Başlangıcında kudretli bir ibadet gibi görünen ama sonunda mideyi şişiren, zihni bulandıran, kalbi uyuşturan bir çark dönüyor bu topraklarda. Birileri ritüeller icat etti, kutsal ambalajlara sarılı, çiğnemeden yutulsun diye hazırlanmış, özenle süslenmiş hazır mamuller gibi... Ve birileri de bu mamulleri yuttu, hem de öyle bir iştahla ki sanki maneviyatın ta kendisini tüketiyorlar zannına kapıldılar. Yutanlar, şükür dediler, hamd ettiler, dillerinden tesbih düşmedi. Ama bu sözlerin ardında ne bir tefekkür, ne bir teslimiyet vardı. Sadece bir alışkanlık, sadece bir gösteri, sadece bir ritüel.
Oysa asıl olan, hazmetmekti. Anlamı içine sindirmekti. Ama hayır... Bunlar çiğnediklerinin tadını bile almadan yuttular her şeyi. Sonra ne mi oldu? Geviş getirdiler. Evet, bir inek gibi... Yuttuklarını tekrar ağızlarına getirip tekrar tekrar çiğner gibi oldular ama o da şekilsel kaldı. Ne yuttuklarının farkına vardılar ne de ağızlarında dönenin ne olduğuna baktılar.
Böyle bir hayat kurdular: gösterişli, parlak, çokça kutsal kelimeyle bezenmiş, içi boş bir hayat. Şükür nidaları arasında sıradanlığa teslim olmuş, hamd ederek tembelliği yücelten, tevekkül maskesiyle her tür zilleti meşrulaştıran bir hayat. Bunlar kendilerini göğün yedinci katında melek sanıyorlar, kevser havuzunun başında saf tutmuş cennetlikler olduklarını düşünüyorlar. Oysa içtikleri Kevser değil, dünyevi hazların sarhoş edici şırası. Kendinden geçmişlik, ilahi vecd değil, hazım edilememiş kutsalların ağırlığı.
Ve biz, biz ki aynı ortamda bulunmak zorunda kalanlar... Onların çıkardığı manevî gazdan başımız döner, midemiz bulanır. Beynimiz zonklar. Çünkü bu, sadece mideye değil ruha da dokunan bir gaz. Bir zulüm. Çünkü onların yanında yaşamak, bu gazla dolu havayı solumak zorunda kalmak, insanın hakikatiyle bağını koparan bir işkencedir. Ruhun iflasıdır. Ve bu yüzden bazıları hayattan nefret eder. Bu yüzden hakikate yürüyen nice temiz fıtrat sapar, delirir, kaçar ya da susar.
Bu düzenin bir yapımcısı var, şüphesiz. Her şeyin planlandığı gibi bu ritüel sistem de bir merkezden üretildi. Dini, siyaseti, ekonomiyi, eğitimi, sanatı, hatta duyguları bile formatlayan bir akıl... Sorgulamayan kullar, sadık müşteri, şükreden köleler, hamd eden bağımlılar yaratmak istediler. Ve ne yazık ki başardılar. Şimdi ekabir dediklerimiz bu düzenin kurucuları, aveneleri ise bu düzenin tapınak görevlileri... Birbirlerini kutsuyorlar, birbirlerini alkışlıyorlar, birbirlerini yüceltiyorlar. Ve her kutsamalarında gerçek maneviyat biraz daha gömülüyor toprağa.
Beni bu ortamda haşretme Rabbim... Bu dilek sadece bir feryat değil, bir uyanış çağrısıdır. Çünkü artık bu ortamda yaşamak istemeyen, bu şişmiş kutsallıklardan, bu geviş getiren inanç tüccarlarından, bu göstermelik şükür sahiplerinden iğrenen bir kalbim var. Ve bu kalp sadece Hak’la tatmin olur. O da çok yaralı... Çünkü bu ortamda, hakikatin değeri kalmadı. Samimiyet rezil oldu. Takva bir gösteriye, tevazu bir edebe, edep bir korkuya, korku bir itaate dönüştü. Ve işte şimdi, bizler o korkudan doğan itaati iman sanan bir kalabalığın içinde boğuluyoruz.
