21 Mayıs 2025 Çarşamba

Deliliğin Duvarında Özgürlüğü Çizen Adam

 


“Siz Beni Bu Odaya Hapsettiğinizi Zannediyorsunuz… Ben Sizi Dışarı Kilitledim.”

Bunu ilk duyduğumda duraksadım. Şizofren denilen bir adam bağırmış bunu… Akıl hastanesinde. Doktorlara, hemşirelere, belki de sadece duvara… Ama çok netti: “Siz beni bu odaya hapsettiğinizi zannediyorsunuz. Ben sizi dışarıya kilitledim.”
Bir tokat gibiydi bu söz. Ve fark ettim ki, o cümlede bir delinin feryadı değil, bir uyanışın yankısı vardı.

Biliyor musun, bazen toplumda akıllı olan, aslında en kör olan olabiliyor. Ve en deli denilen kişi, hakikatin tam ortasında oturuyor olabilir. Ben de sana şimdi böyle konuşuyorum. Sana, yani toplumun “normalleri”ne…
Ben sizden kaçmadım. Sizin dünyanızdan sıkıldım. Sizin oyunlarınızdan, maskelerinizden, alkışlarınızdan, yalan sevinçlerinizden, diplomatik kavgalarınızdan…
Beni dışladığınızı sandınız. Oysa ben sizi dışarıda bıraktım. O kapıyı ben kilitledim. Sessizce.

Yalnızlık, Sandığınız Gibi Bir Çöküş Değil

Bana yalnızsın dediniz. Halbuki ben sakinim. Siz kalabalıksınız ama hep bir gürültünün içindesiniz. Kahkahalarınız bile gerçek değil, farkında mısınız?
Ben bir sabah, insanların çayını içip televizyona baktığı sıradan bir günde, kalktım ve tüm bu “normal” yaşama içimden şöyle dedim: “Bitti.”

Hiçbir çığlık atmadım. Bağırmadım. Delirmedim. Sadece sessizce yürüdüm o kalabalıklardan uzak. O günden beri hep bana deli dediniz. Ama işin aslı şu:
Ben iyileştim. Siz hastasınız. Ama sizin hastalığınız daha tehlikeli çünkü kalabalıkça bulaşıyor, alkışlanıyor, hatta pazarlanıyor.

Bir Oda Seçtim Kendime-Sessizlikle Döşeli

Odanın ne kadar küçük olduğu önemli değil. Zihnimin ne kadar geniş olduğu önemli.
Ben kendime bir oda seçtim. Dört duvarı var ama o duvarlar beni boğmuyor. Çünkü bu odada ben özgürüm.
Siz dışarıda özgür olduğunuzu sanıyorsunuz ama her anınız gözetleniyor. Kim ne dedi, kaç beğeni aldı, hangi kombin uydu, hangi tartışma daha çok reyting aldı…

Benim odamda Wi-Fi yok ama huzur var. Işıklar yok ama yıldızlar var.
Bu oda bir hapishane değil. Bu oda bir korunma alanı. Sizden korunmak için kurduğum bir sığınak.
Ve inanın, dışarıdaki çığlıktan, bu sessizlik daha sağlıklı.

Toplum Denilen Kalabalık – Bir İllüzyon

Sizce bir adam neden kendi isteğiyle toplumdan uzaklaşır?
Çünkü yorgundur. Çünkü artık her “ne haber?” sorusu, her “ne işle meşgulsün?” sorgusu bir bıkkınlık doğurmuştur.
Oysa bazen sadece susmak ister insan. Gülmek zorunda kalmadan, onaylanma mecburiyeti olmadan, etiketlenmeden…
Ama siz buna “kapanmak” diyorsunuz. Hayır. Ben kapanmadım.
Ben yalnızca açtım. Kendime açıldım. Hakikate açıldım.

Yolda yürürken insanların birbirine baktığı ama hiç kimsenin birbirini görmediği bir düzenin içinde olmak istemedim.
Herkesin başkasının acısına “emoji” ile tepki verdiği bir dünyada yaşamak istemedim.
Ben gerçek acı istedim. Gerçek bir sessizlik. Gerçek bir kalp atışı.

