10 Mayıs 2025 Cumartesi

Bir Elif El Sallar mı Hâlâ?



Ne güzeldi bizim çocukluğumuz... Ne kadar gerçek, ne kadar dokunaklı, ne kadar sade ama aynı zamanda ne kadar zengindi. Bugünün bütün karmaşasına, teknolojiye, yapay zekâya, yapay hayatlara ve yapay gülüşlere inat, bizim çocukluğumuzda her şey doğal, her şey içtendi. Biz, hayatı camışların göletinde öğrendik. Sadece birer hayvan değil, dosttu onlar. Yaz güneşinin kavurduğu sıcağında onların serin suya uzanan iri gövdelerine binerdik. Kuyruklarıyla suyu sıçrattıkları gibi sırtımıza da şak diye vuran o hareket, bugünün acımasız şakalarından çok daha samimi bir oyundu. Onların göleti vardı, evet. "Camışların gölü" derdik biz oraya. Ve biz de o gölün çocuklarıydık.

Sıcaktan başını kaldıran inek, kuyruğunu dikti mi bilirdik ki böcekler rahatsız etti. Bir o yana bir bu yana kaçışır, gözleri dönerdi. Kimseyi tanımaz, tanımazdı, geçip giderdi. Ama biz korkmazdık onlardan. Çünkü biz o hayatla iç içeydik. O hayat bizimdi. Kış geldi mi başka bir dünyaya göçerdik: Yörüklerin yaylasına. Onlar yaz boyunca yaylada kalır, Eylül gelip çatınca kış için ovaya inerlerdi. Ama biz tam tersine, kışın onlar yanımıza göçerdi. Çünkü burada hayat vardı. Hayat, sıcak çadırlarda, çoban ateşlerinde, melemelerle uyanan sabahlarda yaşanırdı.

O taşlı höbürlerin, obaların içinden yankılanan koyun melemeleri... Ne melodi, ne türkü, ne şarkı... O seslerin yürekte bıraktığı iz gibisi yoktu. Ürkütücü bir huzurdu belki ama gerçekti. Hakikiydi. O koyunların çocuklarıyla arkadaş olurduk. Onlarla koşar, oynar, yuvarlanır, ağlar, güler, bazen bir avuç çamurla en büyük hayalleri kurardık. Ne kalem isterdi o oyun, ne defter. Hayat, zaten en güzel masalı yazmıştı bizim için.

Bugünün kelimeleri anlatamaz o dostluğu. "Arkadaşlık" diyoruz ya, eksik kalır. Bizimkisi bir ruh ortaklığıydı. Bir bakışta anlaşırdık. Aynı taşın arkasına saklanırdık, aynı kuyunun başında sıraya girerdik, aynı gökyüzüne bakardık, aynı çamurun içinde aynı şarkıyı bulurduk. Bugün geri dönüp baktığımda, sanki o günler bir masal gibi geliyor. Ama gerçekti. Hatta öyle ki bazen, elimle dokunduğum taşı arıyorum yıllar sonra. Gidiyorum, bulamıyorum. Her taşın altına bakıyorum, yok. O günler gitmiş. Sanki göçmen kuşlar gibi uçup gitmişler.

Yerlerine ne mi gelmiş? Çıkar. Menfaat. Sahte gülüşler. Yüzüne gülüp arkandan konuşan sözler. Her kayanın başında bir leş kargası gibi bekleyen hırs, doymazlık, açgözlülük... Hani o eski çocuklar vardı ya, inek peşinde koşan, çamurla ev yapan, gözlerinde parlayan o ışıkla dünyayı değiştirecek çocuklar... Onlar yok artık. Ya da içimizde bir yerlere gömüldüler.

Depremler yıkmış bazı evleri. Duvarlar çökmüş. Ve o yıkıntıların içinde bir baykuş ötüyor. Sanki geçmişe ağıt yakıyor. O ses, bana eski anılarımı hatırlatıyor. Çünkü orada bir zamanlar biz vardık. Gözüm, gözüm yine arıyor o güzel insanları. Güzel Hasan’ı mesela. "Al bu kuzuyu götür ye, sen seversin" diyen o gönlü zengin adamı. Yok. Elif’i de göremedim. Elif, adı gibi dimdik, güzelliğiyle efsane olmuştu. Her delikanlının gönlünde bir yer edinmişti. Oysa ben daha okula bile başlamamıştım. Ama her şeyi görüyordum.