Sen ey hakikati bilen ve bildiren Rabbim! Bu gecenin karanlığından daha karanlık hale gelen toplumumuzu öyle bir aydınlat ki güneş doğduğunda her şey açık seçik görünsün. Yuttukları ortaya saçılanlar utansın. Sözde şükredenlerin şükürlerinin kim için ve neye olduğunu herkes anlasın. Hamd nidalarının sadece kendilerine hizmet ettiğini, Allah’a değil nefislerine kulluk ettiklerini fark etsinler. Ve o zaman belki birileri, gerçekten ağlayacak. Belki birileri, gerçekten secdeye kapanacak. Belki o zaman, dil değil kalp konuşacak.
Çünkü bu çağın en büyük sorunu, kalbin susturulmasıdır. Herkesin ağzı açık, dilinde dualar, ama kalpler mühürlü. Kimse ne hissettiğini bilmiyor. Kimse neye inandığını bilmiyor. Herkes birbirine bakarak yaşıyor. Herkes birbirini taklit ederek inanıyor. Herkes birbirinin yalanını doğruluyor. Ve böylece devasa bir yalan medeniyeti kuruluyor. Gösterişli, törensel, süslemeli, ritüellere boğulmuş ama ruhsuz bir medeniyet.
Bir ülke düşün, sokakta dilenen çocuklara "şükretmeyi öğretin" denilen, açlar için "Allah'ın imtihanı" deyip kenara çekilen... Sonra aynı ülkede ballı ihalelere, saraylara, şaşaalı yaşam tarzlarına "Allah veriyor, şükrediyoruz" diyenler... İşte böyle bir denklemde şükür, zenginliğin cilası, fakirliğin zırhı oluyor. Ve kimse sormuyor: "Allah neden bu kadar adaletsiz mi ki kimi saraya kimini çöpe koyar?" İşte bu soruyu sormayan herkes bu düzenin ortağıdır.
Ve biz soruyoruz! Çünkü biz gerçekten inanıyoruz. Biz gerçekten kalpten iman ediyoruz. Bizim hazlarımız, gösteri için değil. Bizim şükrümüz, afilli kelimelerle değil. Bizim hamdımız, isyanla sınanmış bir tevekkülün sonucudur. O yüzden biz bu zehri kabul etmiyoruz. Bu geviş düzenini reddediyoruz. Bu kutsal görünümlü kof sistemin kölesi değiliz. Bize gerçek lazım. Bize hakikat lazım. Bize huzur, adalet, merhamet lazım.
Ey yüreği gerçekten atan kardeşim! Sen de bu ortamda boğuluyorsan, sen de bu geviş toplumuna yabancıysan, sen de bir yerlerde hâlâ saf, arı duru bir hakikate özlem duyuyorsan... Bil ki yalnız değilsin. Bil ki bu sistem çökecek. Bil ki bu gazla şişmiş balonlar patlayacak. Ve işte o zaman, gerçek maneviyatın, gerçek şükrün, gerçek tevazunun ne olduğunu öğreneceğiz.
Bu yazı bir lanet değil, bir duadır. Bu yazı bir isyan değil, bir uyanıştır. Bu yazı bir hakaret değil, bir hicaptır. Çünkü biz, insanız. Ve insana yakışanı istiyoruz: hakikati, adaleti, tevazuyu, sükûneti, huzuru...
Bu yazı, içini şişiren her yalana bir iğne olsun. Bu yazı, yuttuklarını sindiremeyenlere bir ayna olsun. Bu yazı, gerçek hakikat için ayağa kalkmak isteyen herkese bir çağrı olsun. Çünkü artık susmak değil, haykırmak zamanıdır.
Ey Rabbim... Aydınlat bu karanlığı. Temizle bu havayı. Dağıt bu sisleri. Ve göster bize hakikati, hak olarak... Amin.
Erol Kekeç/02.03.2025/Sancaktepe/İST

