18 Mayıs 2025 Pazar

Yalın Ayak Umudun İzinde


Küçük bir çocuk… Toprak kadar sıcak, gökyüzü kadar geniş bir kalbin taşıyıcısı… Ayaklarının altı, kızgın yaz güneşine inat, yanık izleriyle dolu… Ayakkabısı yok ama umudu var. Elbisesi yırtık, omzu düşmüş, cebinde birkaç kuruş ya da hiç... Ama gönlünde bir meşale yanıyor. Herkesin unuttuğu, görmezden geldiği bir köyün taşlı yollarında, ufka bakarak yürüyor. Çünkü biliyor: Yürümek, düşmekten korkmamaktır.

Düşe kalka büyüyen bu çocuk, sadece yaş almıyor; ruhu da ağırlaşıyor. Gözleri, sanki bir ömrün yükünü küçük yaşta omuzlamış gibi… Henüz sekiz yaşında ama hayata sekiz canla tutunmuş gibi; inatla, dirençle, azimle dolu. Okula gitmek için her sabah çorak yollarda saatlerce yürüyor. Sırtında eski bir çanta, içinde üç beş defter. Ama onun çantasında asıl taşınan şey: Umut... Çünkü biliyor, bilgiyle donanmış bir yürek, karanlıkları deler.

Okulda ne mi bulur? Bazen dayak, bazen ceza, bazen aşağılanma... Ama o hiçbir zaman “neden?” diye sormaz. Çünkü bilir: Mazlumun yolu dikenlidir. O dikenlerin arasında yürümek, sabrın en büyük mertebesidir. Disipline gönderildiğinde, hiçbir arkadaşını satmaz. Suçsuzdur ama susar. Suçlamaları alır, yüreğine bastırır, ağlamaz. Çünkü gözyaşı, sadece Rabbi ’ne akar onun kalbinden.

Yatılı okullarda okur. Tatillerde memlekete dönmek ister ama yol parası yoktur. Ne yapar? Kamyonculara muavinlik eder. Dağ başlarında, gece yarılarında, tesislerde bekler. Korkmaz. Yalnızlığı çoktan kabullenmiştir. Çünkü yalnızlık, onunla dost olmuştur. Ve o dostluk zamanla ruha, ruhtan sabra, sabırdan dirilişe dönüşmüştür.

Ayakkabısı mı yok? Çöplerden bulduğu eski bir çifti tamir eder, ayağına uydurur. Eli nasırlı olur, gönlü ise daha da ince. Çünkü yoksulluğun açtığı her yaraya, inançla merhem sürer.

Ve büyür bu çocuk... Artık 50’li yaşlarda. Ama içindeki çocuk hâlâ sekiz yaşında… Hâlâ aynı umutla yürüyor. Hâlâ yorgun ama pes etmemiş. Hâlâ yalnız ama Allah’la dolu. Hâlâ acılar içinde ama imanla diri. Hayat ona ne verdiyse, o hepsini sabırla taşıdı. Mafyaların tehditlerine aldırmadı. Tefecilerin karanlık sokaklardaki baskılarına direndi. Yalnızdı, evet… Ama bir tek Allah’a dayanarak yürümeye devam etti.

Her acının kapısını çaldı, her gözyaşının toprağında çiçek açtırmak istedi. Kimin elini tuttuysa, kendi elleri titredi; ama o titreme, bırakmanın değil, kalpten gelen bir sarsılışın işaretiydi. Yandıkça unuttu kendini; ismi silindi, benliği soldu ama insanlığı unutmadı. Acılar onu boğmadı, yoğurdu. Göğe yükselen dumanlar, onun ciğerini yakmak yerine kalbini arındırdı. Küller içinde bir gül gibi, yanarak yeniden doğdu. O duman, zehir değil; arınmaydı onun için. Çünkü ateşin içinden geçmeyen bir ruh, hakikati kavrayamazdı.

İyiliği çoğu zaman ahmaklık sayıldı. Ama o, insanların duygularıyla değil, kendi vicdanıyla hareket etti. Başkalarının ne dediğine aldırmadı. Çünkü onun pusulası halk değil, Hakk’tı.

