25 Ağustos 2025 Pazartesi

Enkazın İçinde Yaşamak-II

 


Orta Yaşın Aynası

İnsanın hayatında bir dönem vardır; ne tam gençtir, ne de yaşlı. O dönem, aynaya baktığında kendi yüzünle yabancı bir yüzün arasında kalırsın. Gözlerinin içinde hâlâ çocuğun kıvılcımları vardır ama alnındaki çizgiler sana zamanın ağır adımlarını hatırlatır.

Ben de o dönemde fark ettim ki, yaşamak sadece sevinçleri toplamak değil, kayıpları da taşımaktır. Çocuklukta oyuncak kaybedersin, gençlikte sevgili… Ama orta yaşta, artık insan kaybetmeye başlarsın.

Babamı toprağa verdiğimiz gün, hayatın en ağır dersini öğrendim:
Hiçbir bina, hiçbir hayal, hiçbir sevda; toprağın soğuk gerçeği kadar sarsıcı değildir. Çünkü orada, geri dönüş yoktur. Bir daha görmeyeceğin, bir daha dokunamayacağın kesinliğin karşısında insan küçücük kalır.

O gün mezarın başında düşündüm: Biz aslında hep toprağa dönecek binalar değil miyiz? Çocukken taşla başlar, büyüyünce betona dönüşür, yaşlanınca yeniden toprak oluruz.

Aşkın İkinci Yüzü

Hayat, tuhaf bir öğretmendir. İlk aşkın yıkıntısından sonra “Bir daha sevmem.” dersin. Ama kalp öyle bir organdır ki, en derin yarayı o alır, ama aynı zamanda en çok direnci de onda bulursun.

Ben de bir gün, hiç beklemediğim anda yeniden sevdim. Bu defa çocukluk hevesiyle değil; daha ağır, daha bilinçli. Onunla yan yana yürürken şunu fark ettim: Aslında insan aynı binayı ikinci kez kurmaz, ama aynı arsaya farklı bir ev diker. Bu evin duvarlarında önceki yıkımların izi vardır, çatlakları bilirsin, zayıf noktalarını öğrenmişsindir. Ve işte o bilgi, aşkı daha kıymetli kılar.

Ama hiçbir ev, sonsuz değildir. Kimi zaman hayatın fırtınaları, kimi zaman kaderin depremleri yeni çatlaklar açar. O yüzden, aşkı ölümsüz kılan şey; hiç yıkılmaması değil, yıkılsa bile hatırasının insanı ayakta tutmasıdır.

Dostluk ve İhanet

Hayatın başka bir yüzü de dostluklardır. Çocukken paylaşılan ekmek, gençken sabahlara kadar edilen muhabbet… Ama zaman ilerledikçe dostluklar da sınavdan geçer.

Ben gördüm: Yanında omuz omuza yürüdüğüm insanlar, ilk fırtınada kendi gemilerini kurtarmak için beni suya attılar. O an anladım ki; gerçek dost, sadece neşeyi paylaşan değil, enkazın altında beraber nefes alamayan ama yine de elini bırakmayan kişidir.

İhaneti gördüm, yalnızlığı yaşadım. Ama yine de içimde bir köşe var; hâlâ dostluklara inanıyor. Çünkü insan, güvenmeden yaşayamıyor. Güven, kalbin en kırılgan duvarı, ama aynı zamanda en gerekli dayanağı.

Zamanın Sessizliği

Bir yaştan sonra, kalabalıkların gürültüsünden çok, yalnızlığın sessizliği insanı büyütüyor. Gece yarısı uyanıp pencereden dışarı baktığında, şehrin uyuyan ışıklarıyla kendini bir yabancı gibi hissediyorsun.

O anlarda düşündüm: Belki de hayat, büyük gürültülerle değil; küçük sessizliklerle anlam kazanıyor. Çocuğunun uyurken nefes alışını dinlemek… Sabah kahveni içerken gökyüzünde süzülen bir kuşu izlemek… Bunlar hiçbir yıkımın dokunamayacağı anlar.