Sizi Odanın Dışına Kilitledim-Çünkü İçimde Siz Yoktunuz

Zannetmeyin ki sizi küçük gördüğüm için yaptım bunu. Aksine, bu bir büyüklük taslaması değil.
Bu, bir temizliktir. Ruhun kendi kalabalığını arındırmasıdır.
Sizi o kapının dışında bıraktım çünkü içimde artık size yer yoktu.
Bu ne nefret, ne öfke… Bu sadece bir vedadır.

Yıllarca, içimde size yer açmak için kendimden kısmışım.
Bir tebessüm için yutkunmuşum.
Bir “ayıp olmasın” için susturmuşum.
Ama artık bitmişti. Ve ben o kapıyı içten kapattım.

Sürüklenmedim: Yüzerek Çıktım

Bazıları der ki: “Toplumdan uzaklaştı, çöktü, yalnızlaştı, delirdi…”
Hayır. Ben çökmek için değil, yükselmek için ayrıldım.
Siz akıntıya kapıldınız, ben yüzdüm. Siz trendlerin peşinden sürüklendiniz, ben kendi içimde derinleştim.

Bir gün bir parkta oturdum. Yanımda ne telefon ne ajanda… Sadece ben ve gökyüzü.
O an içimden geçirdim: “Şu an burada olduğumu kimse bilmiyor… Ve bu, beni hiç rahatsız etmiyor.”
Çünkü o anda “kimliksiz”dim. Ne işim vardı, ne rolüm, ne kimliğim.
Sadece bendim.

İşte o anda özgürdüm.
Sizse özgürlüğünüzü kimlik kartlarında ararken esir oldunuz.
Ben sadece durdum. Siz sürekli koşarken ben oturdum.
Ve inanın, çok daha uzağa vardım.

Herkesin Dilsizleştiği Bir Çağda Bağırdım

Siz bana “sessiz” diyorsunuz ama ben aslında en çok bağıranım.
Çünkü sizin kahkahalarınızın ardında sessizlik, benim sessizliğimin ardında feryat var.

Bir şizofrenin çığlığı sadece hastalığın değil, sezginin, farkındalığın, hakikatin çığlığı olabilir.
Toplum o çığlığı duymaz çünkü kendi gürültüsüne kulak vermekten sağır olmuştur.

Biliyor musun, ben bazen kendi içimde yürürken, geçmişte duyduğum seslerin yankısıyla konuşuyorum.
“Başarılı olmak zorundasın.”
“Evlen, çoluk çocuğa karış.”
“Bir baltaya sap ol.”
Ve hepsi sadece bir yankı.

Bu yankılarla yaşamak delilikse, evet deliyim.
Ama siz bu yankılara göre yön buluyorsanız, siz deli değilsiniz, sadece robotlaşmışsınız.

Örnek mi İstiyorsun? Al…

Bir gün bir doğum günü partisine çağırıldım. Kalabalık, müzik, pastalar…
Ama kimse birbirinin gözünün içine bakmıyordu.
Bir kadın selfie çekip hemen Instagram’a attı. “Çok eğlendik” yazdı.
Halbuki eğlenmedi. Gözleri bile gülmüyordu.

O an kalktım, dışarı çıktım. Yağmur yağıyordu.
Islandım ama huzurluydum.
Çünkü ıslanmak, sahte gülüşlerden daha gerçekti.
Ve ben o gün karar verdim:
Sahici olmayan her şeyi geride bırakacağım.

Bir başka gün hastanede bir tanıdığı ziyaret ettim.
Koridorun bir köşesinde yaşlı bir adam ağlıyordu.
Kimse dönüp bakmadı. Çünkü herkes kendi telefonundaydı.
Oysa adamın gözyaşında hayat vardı.

Ben yanına oturdum. Konuştuk.
Hiçbir şey sormadım. Sadece dinledim.
Ve o an kendimi insani hissettim.
Ama insanlar bana garip baktı.
Çünkü dokunmak, sarılmak, konuşmak bile artık delilik sayılıyor.