Ve şimdi…
Bir elinde tutuşan meşale, diğerinde bir asa… Hâlâ yürüyor.
Yıkılmadım,” diyor. “Yıkılmayacağım. Çünkü ben bu yola yıkılmak için değil, yürümek için çıktım.

Biliyor ki, bu yol gideni az, düşeni çok bir yol. Ama o dönüp bakmaz ardına. Kim gelir, kim gider; umursamaz. Çünkü o, bu yolu Allah için yürüyor. Ve bir an olsun şüphe etmez ki bu yolun sonunda, Rabbinin rızası vardır.

Açlık mı? Alışmış.
Tecrit mi? Tanıdık.
Karalama, iftira mı? Eski dostlar...
Ama hepsine rağmen, o hâlâ İbrahim Peygamber gibi tek başına bir ümmettir.

Ben sizi ve taptıklarınızı terk ediyorum,” der.
Rabbime yöneliyorum. O yeter bana.

Gece gündüz demeden haykırır:
“Ey cahiller! Yoksa siz bana Allah’tan başkasına kulluk yapmamı mı emrediyorsunuz? Siz göklerin ve yerin Rabbi’nden korkmuyorsunuz da ben sizin düzmecelerinizden mi korkacağım?”

O, gecenin zifiri karanlığında bir aydınlatma fişeğidir. Parlar, yakar, yol gösterir. Karanlığı delmek pahasına kendini tüketir. Bilir ki, aydınlatan önce hedef olur. Ve bilir ki ona doğrultulan mermiler sadece teni değil, inancı da sınar. Ama geri adım atmaz. Çünkü onun ruhu çoktan kararını vermiştir:

Ben bu yola, karanlıklarda kaybolanlar için ışık olmak üzere çıktım. Eğer bu yol şehadete varırsa, bilirim ki o bir son değil, başlangıçtır. Şehadet ödüldür; Rabbim lâyık görürse, canım fedadır. Ben sadece layık olmaya gayret ediyorum.

Bu öykü sadece bir adamın değil; bir çağın, bir neslin, bir ruhun direnişidir. Bu sadece geçmişin değil; geleceğin de ateşidir. Ve o ateş, kül olmadıkça umut da sönmeyecek.

Çünkü o, yalın ayakla yürüyen bir çocuktur hâlâ.
Ve o çocuk hâlâ bize doğru geliyor.
Elinde bir meşale, yüzünde bir inanç, yüreğinde bir dua...

Ve bize diyor ki:
Ben bir aydınlatma fişeğiyim. Eğer beni göremezseniz, karanlıkta kaybolmayın. Çünkü Allah, hep yol gösterendir...

Bu öykü sensin,
gözyaşlarını içe akıtan,
yalnızlığını yıldızlarla paylaşan...

Bu öykü biziz,
yan yana ama suskun,
kalabalıklar içinde kaybolmuş,
gönlümüzü bir çocuğun masumiyetine emanet etmiş...

Bu öykü,
kendi içine kapanıp dua eden,
sessiz çığlıklarla direnen,
hiçbir zaman alkışlanmayacak,
hiçbir zaman manşetlere çıkmayacak olanların öyküsü…

Ama unutma:
O yalnızlıkların içinde bir dua yükselir,
ve o dua, tüm karanlıkları deler.
Bu yüzden,
herkes gittiğinde bile birisi kalır: Allah.

Ve O, daima fısıldar gecenin sessizliğinde:
Ben seninleydim... Ayakların kan içinde yürürken, dudakların susarken bile kalbini duydum.
Gecenin en karanlık anında, yıldızsız gökyüzünde bile sana ışık oldum.
Kimsesizliğinde sana dost, düşmanlıkta siper oldum.
Ve bil ki, hep seninle olacağım...
Çünkü sen, yalnız yürüyen değil, Benimle yürüyensin.

Yalın ayak umudun izinde, düşe kalka ama sapmadan yürüyensin.
Yolun dikenli, göğsün açık, yüreğin Allah’a emanet...

Erol Kekeç/03.05.2025/Sancaktepe/İST

Geviş Getiren Zihinler ve Gök Katına Uçan Şükür Tufeylileri



Başlangıcında kudretli bir ibadet gibi görünen ama sonunda mideyi şişiren, zihni bulandıran, kalbi uyuşturan bir çark dönüyor bu topraklarda. Birileri ritüeller icat etti, kutsal ambalajlara sarılı, çiğnemeden yutulsun diye hazırlanmış, özenle süslenmiş hazır mamuller gibi... Ve birileri de bu mamulleri yuttu, hem de öyle bir iştahla ki sanki maneviyatın ta kendisini tüketiyorlar zannına kapıldılar. Yutanlar, şükür dediler, hamd ettiler, dillerinden tesbih düşmedi. Ama bu sözlerin ardında ne bir tefekkür, ne bir teslimiyet vardı. Sadece bir alışkanlık, sadece bir gösteri, sadece bir ritüel.

Oysa asıl olan, hazmetmekti. Anlamı içine sindirmekti. Ama hayır... Bunlar çiğnediklerinin tadını bile almadan yuttular her şeyi. Sonra ne mi oldu? Geviş getirdiler. Evet, bir inek gibi... Yuttuklarını tekrar ağızlarına getirip tekrar tekrar çiğner gibi oldular ama o da şekilsel kaldı. Ne yuttuklarının farkına vardılar ne de ağızlarında dönenin ne olduğuna baktılar.

Böyle bir hayat kurdular: gösterişli, parlak, çokça kutsal kelimeyle bezenmiş, içi boş bir hayat. Şükür nidaları arasında sıradanlığa teslim olmuş, hamd ederek tembelliği yücelten, tevekkül maskesiyle her tür zilleti meşrulaştıran bir hayat. Bunlar kendilerini göğün yedinci katında melek sanıyorlar, kevser havuzunun başında saf tutmuş cennetlikler olduklarını düşünüyorlar. Oysa içtikleri Kevser değil, dünyevi hazların sarhoş edici şırası. Kendinden geçmişlik, ilahi vecd değil, hazım edilememiş kutsalların ağırlığı.

Ve biz, biz ki aynı ortamda bulunmak zorunda kalanlar... Onların çıkardığı manevî gazdan başımız döner, midemiz bulanır. Beynimiz zonklar. Çünkü bu, sadece mideye değil ruha da dokunan bir gaz. Bir zulüm. Çünkü onların yanında yaşamak, bu gazla dolu havayı solumak zorunda kalmak, insanın hakikatiyle bağını koparan bir işkencedir. Ruhun iflasıdır. Ve bu yüzden bazıları hayattan nefret eder. Bu yüzden hakikate yürüyen nice temiz fıtrat sapar, delirir, kaçar ya da susar.

Bu düzenin bir yapımcısı var, şüphesiz. Her şeyin planlandığı gibi bu ritüel sistem de bir merkezden üretildi. Dini, siyaseti, ekonomiyi, eğitimi, sanatı, hatta duyguları bile formatlayan bir akıl... Sorgulamayan kullar, sadık müşteri, şükreden köleler, hamd eden bağımlılar yaratmak istediler. Ve ne yazık ki başardılar. Şimdi ekabir dediklerimiz bu düzenin kurucuları, aveneleri ise bu düzenin tapınak görevlileri... Birbirlerini kutsuyorlar, birbirlerini alkışlıyorlar, birbirlerini yüceltiyorlar. Ve her kutsamalarında gerçek maneviyat biraz daha gömülüyor toprağa.

Beni bu ortamda haşretme Rabbim... Bu dilek sadece bir feryat değil, bir uyanış çağrısıdır. Çünkü artık bu ortamda yaşamak istemeyen, bu şişmiş kutsallıklardan, bu geviş getiren inanç tüccarlarından, bu göstermelik şükür sahiplerinden iğrenen bir kalbim var. Ve bu kalp sadece Hak’la tatmin olur. O da çok yaralı... Çünkü bu ortamda, hakikatin değeri kalmadı. Samimiyet rezil oldu. Takva bir gösteriye, tevazu bir edebe, edep bir korkuya, korku bir itaate dönüştü. Ve işte şimdi, bizler o korkudan doğan itaati iman sanan bir kalabalığın içinde boğuluyoruz.