Yeniden Doğmak

Enkazın içinde kalmak, insana iki seçenek sunar: Ya orada gömülüp kalırsın, ya da taşları kaldırıp yeniden filizlenirsin. Ben ikincisini seçtim.

Bir gün kendi kendime dedim ki:
“Ben artık yıkıntılardan korkmayacağım. Çünkü her yıkıntı, bana yeni bir şey öğretti. Ve belki de hayatın asıl anlamı, yeniden doğmayı öğrenmektir.”

O günden sonra hayata başka gözlerle bakmaya başladım. Artık her sabah uyandığımda, nefes almanın bile bir mucize olduğunu biliyorum. Kaybettiğim insanları özlüyorum, evet. Yıkılan hayallerimin acısını hâlâ hissediyorum. Ama aynı zamanda şunu da biliyorum: Onlar olmasaydı, ben bugün olduğum kişi olamazdım.

Şimdi ve Burada

Bugün, bir parkta oturup çocukları oynarken izliyorum. Onların kahkahalarında kendi geçmişimi görüyorum. Yanımdan geçen yaşlı bir adamın baston sesinde, kendi geleceğimi duyuyorum. Ve o an fark ediyorum: Hayat, aslında tek bir çizgi değil. Çocukluk, gençlik, olgunluk, yaşlılık… Hepsi aynı anda içimizde yaşıyor.

Artık kaçak inşaatlar kurmuyorum. Ama hayal kurmayı da bırakmıyorum. Çünkü hayalsiz yaşamak, ruhun mezarını kazmak demektir. Evet, hayaller bir gün yıkılabilir. Ama yıkılmadan önce içinde yaşadığın o anlar, bütün ömrüne değer.

Şimdi geriye dönüp baktığımda, hayatımın özeti basit:
Ben çok bina kurdum, çok yıkıntının altında kaldım. Çok sevdim, çok kaybettim. Çok güvendim, çok ihanete uğradım. Çok ağladım, çok güldüm.

Ama hepsinin sonunda öğrendim ki: İnsan, enkazın içinde yaşamayı öğrendiği sürece gerçekten insandır. Ve o enkaz, aslında hayatın kendisidir.

Erol Kekeç/29.07.2025/Sancaktepe/İST

24 Ağustos 2025 Pazar

Enkazın İçinde Yaşamak-I

 


İnsanın hayatı, çoğu zaman kimsenin fark etmediği küçük bir çatlakla başlar yıkılmaya. Önce belli etmez, görmezden gelirsin; “önemsiz” dersin. O çatlak büyüdükçe duvarın içine işleyen nem gibi, ruhuna da işler. Benim hikâyem de böyle başladı.

Çocukken hiçbir şeyin yıkılmayacağını sanıyorsun. O küçücük ellerinle toprağa bastığında, ayağın kayıp düşse bile güler geçersin. Her şey oyundur. Taşlardan yaptığın evler de, yere çizdiğin kaleler de… Düşlerinin yıkılacağı ihtimalini düşünmezsin bile. Çünkü o yaşta yıkım, yalnızca yeniden kurmanın bir parçasıdır. Oysa büyüdükçe anlarsın ki; bazı yıkımların telafisi yoktur. Bazı binalar, sadece bir kez dikilir.

Benim hayatım da işte öyle bir bina oldu. Çocukluğumun taşlarıyla, gençliğimin sıvalarıyla, aşkın camlarıyla örülmüş bir yapı. Kaçak inşaattı belki; yani kurallara uygun değildi. Ama kimin kalbi kurallara uyar ki zaten?

Çocukluğun Masumluğu

Ben küçükken, hayat bir avuç topraktı. Annemin dizine yaslanıp gökyüzünü seyrederdim. Gökyüzü, insanın içine öyle bir genişlik katıyor ki, neyin mümkün neyin imkânsız olduğunu ayıramıyorsun. O zamanlar bir ev kurmak, bir dünya inşa etmek kolaydı. Bir çamur, iki taş… Üstüne biraz hayal… İşte sana saray.