Bir gün amcaoğlumla inekleri otlatırken, bana aynayı verdi. "Sen şu kayanın tepesine çık, güneşe tut da yansıma Elif’e gitsin. O da anlar ben buradayım, el sallarım." İşte çocukluk böyle bir şeydi. Aşk da masumdu, oyun da. En büyük hayalimiz bir bakıştı, bir el sallayışıydı. Ve bir de annemizin yaptığı o sıcak ekmek… Yağmur toprağa düşer düşmez bahçede çıkan yeşil soğan yapraklarını koparır, sıcak ekmeğin içine sarardık. Üstüne biraz tuz... Dünyanın en büyük ziyafeti o olurdu.

Bugün ne mi kaldı? Konuşmalar yavan. Anlamlar sığ. Yiyecekler tatsız. Ne yediğimiz belli değil, ne içtiğimiz. Bir lokmayı yutarken, vücudumuzda neremize zarar verir diye korkar olduk. Gıdadan şifa beklerken, zehir almaya başladık. Oysa bir zamanlar gıda, nimetti. Şimdi tehdit oldu.

Kardeşim vardı bir de... Benden üç yaş küçük. Beşinci kardeşimizdi. Doğduğunda annemin sütü kesilmişti. O zamanlar camışlar sağılırdı. Onların sütü verilirdi kardeşime. Adı da "Camış" kalmıştı. Şimdi dört çocuk annesi. 50’li yaşlarında bir kadın. Ama ben gözümün önüne getirdikçe o günleri, hep minicik haliyle, süt emdiği günleri hatırlıyorum.

Halit Amcam vardı. "Yorum" diye başlardı her söze. Espriliydi. Neşeliydi. Bir yıl önce taziyede görüşmüştük. "Ben 82 yaşına geldim. Dincim, çok şükür hiçbir şeyim yok" demişti. Bu bayram gittiğimizde ziyaret etmek istedik. Ertesi gün hastalandım, gidemedim. Ve bugün... Yazarken vefat haberini aldım. İçimde bir boşluk. Bir sızı. Belki de bu satırların altında en çok onun eksikliğini hissediyorum.

Şimdi soruyorum: Neydi ilerlemek? Neydi çağdaşlık? Gelişmek buysa, neden en ilkel duygularımızı kaybettik? Neden bir ekmeğin kokusunda huzuru bulamaz olduk? Neden herkes birbirine şüpheyle bakıyor, neden çocuklar artık yıldızlara değil, ekranlara bakıyor?

Biliyorum, bu yazdıklarım birer ağıt. Ama aynı zamanda bir uyanış çağrısıdır. Hayat sadece teknolojiyle, sadece maddiyatla anlam bulmaz. Ruh gerekir. Kalp gerekir. Samimiyet gerekir. Biz, o günlerde bunların hepsini yaşadık. Geri dönmek belki mümkün değil. Ama unutmamak mümkün. Aktarmak mümkün. Koruyabildiklerimizi korumak mümkün.

Bir gün belki yine, bir çocuk camışların sırtına biner. Göl kıyısında çığlık atar. Kuyruklar yine su sıçratır. Güneş yine aynada yansır. Ve bir Elif, uzaktan bakar. El sallar. O zaman anlayacağız: Aslında kaybettiğimiz şey geçmiş değil. Ruhumuz. Samimiyetimiz. Duruşumuz. Ve en çok da birbirimize olan güvenimiz...

İşte bu yazıyı onun için yazdım. Kendi kendime değil. Unutanlara, unutmak isteyenlere, hatırlamaktan korkanlara. Belki bir gün, bir çocuk daha doğar. Bir camış sütüyle büyür. Ve adına herkes yine "Camış" der. Çünkü hatıralar, bazen bir ismin içinde saklıdır. Bazen bir koyun melemesinde. Bazen de bir baykuşun gece ötüşünde...

Ve biz, unuttuklarımızı hatırladığımızda, belki yeniden çocuk oluruz.

