13 Mayıs 2025 Salı

Zamanın Göreceliliği ve İlahi Zaman

 

"Gökten yere kadar bütün işleri Allah yürütür. Sonra bu işler, süresi sizin hesabınızla bin yıl olan bir günde O'na yükselir." (Secde/ 5)

İnsanın zaman algısı, dünyaya bağlı fiziki ve biyolojik saatlerle sınırlıdır. Biz zamanı "geçmiş", "şimdi", "gelecek" gibi parçalara bölerek yaşarız. Ancak Allah için zaman, bu şekilde parçalanmaz. O'nun kudreti zamandan münezzehtir. Ayette geçen “bin yıl” ifadesi, bu farkı insan zihnine yaklaştırmak için bir mecaz olarak sunulur. Çünkü Allah için bir olayın olup bitmesi, kulun algıladığı zamanla kıyaslanamaz.

İnsanlar, sınırlı saatlerine ve gündelik telaşlarına hapsolmuşken, Allah'ın katındaki işleyiş çok daha derindir. Zamanı sadece takvim ve saatle tanımlayanlar, hakikatin büyük planını göremezler. Allah'ın hükmü işliyor; ama bizim algımız, o hükmün gelişini fark edemiyor.

Altı Günlük Yaratılışın Anlamı-Evre Evre Kurulan Kozmik Sistem

"Allah, gökleri ve yeri, ikisi arasındakileri altı günde (altı evrede) yarattı. Sonra Arş’a kuruldu."

Bu "altı gün", bizim bildiğimiz 24 saatlik günler değildir. Buradaki “gün” ifadesi, ilahi yaratılışın kademe kademe ve düzenli bir sistem üzerine inşa edildiğini ifade eder. Yani Allah dilerse her şeyi bir anda yaratabilir, ama burada bilinçli bir sistematiğe, düzene, hikmete işaret vardır. Yaratılış rastgele değil, ölçüyle ve hikmetle kurulmuştur.

İnsanlar bugün bile evrenin sırlarını çözememişken, kendilerini hâlâ aklın zirvesinde sanıyorlar. Oysa göklerin ve yerin yaratılışındaki zamanlama, insanlığa bir mesaj taşır: "Her şeyin bir vakti vardır. Acele etme. Anla. Derinleş. Düşün."

Zamanı Allah’ın Ölçeğinde Anlamak

İnsanların en büyük yanılgısı şudur:
Kendi zamanlarıyla Allah’tan hesap isterler. “Neden şimdi adalet gelmiyor?” derler.
Oysa Allah’ın planı, insanın sınırlı ömrüne değil, varoluşun tümüne yayılmıştır.
Bin yıllık zaman bize uzun gelir, ama Allah için bir “an” gibidir.
İnsanlar bu farkı anlamadığı sürece aceleci, şüpheci ve sabırsız olacaklardır.

Senin ömrün 70 yıl olabilir ama Allah’ın hükmü 70 milyon yıllık bir planın parçası olabilir. O halde:

  • Zamanı dar alanda sıkıştırma!

  • İlahi hikmeti zamana hapsetme!

  • Vahyin zaman anlayışıyla düşün: Sonsuzluğun içinden seslenen bir Hakikat seni çağırıyor.

Zamanı Doğru Algılamayan İnsan Nereye Sürüklenir?

Zamanı sadece modern saatlerle ölçen insan:

  • Geçmişini unutur.

  • Şimdiye hapsolur.

  • Geleceği satın alınacak bir ürün gibi görür.

Oysa Allah’ın zaman anlayışı; geçmişi, geleceği ve şu anı aynı anda kuşatır. İşte bu fark, insanı tevazua, sabırla beklemeye, hesap verebilir bir hayat yaşamaya çağırır.

İnsan, zamanın efendisi değil, zamanın içinden geçen bir misafirdir.
Ama Allah, zamanı yaratan ve yöneten Mutlak Kudret’tir.
Sen ise her gün zamanın içinden geçerken, Allah'ın seni her an izlediğini unutma.

 Zamanın Şahidinde Bilinçli Yaşam

Zamanın geçmesi sıradan bir şey değildir. Her saniye, bir kaderin işleyişi, bir hayatın inşası, bir imtihanın sahnesidir. Allah, zamanı bir sermaye olarak verir. O sermaye bittiğinde dönüş O’nadır.