Sonra O Kapıyı Kapattım

O günden sonra kendi odama çekildim.
Kapıyı sessizce kapattım.
Ve dışarıdan gelen her sesi, her beklentiyi, her rolü dışarıda bıraktım.

Siz hala koşturuyorsunuz.
“Daha iyi bir ev, daha çok beğeni, daha iyi kariyer…”
Ama en iyisi hâlâ içimizde saklı.
Ve o içimiz, o kadar karanlık ki, bakmaya cesaretiniz yok.

Ben baktım. O karanlığa. Korktum ama baktım.
Ve o karanlıkta bir ışık vardı.
İşte şimdi o ışıkla yazıyorum bu satırları.

Evet, Belki Deli Görünüyordum

Ama bu delilik bana bir özgürlük getirdi.
Artık insanlar beni yargılamıyor çünkü unuttular.
Oysa ben kendimi her gün yeniden tanıyorum.
Aynaya her bakışımda başka bir yüzüm var. Ve hepsi ben.

Siz tek bir maskeyi yıllarca takıp gerçek yüzünüzü unuttunuz.
Ben her maskemi çıkardım, her yüzümü gördüm.
Ve sonunda sadece “ben” kaldı.

Bu yazıyı okuyorsan, belki sen de o odanın dışında kalansın.
Ama hâlâ içeri girme şansın var.
Yalnızlık korkulacak bir şey değil.
Yalnızlık, yeniden doğuşun sancısıdır.

Ve ben doğdum.
Size benzemeyen, sizin alkışlamadığınız ama kendini duyan biri olarak doğdum.

Bitirirken...

Eğer bir gün birini bir odada yalnız görürsen, ona acıma.
Onu iyileştirme hevesine kapılma.
Belki o senden daha sağlıklıdır.
Belki o seni dışarıda bırakan kişidir.

Ve unutma…

“Siz beni bu odaya hapsettiğinizi zannediyorsunuz. Ben sizi dışarı kilitledim.”

Ben o cümleyi yüreğimde taşıyorum.

Çünkü ben artık gerçekten yaşıyorum.
Ve sen hâlâ dışarısın.

Erol Kekeç/22.05.2025/Sancaktepe/İST

Bir Çocuk Bir Sucuk Bir Ülkenin Vicdanı



Bugün hastanede  küçük bir operasyonun ardından eşimle eve dönerken bir marketin önünden geçtik. Ufak tefek birkaç eksik için durduk. Eşim, "Birkaç şey daha lazım, bekle sen ben hemen alıp geleyim" dedi. Markete girdi, biraz sonra elinde poşetlerle geri geldi. Poşetleri bagaja koyduk, arabaya bindik ve evin yoluna koyulduk. Ama yüzü asıktı, sessizdi. Bir süre sonra dayanamadım ve "Hayır ola, neden moralin bozuldu?" dedim. "Boşver" dedi kısa ve kırkık bir sesle.

İçim daraldı, "Haydi söyle, seni bu kadar sarsan ne oldu?" dedim. Gözleri doldu, sesi titredi.

Ve anlattı:

"Et reyonunun önünden geçerken dört yaşlarında minicik bir kız çocuğu annesine 'Anne bunlar çucuk mu?' dedi. Annesi 'Evet kızım sucuk' diye cevap verdi. 'Peki ondan alacak mıyız?' diye sordu kızı. Annesi mahcup bir tebessümle 'Yok, alamayız' dedi. Ama kız çocuğu çok merak ediyordu; İçi gidiyordu belli ki, 'Anne, ben tadını çok merak ediyorum, nasıl bir şey?' diye ısrar etti. Annesi elinden tuttu ve 'Paramız çok olunca alırız kızım' diyerek yürüdüler."

Bu sözler yüreğimi dağladı. İçime bir yumruk oturdu. Çaresizlikle, "Peki sen alıp verseydin?" dedim. Gözleri yere indi, "O kadar gücüm yoktu" dedi.

O an, eşimle birlikte o acıya ben de ortak oldum. O minicik kızın hayalinde sadece bir dilim sucuk tadı varken, bizim gerçekliğimiz tok karınla yapılan israf sofraları.

