Sazlıkların hışırtısı, kamışların inatla rüzgâra direnen gövdeleri, dikenli çalılıkların arasında yol bulmaya çalışan çocuk ayaklarım… Dünya bana ilk defa göz kırptığında, özgürlüğümün sınırlarını çizen ne bir taş duvar, ne demirden örülmüş bir çit, ne de şehirlerin gri gövdeleri vardı. Benim dünyam, yılanların kaygan izleriyle, çakalların geceyi delip geçen ulumalarıyla, tilkilerin sessizliğiyle, sivrisineklerin kanat çırpışlarıyla çevrilmişti. O sınırlar, aslında sınır değil, doğanın bana armağan ettiği yaşam çemberleriydi.
Üç dört yaşlarımda, hayatın en saf aynasında kendi suretimi gördüm: Oğlakların sekerek dağlara yazdığı masumiyet, kuzuların beyazlığında gizlenen umut, keçilerin dik kayalıklarda öğrendiği sabır… Koyunların dinginliğinde huzur, tavukların telaşında gündelik kaygı, ördeklerin ve kazların su üstündeki kayışında özgürlüğün şarkısı vardı. Hindilerin böbürlenişi bana dünyanın sahte gururlarını anlatmadan önce öğretmişti kibri; atların rüzgârla yarışan nefesleri ise sonsuzluğu duyurmuştu kalbime. Ve develer… Onlar, çölün sırtına yüklenen sabır heykelleri gibi, yaşamın en zor çöllerinde bile direnmenin, yük taşırken bile vakur durmanın adını fısıldamıştı bana.
Derelerde balıklarla yüzdüm, kurbağaların şarkılarına katıldım, tosbağaların sabırlı yürüyüşlerinden yolun ne demek olduğunu öğrendim. Onlar sadece hayvan değildi; hayatımın öğretmenleriydi, yol arkadaşlarımdı, ruhumun kılavuzlarıydı.
Çocukluğumun en güzel yılları, doğanın içinde, hayallerimin göğünde kanat çırparken geçti. Ve ben, bu dünyanın parsel parsel bölündüğünü, sınırların dikenli tellerle örüldüğünü, insanların yeryüzünü mülk kavgasıyla daralttığını bilmiyordum. Bana göre her yer bendim, her yer benimdi.
Evlerimiz… Sazlıklarla kaplı duvarları, taşla çamurun sırt sırta verdiği bir sıcaklığı vardı. O evler, göğe dikilmiş beton kulelerin, şehirleri boğan soğuk binaların taşıyamadığı bir ruhla nefes alıyordu. O evlerin içinde öyle bir sıcaklık vardı ki, şimdi geriye dönüp baktığımda, anlıyorum: O sıcaklık aslında aileydi, aslında doğayla kurulan o görünmez bağdı. Ve ben, yıllar sonra şehirlerin kalabalığında, kalbimde o sıcaklığı sırtımda bir emanet gibi taşımaya devam ettim.
Bana “Hayat nedir?” diye soranlara verebileceğim tek gerçek yanıt şudur: Hayat, çocukluğumun o saf zamanında, doğanın ilmik ilmik hücrelerime işlediği nakışlardan ibarettir. Hayat, kuşların sabah ezanıyla birlikte yaptığı kanat duasıdır. Hayat, toprağa düşen yağmur damlasının çıkardığı musikidir. Hayat, çamurun kokusudur, ateşin kıvılcımıdır, gökyüzünün enginliğidir.
Ve işte ben, o güzellikler içinde pişerek, doğanın fırınında olgunlaşarak, kendi hamlığını atan bir meyve gibi “olmuş” bir insanım. Bu yüzden bugünün yapay dünyası bana hiçbir şey katmadı. Betonun soğukluğu, asansörlerin daracık kafesleri, ışıklarla boyanmış tabelalar, alışveriş merkezlerinin sonsuz koridorları… Hepsi bana bir tiyatro sahnesi gibi görünüyor. İnsanların rollerini ezberlediği, birbirinin kopyası hayatları oynadığı bir oyun.
Bugün yaşadığımız zaman, sahip olma tutkusunun körüklediği sahte bir devinimden ibaret. Herkes hareket ediyor, herkes koşturuyor, herkes bir şeylere sahip olmak istiyor. Ama aslında hiç kimse yaşamıyor. Çünkü sahip olmak, yaşamın kendisi değildir. Ben bunu çok erken gördüm. Belki de çocukluğumun doğa ile kurduğu samimi dostluktan, belki de hayvanların gözlerinden gördüğüm hakikatten, belki de çamurun ve taşın sıcaklığından… İnsanların büyük sandığı şeylerin aslında ne kadar küçük, ne kadar boş olduğunu öğrendim.
Bir gün tiyatro perdesi açıldı: Kalabalıklar sahneye dizilmişti. Kimisi iş adamı rolünde, kimisi siyasetçi, kimisi din adamı, kimisi sanatçı… Hepsi sahte maskelerle bir şeyler söylüyordu. Ama ben, sahnenin arkasındaki boşluğu görüyordum. Hepsinin birbirinden farkı yoktu. Çünkü roller değişse de, oyun hep aynıydı: Sahip olmak, daha çok sahip olmak, biraz daha…
İşte o yüzden ben, kendimle kendim olmanın yoluna çıktım. Bu yol kolay değildi. Çünkü insan, toplumun sahte alkışlarından, rollerin güvenli perdesinden çıkınca yapayalnız kalıyor. Ama yalnızlık, aslında en büyük kalabalık. Çünkü orada insan, doğayla, geçmişiyle, özüyle, Allah’la baş başa kalıyor.
Şimdi dönüp bakıyorum da: Çocukluğumun dereleri, sazlıkları, hayvanları bana öyle bir ders vermiş ki, bugünün yapay zekâları bile o derinliği kavrayamaz. Çünkü o derinlik, algoritmaların değil, kalbin yazdığı bir yazılımdır. İnsan olmanın yazılımıdır.
Ve ben şunu biliyorum: Bir ömür boyu insan, sahip olma tutkularının peşinde koşabilir, şehirlerin soğuk ışıkları altında ömrünü harcayabilir. Ama gerçek hayat, üç dört yaşındaki bir çocuğun derede yüzdürdüğü tahta parçasında gizlidir. Gerçek hayat, bir oğlağın bakışındaki masumiyetin gözlerimize yansımasındadır. Gerçek hayat, taş ve çamurdan yapılan bir evin sıcacık duvarlarında saklıdır.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder