29 Ağustos 2025 Cuma

Tilki ile Deve Hikâyesinden NATO ve BM’ye“Biz” Masalının Gerçek Yüzü


Bir gün tilki, deveye yaklaşır ve der ki:
— Gel, artık “ben” olmayalım. Sen ve ben yok; sadece “biz” olalım. Bize saldıran olursa birlikte karşı dururuz. Bulduğumuz ekmeği paylaşırız. Kısacası artık aramızda ayrılık gayrılık yok.

Bu söz deveye çok hoş gelir. Çünkü deve ağırbaşlı, saf ve iyi niyetlidir. “Biz” olmak kulağa güzeldir; paylaşmak, dayanışmak, ortak bir hayat sürmek insanın içini ısıtır. Deve kabul eder. Bir süre gerçekten de uyumlu görünürler.

Ama hayatın sert sınavı gecikmez. Deve yavrular. Onun bütün gayesi yavrusunu büyütmek, soğuklar bastırmadan ona güvenli bir hayat kurmaktır. Tilki ise açtır, çaresizdir, sabırsızdır. Gözünü doymayan nefsiyle yavruya dikmiştir. Bir gün sabırsızlığı galip gelir ve deve yavrusunu parçalayarak yer. Deve çırpınarak gelir, yavrusunu arar. Tilkinin ağzı gözü kan içindedir. Sorduğunda aldığı cevap şöyledir:
— “Yavrum deme, o bizim yavrumuzdu. Biz olduk ya… Senin acın da benim acımdır.”

İşte bu kısa kıssa, uluslararası siyasetin en çıplak metaforudur. Çünkü tarih boyunca güçlü devletler, güçsüzlere “biz” diyerek yanaşmış, onları kandırmış, işine gelince ortaklık kurmuş ama iş ciddileştiğinde ilk önce onların evlatlarını yemiştir.

NATO ve “Biz” Masalı

NATO’nun kuruluş hikâyesine bakalım. 1949’da, “birimiz hepimiz için, hepimiz birimiz için” sloganıyla yola çıktılar. Yani tilkinin deveye söylediği aynı söz: “Biz olalım!” Görünüşte kolektif güvenlik, dayanışma, ortak savunma…

Ama pratikte ne oldu?

  • Yugoslavya parçalanırken, NATO bombaları masum sivillerin üzerine yağdı.

  • Afganistan’da “biz” denildi, sonra en ağır faturayı Afgan halkı ödedi.

  • Irak işgalinde, “demokrasi getireceğiz” denildi; aslında petrol kuyularına el kondu.

  • Libya’da “biz” dediler, NATO uçakları gökleri kapladı. Sonuç? Yıkılmış şehirler, parçalanmış kabileler, binlerce öksüz çocuk.

Tilki, devenin yavrusunu yerken “biz” bahanesini nasıl kullandıysa; NATO da üye devletleri ve işgal edilen toplumları “ortak güvenlik”, “ortak değerler”, “özgürlük” diyerek aynı masalla kandırdı. Ama sonuçta yenen, hep zayıfın yavrusu oldu.

BM ve Sessiz Tilki

Bir de Birleşmiş Milletler var. Adı üstünde: “Birleşmiş”… yani “biz.” Tilki burada biraz daha süslü giyinir. Hukukun, adaletin, insan haklarının diliyle konuşur. Ama iş uygulamaya gelince, yine güçlülerin çıkarını korur.

  • Filistin halkı 70 yıldır işgal altında. BM onlarca karar aldı ama İsrail’in işgaline tek bir yaptırım uygulanmadı. Çünkü tilki güçlüydü; ABD veto etti, Avrupa sustu.

  • Ruanda’da yüzbinlerce insan katledilirken BM askerleri sadece izledi. Çünkü tilki orada çıkar görmedi.

  • Yemen bugün açlık ve bombalarla kıvranıyor. BM toplantılar yapıyor ama tilkinin çıkarına dokunacak hiçbir adım atmıyor.

Deve gözyaşıyla yavrusunu ararken tilkinin kanlı ağzını görmüştü. İşte Ortadoğu, Afrika ve Güney Amerika toplumları da aynı manzarayı görüyor. BM’nin ağzında “adalet” sözü var ama gözlerinde güçlünün kan kırmızısı yansıması duruyor.

Ortadoğu- Devenin Yavrusu

Ortadoğu halkları son yüzyıldır tilkinin en çok avlandığı coğrafyadır. Irak’ın, Suriye’nin, Filistin’in, Yemen’in yavruları tilki tarafından “ortak çıkar” bahanesiyle yenmiştir. ABD üssü, NATO operasyonu, BM kararı… Hepsi aynı masalın farklı dillerde söylenişi.