Belki yeniden insan oluruz.

Erol Kekeç/10.05.2026/Sancaktepe/İST


9 Mayıs 2025 Cuma

Kutsalların Gölgesinde Kaybolan Tevhid

 


Kutsallaştırılan Kişilikler ve Kayıtsız Şartsız İtaatin Helâk Sebebi Oluşu

"Onlar Allah'ı bırakıp hahamlarını, râhiplerini ve Meryem oğlu Mesîh'i rab edindiler. Halbuki onlara, kendisinden başka ilâh olmayan bir tek Allah'a kulluk etmeleri emredilmişti. Allah, onların şirk koştukları şeylerden münezzehtir."

Bu ayet, tarihten bugüne kadar gelen en net uyarılardan biridir. Bunu geçmiş kavimlerin sapkınlığına ait bir kıssa sanıp geçemezsin. Bu, bugün senin yaşadığın çağın ta kendisidir. Şirk yalnızca putlara tapmakla olmaz. İnsan bir şahsı, bir lideri, bir şeyhi, bir üstadı Allah’tan daha belirleyici ve bağlayıcı gördüğü an, şirk kapısından içeri girmiştir. Bugün yaşadığın coğrafyada da, ümmetin pek çok yerinde de bu şirk yeniden hortladı, hem de modern kıyafetler, diplomalar, sakallar ve cüppelerle.

Kimi şeyhini, onun ağzından çıkan her lafı vahiy gibi algılayacak kadar kutsar; kimi hocasının bir işaretiyle karar verir; kimi siyasi liderini hatadan münezzeh görüp ona kutsal bir mehdi gibi tabi olur. Ve bu insanlar, her biri, Allah’a iman ettiğini iddia ederken aslında Allah’ın hükümlerine değil; bu kişilerin beşerî hüküm ve yönlendirmelerine göre hayatını şekillendirir. Peki bunun adına başka ne denebilir ki? Rabb olarak Allah’tan başkasını görmek değil midir bu?

Tevbe Suresi 31. ayet sadece Hristiyanlar ya da Yahudiler için inmiş bir azarlama değildir. Bu ayet, ümmeti Muhammed’i de içine alacak bir uyarı taşır. Çünkü aynı hastalık, aynı şekilde ümmetin damarlarına işlemiştir. Allah’ın helal dediğine haram, haram dediğine helal diyen insanlar türedi. Ama daha kötüsü, bu sapkınlığı sorgulamayan bir kitle oluştu. “Hoca böyle dedi, şeyhim böyle uygun gördü, liderimiz böyle emretti” diyerek düşünmeyi terk eden, aklıyla değil itaatle hareket eden sürüler…

Allah Kur’an’da açıkça şöyle buyurur:

"Yoksa onların Allah'ın izin vermediği bir dini kendileri için şeriat yapan ortakları mı var?"

İşte tam da burasıdır meselenin düğüm noktası. Bugün tarikatlar, cemaatler, siyasi yapılar, sivil toplum kurumları; Allah’ın hükümleri yerine kendi düzen ve kurallarını koydular. Ve bunlara uymayanları da dışladılar, tekfir ettiler, lanetlediler. Sadece Allah’a kul olmak yerine, bu yapılar insanlara köle olmayı, liderlerine biat etmeyi dinin bir gereğiymiş gibi öğrettiler.

Bu insanlar; Allah’ın kitabını okumaz, ama şeyhlerinin sözünü ezber eder.

Bu insanlar; Resulullah’ın sünnetine göre yaşamaz, ama cemaat iç tüzüğünü din gibi kabul eder.

Bu insanlar; Kur’an’daki uyarılara gözlerini kapatır, ama siyasi liderlerinin kampanya sloganlarını ezberler.

Bu nasıl bir inançtır ki Allah’ın kelamı yerine fanilerin lafı din olur?

Bu nasıl bir kulluktur ki sadece Allah’a yönelmesi gereken kalpler, beşerî liderlerin etrafında tavaf eder?

Bakın Allah bir başka ayette şöyle buyuruyor:

"Sana ve senden önceki peygamberlere: 'Eğer Allah’a ortak koşarsan, bütün yaptıkların boşa gider ve elbette hüsrana uğrayanlardan olursun!' diye vahyedilmiştir."

