Ben hayatı, geceleri gökyüzüne bakarak öğrendim. Sessizliğin içinde parlayan yıldızlardan, sabırla akan nehrin içinde süzülen balıklardan, uzak diyarlara doğru uçarken bile rotasını şaşırmayan göçmen kuşlardan... Bir çocuk kalbinin saflığında, pamuk tarlalarının beyazlığına saklanmış yalnızlıklarımda beni Yaratan'ı ararken, farkında olmadan kendimi de bulmuştum. O çocukluk ki, yoklukların içinde bir varoluşun, sessizliklerin içinde bir konuşmanın, kimselerin olmadığı anlarda en derin dostluğun ta kendisiydi.
Bugünün kalabalık ve karmaşık dünyasında aradığım huzuru, geçmişin o durgun gecelerinde bulmuştum. O günlerin sade mutluluğu, yüreğimde yankı bulan sükûneti, bugünün hiçliğe sürükleyen renkli gürültüsünde yok artık. Herkesin çok bildiği ama kendinden bihaber olduğu bu çağda, ben geçmişin bilinmeyen yollarında yürürken buldum hayatı. Çocukluğumun tarlalarında gizlice Yaradan’a mektup yazarken, aynı zamanda kendime de bir pusula hazırlıyordum.
Zaman geçti, dünya değişti, insan değişti. Ama içimde değişmeyen bir şey kaldı: O saf yalnızlık... O yalnızlığın içinde büyüyen bir ben. Kalabalıkların ortasında bile yalnız kalabilen ama o yalnızlığın anlamını bilen bir ben. Çünkü çocukken öğrendim insanın yalnızken bile dolu olabileceğini. Öğrendim ki, yalnızlık, Yaradan’la randevulaşmak için bir kapıdır aslında. Sessizlik, iç sesimizin en çok duyulduğu anların habercisidir.
Bugün birçok insan kendini arıyor ama ne aradığını bilmiyor. Aynaya bakıyor ama içini göremiyor. Kalabalıkların içinde sürükleniyor, ama hiç kimseye gerçekten dokunamıyor. Herkes bir yerlere yetişme telaşında, ama kendi kalbine uğramadan koşuyor. Ben ise geçmişimin sessiz tarlalarında yürümekten memnunum. Çünkü orada bir çocuk vardı. İçinde Allah'a yönelen bir merak, hayatı anlamaya çalışan bir sessizlik, küçük sevinçlerden dev saadetler kuran bir masumiyet vardı.
Evet, çocukken kendimi buldum. Belki de bu yüzden bugün, tüm kalabalıkların gürültüsüne kulağımı tıkayıp, kendimle baş başa kalmak istiyorum. O eski kulübeye sığınıyorum bazen. Duvarları tenhada, kapısı yalnızlığa açık... Ama içi Yaradan’a dönük. Orada, sadece kendimle değil, yaratılış sebebimle de yüzleşiyorum. İnsanlığın kaybolduğu bu devirde, içindeki insanı diri tutmak ne büyük bir lütufmuş meğer...
Zamanla anladım ki, geçmişteki o sessizlikler bana bugün neyi aramam gerektiğini öğretti. Eğer o günlerde, o yalnızlıklar olmasaydı, şimdi "beni hangi kalabalıklar çaldı" diye dert yanıyor olacaktım. Ama şimdi biliyorum: Beni hiç kimse çalamaz, çünkü ben kendimi çocukken buldum ve sıkı sıkı sarıldım. O safiyetle yoğruldum, o sadelikle nefes aldım.
Bugünün dünyası, insanı kendinden uzaklaştırmak için kurulmuş bir labirent gibi. Her köşesinde başka bir cazibe, başka bir çıkmaz sokak var. Teknolojinin ışığı, kalbin karanlıklarını aydınlatamıyor. Sosyal medyanın kalabalığı, insanın gerçek yalnızlığını örtemiyor. Lüks içinde kaybolan hayatlar, ruhsuz bir kabuktan ibaret. Herkes gülüyor ama gözlerinde bir hüzün; herkes konuşuyor ama kalbinde bir sessizlik var.
Ben artık o kalabalıklardan çekildim. Gözlerimi bu dünyanın cazibesine kapattım. Gönlümü çocukluğumun göğüne açtım. Orada bir yıldız var, hala parlayan. O yıldız, bana Yaradan’ın beni unutmamış olduğunu fısıldıyor. Bir balık gibi, hayatın derinliklerinde huzurla yüzmek istiyorum. Bir kuş gibi, yüreğimin sıcak iklimine göç etmek...
Evet, artık biliyorum: Aramak bir nimet, bulmak bir lütuf. Ama çocukken kendini bulmak, belki de hayatın en büyük ödülü. Çünkü o zaman, büyüdüğünde kendine sadık kalabiliyorsun. Çünkü o zaman, kalabalıkların aldatmacasına kanmıyorsun. Çünkü o zaman, sessizliği sevebiliyor, karanlıkta bile ışık görebiliyorsun.
Her şeyin maddeye indirgendiği bu çağda, ben ruhumu arındırmak için geçmişin o mütevazı kulübesine sığınıyorum. Sükûneti, huzuru, içsel derinliği orada buluyorum. Ve anlıyorum ki; her ne kadar dünya değişmiş olsa da, insanın en saf hali hep orada, o çocuklukta kalıyor.
Ne mutlu çocukluğunda kendini bulup, o benliğe sımsıkı sarılanlara. Onlar ki, karanlıklar içinde bile ışığı kaybetmezler. Onlar ki, yalnızlıkla barışık, sessizlikle dost, Yaradan’la yoldaş olurlar. Ben onlardan olduğuma inanıyorum. Ve eğer bu inançla yaşamaya devam edersem, belki bir gün bu dünya tekrar çocukların saflığına döner. Belki o zaman, herkes kendi yıldızını yeniden gökyüzünde bulur...
İşte bu yüzden, sessizliği seviyorum. Kalabalıklardan kaçıyorum. Gözlerimi dünyaya kapatıyor, kalbimi Yaradan’a açıyorum. Ve biliyorum ki, kendini bulan insan, artık kaybolmaz...
Bu yazı, bir çocuğun pamuk tarlalarında başlayan arayışının, bir ömrü sükûnetle kucaklayışının ve bugünün gürültülü kalabalıkları arasında hâlâ kendi sesini duymaya çalışanlara bir çağrıdır. Kendinizi arıyorsanız, çocukluğunuza dönün. Yalnız kalmaktan korkmayın. Sessizliğe kulak verin. Belki orada, kaybettiğiniz değil, hiç kaybetmediğiniz bir siz vardır...
Erol Kekeç/21.03.2025/Sancaktepe/İST