Sen ey hakikati bilen ve bildiren Rabbim! Bu gecenin karanlığından daha karanlık hale gelen toplumumuzu öyle bir aydınlat ki güneş doğduğunda her şey açık seçik görünsün. Yuttukları ortaya saçılanlar utansın. Sözde şükredenlerin şükürlerinin kim için ve neye olduğunu herkes anlasın. Hamd nidalarının sadece kendilerine hizmet ettiğini, Allah’a değil nefislerine kulluk ettiklerini fark etsinler. Ve o zaman belki birileri, gerçekten ağlayacak. Belki birileri, gerçekten secdeye kapanacak. Belki o zaman, dil değil kalp konuşacak.

Çünkü bu çağın en büyük sorunu, kalbin susturulmasıdır. Herkesin ağzı açık, dilinde dualar, ama kalpler mühürlü. Kimse ne hissettiğini bilmiyor. Kimse neye inandığını bilmiyor. Herkes birbirine bakarak yaşıyor. Herkes birbirini taklit ederek inanıyor. Herkes birbirinin yalanını doğruluyor. Ve böylece devasa bir yalan medeniyeti kuruluyor. Gösterişli, törensel, süslemeli, ritüellere boğulmuş ama ruhsuz bir medeniyet.

Bir ülke düşün, sokakta dilenen çocuklara "şükretmeyi öğretin" denilen, açlar için "Allah'ın imtihanı" deyip kenara çekilen... Sonra aynı ülkede ballı ihalelere, saraylara, şaşaalı yaşam tarzlarına "Allah veriyor, şükrediyoruz" diyenler... İşte böyle bir denklemde şükür, zenginliğin cilası, fakirliğin zırhı oluyor. Ve kimse sormuyor: "Allah neden bu kadar adaletsiz mi ki kimi saraya kimini çöpe koyar?" İşte bu soruyu sormayan herkes bu düzenin ortağıdır.

Ve biz soruyoruz! Çünkü biz gerçekten inanıyoruz. Biz gerçekten kalpten iman ediyoruz. Bizim hazlarımız, gösteri için değil. Bizim şükrümüz, afilli kelimelerle değil. Bizim hamdımız, isyanla sınanmış bir tevekkülün sonucudur. O yüzden biz bu zehri kabul etmiyoruz. Bu geviş düzenini reddediyoruz. Bu kutsal görünümlü kof sistemin kölesi değiliz. Bize gerçek lazım. Bize hakikat lazım. Bize huzur, adalet, merhamet lazım.

Ey yüreği gerçekten atan kardeşim! Sen de bu ortamda boğuluyorsan, sen de bu geviş toplumuna yabancıysan, sen de bir yerlerde hâlâ saf, arı duru bir hakikate özlem duyuyorsan... Bil ki yalnız değilsin. Bil ki bu sistem çökecek. Bil ki bu gazla şişmiş balonlar patlayacak. Ve işte o zaman, gerçek maneviyatın, gerçek şükrün, gerçek tevazunun ne olduğunu öğreneceğiz.

Bu yazı bir lanet değil, bir duadır. Bu yazı bir isyan değil, bir uyanıştır. Bu yazı bir hakaret değil, bir hicaptır. Çünkü biz, insanız. Ve insana yakışanı istiyoruz: hakikati, adaleti, tevazuyu, sükûneti, huzuru...

Bu yazı, içini şişiren her yalana bir iğne olsun. Bu yazı, yuttuklarını sindiremeyenlere bir ayna olsun. Bu yazı, gerçek hakikat için ayağa kalkmak isteyen herkese bir çağrı olsun. Çünkü artık susmak değil, haykırmak zamanıdır.

Ey Rabbim... Aydınlat bu karanlığı. Temizle bu havayı. Dağıt bu sisleri. Ve göster bize hakikati, hak olarak... Amin.

Erol Kekeç/02.03.2025/Sancaktepe/İST

Vahyin Önünde Çöküş- Hakikati Yazıp Satanlara Karşı Tüm Zamanlara Ültimatom

İnsanlık tarihinin en ağır suçlarından biri, hakikati bilerek tahrif etmek, onu çıkar uğruna eğip bükmek ve sonra da bu çarpıtılmış sözleri ...