Evet, ülkenin gerçeği bu. Kimse inkâr edemez. Ama gelin görün ki, ülkenin başındakiler sorulduğunda, "Vatandaşımızın alım gücü yerinde, refah seviyesi artıyor, herkes memnun" diyorlar. Kimi verilerle oynamayla gerçeği örtmeye çalışıyor.

Ama sokak başka bir şey söylüyor. Market reyonlarında bakıp da alamayan, fiyat etiketiyle hayalleri arasında kaybolan anne babalar, "tadı nasıl acaba?" diye sormaya cesaret eden ama cevap alamayan çocuklar var bu ülkede.

Ben şahsen iki yıldır bir dönercide oturup et döner yemedim. Oysa dört yıl öncesine kadar misafirim geldiğinde tereddütsüz ikram edebilecek bir konumdaydım. Artık evimize giren et ayda bir bile olmuyor. O da bütçeyi zorluyor, bir çok şeyden kısıp alıyoruz.

Ama devlete bakıyorsun, "İtibardan tasarruf olmaz" diyor. Makam arabaları, protokol sofraları, yurtdışı gezilerinde 5 yıldızlı oteller, her şey lüks, her şey ihtişam. Yani halk, sucuğun tadını hayal ederken onlar bilmem hangi ülkede hangi markanın 60 yıllık içeceğinin tadını çıkarıyorlar.

Yoksulluk bu ülkede sadece sayılarla ifade edilmiyor, çocukların ruhunda yaşanıyor. "Annem sucuk alacak mı?" diye merak eden minik kalplerin, "Hayır kızım, alamayız" cevabıyla sönen ümitleriyle büyüyor bu milletin geleceği.

Ve biz, "Neden sesi çıkmaz halkın?" diye soruyoruz. Çünkü yoksulluğu kanıksamışız. Yoksulluk sırf fiziksel bir eksiklik değil; ahlaki, vicdani ve insani bir çöküşün sembolü haline geldi.

Yine de bunları gündem yapmıyoruz. Konuşursak "ajitasyon" diyorlar. Oysa bu bir haykırış. Bu bir vicdanın çığlığı.

Buradan, sadece yetkililere değil, her birimize sesleniyorum:

Bir çocuğun sucuk hayalini umursamayan bir toplum geleceğini kaybetmiştir.

Bu bir yazı değil, bu bir hesaplaşmadır. Bu halkla, kendimle ve sizi halktan ayıran kibirli duvarlarla hesaplaşmadır.

Ben bu çocukların hakkını size helal etmiyorum.

Bunun bir "geçiş dönemi" olduğuna inanmanızı isteyenler olabilir. Ama ben biliyorum, bu düzensizlik düzeni olmuş. Ve siz bu düzeni sürdürebilmek için her gün yeni bir masal anlatıyorsunuz.

Ama ben de size bir gerçek anlatayım:

Vicdanın yalana, ahlakın ihaleye, merhametin reklama kurban edildiği bir ülkede yaşanmaz.

Ben bu düzene ses çıkarmadığım her gün kendime ihanet etmiş olurum. Bugün belki elimde o çocuğa sucuk alacak para yoktu ama yüreğimde o çocuğun çığlığına ortak olacak kadar çok acı vardı.

Ve biliyorum: Allah adildir.

Ben sizi, o et reyonunun önünde eli boş kalan çocuklara reva gördüğünüz hayat için Rabbime havale ettim.

O hesabı çok iyi tutar.

Ve o gün geldiğinde, her sucuk etiketi kadar değerli gördüğünüz itibar masalları, boynunuza dolanan zincir olacak.

Çünkü öğüt, ancak iman edenlere fayda verir...

Ve ben iman ettim:

Bir çocuğun çığlığı, bir milletin suskunluğundan daha gürdür.

Erol Kekeç/21.05.22025/Sancaktepe/İST

Vahyin Önünde Çöküş- Hakikati Yazıp Satanlara Karşı Tüm Zamanlara Ültimatom

İnsanlık tarihinin en ağır suçlarından biri, hakikati bilerek tahrif etmek, onu çıkar uğruna eğip bükmek ve sonra da bu çarpıtılmış sözleri ...