Bu, yalnızca açık şirk için değil; gizli şirk, yani kalpteki yönelmenin yanlış merciye yapılması için de geçerlidir. Allah’tan başka kimse seni yönlendiremez. Onun Resulü dışında kimse bağlayıcı olamaz. Çünkü din yalnızca Allah’a aittir. Onun dışında kanun koyucu tanımak, haramı ve helali belirleme yetkisini başkalarına vermek; doğrudan Rablik yetkisini paylaşmak demektir.

Bugün bir toplum düşün ki birileri çıkar; "Şu kıyafeti giyme, haramdır" der. Allah böyle bir şey dememiştir. Ama insanlar o kişiye bakarak, hemen onun hükmünü bağlayıcı görür. Oysa Allah hükmetmemiştir. Oysa Allah Kur’an’da der ki:

"De ki: Allah’ın kulları için çıkardığı ziyneti ve güzel rızıkları kim haram etti?"

Birileri çıkar; "Bu lideri eleştirmek caiz değildir. Ona isyan etmek fitnedir. Ona itaat farzdır" der. Peki Allah ne diyor?:

"Ey iman edenler! Allah’a itaat edin, Peygamber’e ve sizden olan emir sahiplerine de. Eğer bir konuda anlaşmazlığa düşerseniz, Allah’a ve Peygamber’e dönün…"

Ayeti dikkatle oku! Eğer ihtilaf olursa neye döneceğiz? Allah’a ve Resulü’ne! Peki neden bugün insanlar, Resulullah’ın sünnetiyle çelişen yöneticilere körü körüne itaat ediyor? Çünkü Allah’a değil, o lidere iman etmiş durumdalar. İşte bu gizli şirktir!

Bugünün Din Anlayışı: Akıl Reddedilmiş, Biat Emredilmiştir

Düşünmek, sorgulamak, ayetleri anlamak yerine, emir-komuta zinciriyle yönlendirilen kitlelere dönüştük. Ve bu insanlar kendi hocalarının, liderlerinin sözünü Allah’tan daha üstün tutmaya başladılar. Bunun adı din değildir. Bunun adı itaati şirkle karıştırmak, inancı bir örgüt şemasına dönüştürmektir.

Allah bize akıl vermiştir. Kendi kelamını doğrudan okuyup anlamamız için. Ama birileri çıktı ve dedi ki: “Sen anlamazsın, sen okuyamazsın, bizim söylediğimiz doğrudur.” Böylece Kur’an’ı bir avuç insanın tekelinde tuttular. Tıpkı Tevrat’ı gizleyen hahamlar gibi… Tıpkı İncil’i yorumla yozlaştıran rahipler gibi… Ve ayet geldi:

"Onlar Allah’ı bırakıp hahamlarını, râhiplerini ve Meryem oğlu Mesîh’i rab edindiler." 

Bugünün Müslümanları da aynı yanlışı yapıyor. Hocasını, şeyhini, liderini; Allah’tan daha belirleyici hale getiriyor. Ve bu insanlar Allah’tan gelen vahyi değil, onların söylemlerini hayatlarının pusulası yapıyorlar.

Uyanın! Helâk Sebebi Budur

Allah’ın dinini Allah’tan öğrenin. Kur’an’a dönün. Resulullah’ın örnekliğine dönün. Beşerî yönlendirmelerle kendinize dini öğrettiğinizi zannediyorsunuz ama aslında karanlığa sürükleniyorsunuz. Ve unutmayın, Allah şöyle buyurur:

"O gün, hiçbir kimse, bir başkasının günahını yüklenemez."

Şeyhin de seni kurtaramaz, hocan da, liderin de. Sana ne söylendiyse senin Kur’an’a arz etmen gerekirdi.

Erol Kekeç/20.04.2025/Sancaktepe/İST

Vahyin Önünde Çöküş- Hakikati Yazıp Satanlara Karşı Tüm Zamanlara Ültimatom

İnsanlık tarihinin en ağır suçlarından biri, hakikati bilerek tahrif etmek, onu çıkar uğruna eğip bükmek ve sonra da bu çarpıtılmış sözleri ...