Ama zaman ilerledikçe, o sarayları yıkıp yerine gerçek binalar dikmek gerekti. Gerçek binalar ise hayal gücüyle değil, betonla kuruluyordu. Beton serttir, kırılmaz gibi görünür ama çatladığında eski neşesini asla geri vermez.

Gençliğin Ateşi

Gençliğimde şehre indim. Betonun, demirin ve asfaltın dünyasına… O şehrin gökdelenleri beni küçülttü. Ama içimde bir ateş vardı: “Ben de yükseleceğim.” dedim. Bazen bir sevgilinin gülüşü, bazen bir dostun sözü, bazen de bir yabancının bakışı o ateşi harladı.

O yıllarda kurduğum her düş, göğe atılmış bir tuğlaydı. Bir kızın gözlerinde kayboldum. O gözler öyle derindi ki, içine girdikçe sanki koca bir ev inşa ediyordum. Duvarlarını gülüşüyle örüyor, pencerelerini umutla açıyordum. Ama işte insanın kalbi ruhsat vermez bu binalara. Bir gün gelir, tek bir sözüyle, tek bir suskunluğuyla hepsini yıkar.

Ve o gün geldi. İçime çöken sessizlik, yıllarca uğraşıp kurduğum bütün yapıyı yerle bir etti. Arkama baktığımda, yalnızca cam kırıkları ve beton yığınları kaldı.

Yalnızlığın Çöküşü

En zor olan, enkazın ortasında kalmaktır. Çünkü yıkıntının sesi hemen kesilmez. Günlerce, haftalarca kulağında uğuldar. Geceleri, uyumadan önce gözlerini kapattığında hâlâ düşen taşların sesini duyarsın.

O dönem dostlarıma tutunmak istedim. “Gel,” dedim, “Omuz ver, birlikte kaldıralım.” Ama kimse yanımda durmadı. Bazısı çok meşguldü, bazısı kendi derdine düşmüştü. Bazısıysa, ilk fırsatta gülüşlerimi kendine katıp gitti. Ve anladım ki; hayatın en acı gerçeği, enkazın altında çoğu zaman yalnız kalmandır.

İşte o noktada insanın iç sesi başlar konuşmaya. Sessiz, derinden, ama kararlı:
“Dayan. Çünkü sen dayanmazsan, başka hiçbir şey ayakta kalmaz.”

Enkazda Öğrenmek

Zamanla öğrendim ki; hayat dediğin şey aslında üst üste yığılmış binalardan ibaret değil. Asıl olan, o binaların içinde saklı olan hatıralar. Annemin sesi, babamın nasihati, çocukken oynadığım sokaklar, ilk aşkın utangaç bakışları… Onlar yıkılmıyor. Yıkılan sadece duvarlar.

Ve bir gün fark ettim: O enkazın içinde filizlenen küçük bir ot vardı. Betonun arasından çıkmış, inadına büyüyordu. O an anladım: İnsan da böyleymiş. En büyük yıkıntıların içinde bile yeni bir hayat doğar.

Şimdi

Bugün aynaya baktığımda yüzümde çizgiler görüyorum. Her biri bir çatlak gibi. Ama artık korkutmuyor beni. Çünkü biliyorum; çatlaklar, içimde saklı olan ışığın sızması için açılıyor.

Artık hayallerimi kaçak inşaat gibi kurmuyorum. Ama yine de kuruyorum. Çünkü insan, hayalsiz yaşayamaz. Belki yıkılacaklar, belki yine enkazın altında kalacağım. Ama her yıkımdan sonra, yeniden kalkmayı öğrendim.

Çünkü hayat, aslında büyük bir inşa değil. Hayat, defalarca yıkılıp yeniden kurulmak. Ve ben artık anladım: Enkazın içinde yaşamayı öğrenmek, aslında hayatta kalmanın en derin sanatıdır.

Erol Kekeç/27.07.2025/Sancaktepe/İST

Vahyin Önünde Çöküş- Hakikati Yazıp Satanlara Karşı Tüm Zamanlara Ültimatom

İnsanlık tarihinin en ağır suçlarından biri, hakikati bilerek tahrif etmek, onu çıkar uğruna eğip bükmek ve sonra da bu çarpıtılmış sözleri ...