Irak işgalinde bir milyon insan öldü. Yalan neydi? “Kimyasal silah var.” Doğru neydi? Petrol kuyularına el kondu. Tıpkı tilkinin, “Biz olduk ya!” deyip deve yavrusunu yemesi gibi.

Afrika-Tilkinin Sofrası

Afrika’da onlarca ülke hâlâ sömürgeci tilkilerin masasında. Fransız şirketleri, İngiliz bankaları, Amerikan üsleri… Adı bağımsızlık olan ama ruhu zincirli devletler. BM orada da “yardım programı” adıyla giriyor, NATO “istikrar operasyonu” diyor. Ama sonuçta çocuklar açlıktan ölürken, madenler tilkinin kasasına gidiyor.

Güney Amerika-Biz Sözü, Borç Kelepçesi

Latin Amerika ülkelerine bak. IMF, Dünya Bankası, ABD’nin arka bahçe siyaseti… Hep aynı dil: “Ortak kalkınma, ortak refah.” Ama Venezuela’dan Bolivya’ya, Arjantin’den Şili’ye kadar her yerde zayıf toplumların kaynakları tilkinin iştahını kabartıyor. “Biz” diyerek borç veriyor, sonra faizle halkı köleleştiriyor.

 “Biz”in Gerçek Yüzü

Tilkinin masalıyla deve yavrusunu kaybetti. Bugün Ortadoğu, Afrika ve Güney Amerika halkları da aynı masalın kurbanı. “Biz” söylemi, güçlünün çıkarını koruyan koca bir kandırmaca.

NATO, BM, IMF, Dünya Bankası… Hepsi tilkinin farklı maskeleridir. Hepsi aynı şeyi söyler: “Biz olduk ya, senin acın benim acım.” Ama gerçek şudur: Önce senin yavrun yenir, sonra tilki karnını doyurur.

Halkların yapması gereken, deve gibi safça inanmak değil; gözlerini açmak, tilkinin maskesini düşürmektir. Çünkü gerçek “biz”, halkların kendi dayanışmasıdır. Tilkiyle kurulan “biz” ise sadece kanlı bir masaldır.

Bahadır Hataylı/29.08.2025/Sancaktepe/İST

28 Ağustos 2025 Perşembe

Doğanın Kucağında Oldum

Sazlıkların hışırtısı, kamışların inatla rüzgâra direnen gövdeleri, dikenli çalılıkların arasında yol bulmaya çalışan çocuk ayaklarım… Dünya bana ilk defa göz kırptığında, özgürlüğümün sınırlarını çizen ne bir taş duvar, ne demirden örülmüş bir çit, ne de şehirlerin gri gövdeleri vardı. Benim dünyam, yılanların kaygan izleriyle, çakalların geceyi delip geçen ulumalarıyla, tilkilerin sessizliğiyle, sivrisineklerin kanat çırpışlarıyla çevrilmişti. O sınırlar, aslında sınır değil, doğanın bana armağan ettiği yaşam çemberleriydi.

Üç dört yaşlarımda, hayatın en saf aynasında kendi suretimi gördüm: Oğlakların sekerek dağlara yazdığı masumiyet, kuzuların beyazlığında gizlenen umut, keçilerin dik kayalıklarda öğrendiği sabır… Koyunların dinginliğinde huzur, tavukların telaşında gündelik kaygı, ördeklerin ve kazların su üstündeki kayışında özgürlüğün şarkısı vardı. Hindilerin böbürlenişi bana dünyanın sahte gururlarını anlatmadan önce öğretmişti kibri; atların rüzgârla yarışan nefesleri ise sonsuzluğu duyurmuştu kalbime. Ve develer… Onlar, çölün sırtına yüklenen sabır heykelleri gibi, yaşamın en zor çöllerinde bile direnmenin, yük taşırken bile vakur durmanın adını fısıldamıştı bana.

Derelerde balıklarla yüzdüm, kurbağaların şarkılarına katıldım, tosbağaların sabırlı yürüyüşlerinden yolun ne demek olduğunu öğrendim. Onlar sadece hayvan değildi; hayatımın öğretmenleriydi, yol arkadaşlarımdı, ruhumun kılavuzlarıydı.

Çocukluğumun en güzel yılları, doğanın içinde, hayallerimin göğünde kanat çırparken geçti. Ve ben, bu dünyanın parsel parsel bölündüğünü, sınırların dikenli tellerle örüldüğünü, insanların yeryüzünü mülk kavgasıyla daralttığını bilmiyordum. Bana göre her yer bendim, her yer benimdi.

Evlerimiz… Sazlıklarla kaplı duvarları, taşla çamurun sırt sırta verdiği bir sıcaklığı vardı. O evler, göğe dikilmiş beton kulelerin, şehirleri boğan soğuk binaların taşıyamadığı bir ruhla nefes alıyordu. O evlerin içinde öyle bir sıcaklık vardı ki, şimdi geriye dönüp baktığımda, anlıyorum: O sıcaklık aslında aileydi, aslında doğayla kurulan o görünmez bağdı. Ve ben, yıllar sonra şehirlerin kalabalığında, kalbimde o sıcaklığı sırtımda bir emanet gibi taşımaya devam ettim.

Bana “Hayat nedir?” diye soranlara verebileceğim tek gerçek yanıt şudur: Hayat, çocukluğumun o saf zamanında, doğanın ilmik ilmik hücrelerime işlediği nakışlardan ibarettir. Hayat, kuşların sabah ezanıyla birlikte yaptığı kanat duasıdır. Hayat, toprağa düşen yağmur damlasının çıkardığı musikidir. Hayat, çamurun kokusudur, ateşin kıvılcımıdır, gökyüzünün enginliğidir.

Ve işte ben, o güzellikler içinde pişerek, doğanın fırınında olgunlaşarak, kendi hamlığını atan bir meyve gibi “olmuş” bir insanım. Bu yüzden bugünün yapay dünyası bana hiçbir şey katmadı. Betonun soğukluğu, asansörlerin daracık kafesleri, ışıklarla boyanmış tabelalar, alışveriş merkezlerinin sonsuz koridorları… Hepsi bana bir tiyatro sahnesi gibi görünüyor. İnsanların rollerini ezberlediği, birbirinin kopyası hayatları oynadığı bir oyun.

Bugün yaşadığımız zaman, sahip olma tutkusunun körüklediği sahte bir devinimden ibaret. Herkes hareket ediyor, herkes koşturuyor, herkes bir şeylere sahip olmak istiyor. Ama aslında hiç kimse yaşamıyor. Çünkü sahip olmak, yaşamın kendisi değildir. Ben bunu çok erken gördüm. Belki de çocukluğumun doğa ile kurduğu samimi dostluktan, belki de hayvanların gözlerinden gördüğüm hakikatten, belki de çamurun ve taşın sıcaklığından… İnsanların büyük sandığı şeylerin aslında ne kadar küçük, ne kadar boş olduğunu öğrendim.

Bir gün tiyatro perdesi açıldı: Kalabalıklar sahneye dizilmişti. Kimisi iş adamı rolünde, kimisi siyasetçi, kimisi din adamı, kimisi sanatçı… Hepsi sahte maskelerle bir şeyler söylüyordu. Ama ben, sahnenin arkasındaki boşluğu görüyordum. Hepsinin birbirinden farkı yoktu. Çünkü roller değişse de, oyun hep aynıydı: Sahip olmak, daha çok sahip olmak, biraz daha…

İşte o yüzden ben, kendimle kendim olmanın yoluna çıktım. Bu yol kolay değildi. Çünkü insan, toplumun sahte alkışlarından, rollerin güvenli perdesinden çıkınca yapayalnız kalıyor. Ama yalnızlık, aslında en büyük kalabalık. Çünkü orada insan, doğayla, geçmişiyle, özüyle, Allah’la baş başa kalıyor.

Şimdi dönüp bakıyorum da: Çocukluğumun dereleri, sazlıkları, hayvanları bana öyle bir ders vermiş ki, bugünün yapay zekâları bile o derinliği kavrayamaz. Çünkü o derinlik, algoritmaların değil, kalbin yazdığı bir yazılımdır. İnsan olmanın yazılımıdır.

Ve ben şunu biliyorum: Bir ömür boyu insan, sahip olma tutkularının peşinde koşabilir, şehirlerin soğuk ışıkları altında ömrünü harcayabilir. Ama gerçek hayat, üç dört yaşındaki bir çocuğun derede yüzdürdüğü tahta parçasında gizlidir. Gerçek hayat, bir oğlağın bakışındaki masumiyetin gözlerimize yansımasındadır. Gerçek hayat, taş ve çamurdan yapılan bir evin sıcacık duvarlarında saklıdır.

O yüzden, bugün bana ne sorarsanız sorun, ben hep aynı cevabı vereceğim:
Ben çoktan oldum. Çünkü doğanın kucağında, çocukluğumun özgürlüğünde, Allah’ın bana verdiği saf güzelliklerde piştim. Geri kalan her şey, tiyatrodan ibaret.

Erol Kekeç/21.12.2024/Sancaktepe/İST

Vahyin Önünde Çöküş- Hakikati Yazıp Satanlara Karşı Tüm Zamanlara Ültimatom

İnsanlık tarihinin en ağır suçlarından biri, hakikati bilerek tahrif etmek, onu çıkar uğruna eğip bükmek ve sonra da bu çarpıtılmış sözleri ...