“İnsan, zamanın kıymetini bilecek mi? Yoksa ‘bir gün, ya da daha az kaldım’ mı diyecek ahirette?” (bkz. Mümi'nun/ 112-114)

Zaman, sana verilen emanettir. Her an Allah’a yükselmekte olan amellerin taşıyıcısıdır. Zamanla kirlenen değil, zamanla arınan insan ol!

 Zamanın ötesinde bir hayatı düşün

Allah'ın Arş'a kurulması, tüm sistemlerin başında ve hâkimiyetin O'na ait olduğunu ilan eder.
Bu da şunu gösterir: Zaman, bir sınav ortamıdır.
O sınavda hangi zamanı nasıl yaşadın?
Zamanı boş yere tüketen mi oldun, yoksa zamanı anlamlı kılanlardan mı?

Harika Bir Son Düşünceyle Bağlayalım

"Sen saate bakarken bir ömür eksiliyor. Allah ise o eksileni yazıyor hâlde senin saatinden akan saniyeler, O’nun katına yükselen şahidin oluyor. Zamanı boş tüketme; her an, seni Allah’a taşıyan bir merdiven olsun.”

Erol Kekeç/21.12.2024/Sancaktepe/İST

Yalnızlık ve Kendini Bulmak

Ben hayatı, geceleri gökyüzüne bakarak öğrendim. Sessizliğin içinde parlayan yıldızlardan, sabırla akan nehrin içinde süzülen balıklardan, uzak diyarlara doğru uçarken bile rotasını şaşırmayan göçmen kuşlardan... Bir çocuk kalbinin saflığında, pamuk tarlalarının beyazlığına saklanmış yalnızlıklarımda beni Yaratan'ı ararken, farkında olmadan kendimi de bulmuştum. O çocukluk ki, yoklukların içinde bir varoluşun, sessizliklerin içinde bir konuşmanın, kimselerin olmadığı anlarda en derin dostluğun ta kendisiydi.

Bugünün kalabalık ve karmaşık dünyasında aradığım huzuru, geçmişin o durgun gecelerinde bulmuştum. O günlerin sade mutluluğu, yüreğimde yankı bulan sükûneti, bugünün hiçliğe sürükleyen renkli gürültüsünde yok artık. Herkesin çok bildiği ama kendinden bihaber olduğu bu çağda, ben geçmişin bilinmeyen yollarında yürürken buldum hayatı. Çocukluğumun tarlalarında gizlice Yaradan’a mektup yazarken, aynı zamanda kendime de bir pusula hazırlıyordum.

Zaman geçti, dünya değişti, insan değişti. Ama içimde değişmeyen bir şey kaldı: O saf yalnızlık... O yalnızlığın içinde büyüyen bir ben. Kalabalıkların ortasında bile yalnız kalabilen ama o yalnızlığın anlamını bilen bir ben. Çünkü çocukken öğrendim insanın yalnızken bile dolu olabileceğini. Öğrendim ki, yalnızlık, Yaradan’la randevulaşmak için bir kapıdır aslında. Sessizlik, iç sesimizin en çok duyulduğu anların habercisidir.

Bugün birçok insan kendini arıyor ama ne aradığını bilmiyor. Aynaya bakıyor ama içini göremiyor. Kalabalıkların içinde sürükleniyor, ama hiç kimseye gerçekten dokunamıyor. Herkes bir yerlere yetişme telaşında, ama kendi kalbine uğramadan koşuyor. Ben ise geçmişimin sessiz tarlalarında yürümekten memnunum. Çünkü orada bir çocuk vardı. İçinde Allah'a yönelen bir merak, hayatı anlamaya çalışan bir sessizlik, küçük sevinçlerden dev saadetler kuran bir masumiyet vardı.

Evet, çocukken kendimi buldum. Belki de bu yüzden bugün, tüm kalabalıkların gürültüsüne kulağımı tıkayıp, kendimle baş başa kalmak istiyorum. O eski kulübeye sığınıyorum bazen. Duvarları tenhada, kapısı yalnızlığa açık... Ama içi Yaradan’a dönük. Orada, sadece kendimle değil, yaratılış sebebimle de yüzleşiyorum. İnsanlığın kaybolduğu bu devirde, içindeki insanı diri tutmak ne büyük bir lütufmuş meğer...

