklık, zihnimde berraklık ve hayallerimde yepyeni ufuklar belirdi.

İnsan, bazen hayatın ağırlığı altında ezilirken, kendini bir karanlık içinde hisseder. Ama güneşin yeniden doğacağını bilmek, ona güç verir. Bugün de öyle bir gündü. Doğa, karlarını bırakırken, bana da kendi yüklerimi bırakmam gerektiğini fısıldıyordu. Her bir damla, sanki kalbimdeki yüklerden birini alıp götürüyordu.

Bir an durdum ve toprağa dokundum. Islak ve sıcak bir his, avuçlarıma doldu. Toprak, baharın habercisi olan yaşamı barındırıyordu. Güneşin ışıkları, bu toprağın üzerinde dans ederken, bir yandan da içimdeki aydınlığı artırıyordu.

Gözlerimi tekrar ufka çevirdim. O ufuk, yalnızca geleceği değil, aynı zamanda hayallerimi, umutlarımı ve hedeflerimi simgeliyordu. Artık önümde bir yol vardı. Bu yol, belki zorlu ve engebeli olacaktı ama bu yolun sonunda beni bekleyen güneş, her şeye değerdi.

Bugün, hatıralarımın gölgesinde, güneşin aydınlattığı bu yeni günle yepyeni bir hikâye yazmaya karar verdim. O hikâye, karların eriyip toprağa dönüşmesi gibi, hayatımdaki her bir hatıranın beni yeniden inşa edeceği bir hikâye olacaktı.

Güneşin sıcaklığı içimi ısıtırken, artık yalnızca geçmişe değil, geleceğe de bakabiliyordum. Çünkü güneşin doğduğu her sabah, bir umut demektir. Çünkü kışın ardından gelen her bahar, bir başlangıçtır.

Ve bugün, o başlangıcın ilk günüydü.

Erol Kekeç/18.11.2024/Namazgah/İST

Vahyin Önünde Çöküş- Hakikati Yazıp Satanlara Karşı Tüm Zamanlara Ültimatom

İnsanlık tarihinin en ağır suçlarından biri, hakikati bilerek tahrif etmek, onu çıkar uğruna eğip bükmek ve sonra da bu çarpıtılmış sözleri ...