Zamanla anladım ki, geçmişteki o sessizlikler bana bugün neyi aramam gerektiğini öğretti. Eğer o günlerde, o yalnızlıklar olmasaydı, şimdi "beni hangi kalabalıklar çaldı" diye dert yanıyor olacaktım. Ama şimdi biliyorum: Beni hiç kimse çalamaz, çünkü ben kendimi çocukken buldum ve sıkı sıkı sarıldım. O safiyetle yoğruldum, o sadelikle nefes aldım.

Bugünün dünyası, insanı kendinden uzaklaştırmak için kurulmuş bir labirent gibi. Her köşesinde başka bir cazibe, başka bir çıkmaz sokak var. Teknolojinin ışığı, kalbin karanlıklarını aydınlatamıyor. Sosyal medyanın kalabalığı, insanın gerçek yalnızlığını örtemiyor. Lüks içinde kaybolan hayatlar, ruhsuz bir kabuktan ibaret. Herkes gülüyor ama gözlerinde bir hüzün; herkes konuşuyor ama kalbinde bir sessizlik var.

Ben artık o kalabalıklardan çekildim. Gözlerimi bu dünyanın cazibesine kapattım. Gönlümü çocukluğumun göğüne açtım. Orada bir yıldız var, hala parlayan. O yıldız, bana Yaradan’ın beni unutmamış olduğunu fısıldıyor. Bir balık gibi, hayatın derinliklerinde huzurla yüzmek istiyorum. Bir kuş gibi, yüreğimin sıcak iklimine göç etmek...

Evet, artık biliyorum: Aramak bir nimet, bulmak bir lütuf. Ama çocukken kendini bulmak, belki de hayatın en büyük ödülü. Çünkü o zaman, büyüdüğünde kendine sadık kalabiliyorsun. Çünkü o zaman, kalabalıkların aldatmacasına kanmıyorsun. Çünkü o zaman, sessizliği sevebiliyor, karanlıkta bile ışık görebiliyorsun.

Her şeyin maddeye indirgendiği bu çağda, ben ruhumu arındırmak için geçmişin o mütevazı kulübesine sığınıyorum. Sükûneti, huzuru, içsel derinliği orada buluyorum. Ve anlıyorum ki; her ne kadar dünya değişmiş olsa da, insanın en saf hali hep orada, o çocuklukta kalıyor.

Ne mutlu çocukluğunda kendini bulup, o benliğe sımsıkı sarılanlara. Onlar ki, karanlıklar içinde bile ışığı kaybetmezler. Onlar ki, yalnızlıkla barışık, sessizlikle dost, Yaradan’la yoldaş olurlar. Ben onlardan olduğuma inanıyorum. Ve eğer bu inançla yaşamaya devam edersem, belki bir gün bu dünya tekrar çocukların saflığına döner. Belki o zaman, herkes kendi yıldızını yeniden gökyüzünde bulur...

İşte bu yüzden, sessizliği seviyorum. Kalabalıklardan kaçıyorum. Gözlerimi dünyaya kapatıyor, kalbimi Yaradan’a açıyorum. Ve biliyorum ki, kendini bulan insan, artık kaybolmaz...

Bu yazı, bir çocuğun pamuk tarlalarında başlayan arayışının, bir ömrü sükûnetle kucaklayışının ve bugünün gürültülü kalabalıkları arasında hâlâ kendi sesini duymaya çalışanlara bir çağrıdır. Kendinizi arıyorsanız, çocukluğunuza dönün. Yalnız kalmaktan korkmayın. Sessizliğe kulak verin. Belki orada, kaybettiğiniz değil, hiç kaybetmediğiniz bir siz vardır...

Erol Kekeç/21.03.2025/Sancaktepe/İST


Vahyin Önünde Çöküş- Hakikati Yazıp Satanlara Karşı Tüm Zamanlara Ültimatom

İnsanlık tarihinin en ağır suçlarından biri, hakikati bilerek tahrif etmek, onu çıkar uğruna eğip bükmek ve sonra da bu çarpıtılmış sözleri ...