7 Mayıs 2025 Çarşamba

Harman Yeri Kadar Büyüktü Kalbimiz (Kaybolan Değerlerin Ardından)

Bir köy vardı çocukluğumda. Ne tabelası aklımda, ne de haritada yeri belliydi. Ama ben onu içimde taşıdım hep; bir yerin coğrafyasından çok ahlakı olurmuş çünkü. İşte o köyde, harman yeri meydandı, meydan adaletti, adalet ise iman kadar derindi.

Her yıl hasat zamanı geldi mi, köy bambaşka bir ruha bürünürdü. İnsanlar sabahın erken saatlerinde kalkar, tarladan toplanan mahsul çuvallara doldurulup harman yerine getirilirdi. Traktörlerin egzozundan çıkan duman bile başkaydı o zaman. Tozun toprağın içinde yüce bir düzen kurulurdu. Orası yalnızca buğdayın dövüldüğü, arpanın savrulduğu bir yer değil; hakikatin tartıldığı, vicdanların sınandığı bir kutsal alandı adeta.

İşte ben orada büyüdüm. Harman yerinin tam ortasında duran o köy meydanında, buğdayla birlikte insan da elenirdi. Orada kim ne kadar ürettiğiyle değil, ne kadar paylaştığıyla bilinirdi. Bu yüzden fakirin hakkı sonradan değil, harman kalkmadan verilirdi. Kimse “yarın getiririm” demezdi; çünkü bilirlerdi ki ertelemek, hakkı sakatlamaktı. Hakkı vermek, ertelenmeyecek kadar kutsaldı bizim köyde.

Fakir fukaranın adı meydanda yüksek sesle anılmazdı. Onların çuvalları ayrı bir kenara konurdu. “Şunlar da filancanın” denilirdi. Ama öyle bir söylenirdi ki bu, ne küçümseme vardı ses tonunda, ne acındırma. Sanki o mahsulde onun emeği vardı da oraya bırakılması sadece bir işin tamamlanmasıydı. Gönül borcunu öder gibi değil, kardeşlik hakkını teslim eder gibi verilirdi. Babam derdi ki: “O da bu köyün bereketine dua etti. Dualar da alın teri kadar geçerlidir. Kimin emeği alınır, kimin duası yazılır, biz bilemeyiz.”

Ve ben bunları gözümle gördüm, yüreğimle öğrendim. Herkesin işi vardı ama kimsenin gözü yoktu başkasının nasibinde. Bu yüzden de kimse geçim derdiyle utanmazdı. Utanılacak olan, bilip de görmezden gelmekti.

Babam çok okumuş biri değildi. Kitap yüzü görmemişti belki, ama hayatı kitabına göre değil, kalbine göre yaşardı. Sorduğumuzda neden böyle yaptığını, neden gizli verdiğini o buğday çuvallarını, yüzümüze şöyle derdi:

“Hak, gizli verilmez. Sadaka gizli verilir ki gösteriş olmasın. Ama hak açıktan verilir ki şüphe olmasın. İnsanlar sonradan konuşmasın. Kimin ne aldığını herkes görsün ki, bir garibin daha içi buruk kalmasın.”

Bunun adına ne hukuk derdi, ne sosyoloji. Ama içinde o kadar temiz bir adalet duygusu vardı ki, mahkeme kürsüsünden daha muteberdi gözümde. Biz böyle büyüdük işte. Mahsul kokusuyla, rüzgârda savrulan buğdayın hışırtısıyla, nasibin tarlada değil meydanda paylaşıldığını görerek.

Ama zaman aktı. Harman kalktı. Meydanlar betonlaştı. Köyler sessizliğe büründü. O vicdan terazisi olan insanlar bir bir göçtü bu dünyadan. Yerlerine kalanlar ise terazinin kefelerini değil, yalnızca torbalarının ağzını düşündü. Ve biz, çocukken büyüdüğümüz o meydanı şimdi sadece hatırlıyoruz. O harman yerini artık haritalarda değil, hatıralarımızda arıyoruz.

Şimdi şehirdeyim. Her sabah uyanıyorum, gökdelenler arasına sıkışmış vicdansız bir hayatın içinde. Sırtını ofislere dayamış insanlar var. Herkes meşgul, herkes yorgun, herkes telaşlı… Ama kimse kimseyi görmüyor. Kimsenin aklına bir başkasının nasibi gelmiyor. Eskiden buğday tenekeyle ölçülürdü, şimdi insan para birimiyle tartılıyor. Değer artık ölçülemez değil, tam tersine pazarlanabilir hale geldi.

Yardım yapanlar reklam broşürleriyle dolaşıyor. Hayır işlemek bile "içerik üretimi" oldu. Kamera yoksa vicdan çalışmıyor. Fakire verilen koli bile poz vermeden bırakılmıyor kapıya. Görülmeden yapılan iyilik değil, paylaşılınca anlam kazanıyor şimdi. Ama biz öyle görmedik, öyle büyümedik…

Ben bazen içimden bağıra bağıra ağlamak istiyorum. Çünkü artık vicdan sahibi olmak bile zayıflık sayılıyor. Hakkı korumaya çalışmak ahmaklık gibi görülüyor. Dürüstsen eziliyorsun, adaletliysen geride kalıyorsun. Ama bir yerde içim kanıyor. O meydan gözümde duruyor, o babamın sesi kulaklarımda çınlıyor:

“Evlat, fakirin hakkı geciktirilmez. Gecikirse vebal büyür.”

Şimdi bu çağda, o sözleri tutamamanın yüküyle yaşıyorum. Her gün bir parçam daha eksiliyor. Her gün bir duvar daha örülüyor içimde. Ne kadar çalışırsam çalışayım, o harman yerinin bereketi yok bu şehirde. Çünkü burada nasipten çok hırs var. Paylaşmaktan çok yarış var. Ve en acısı: utanmaktan çok unutan var.

Eskiden çocuklar yardım edilen garibanı bilmezdi, şimdi kime yardım edildiği billboardlara yazılıyor. Oysa bizim köyde bir gariban çuvalını alırken yüzü yere eğilmezdi. Çünkü alırken bilirlerdi ki onurları değil, hakları teslim alınıyor. Şimdi yardım alanın yüzü kameralara çevriliyor, bir teşekkür videosuyla. Peki ya onur? Peki ya insanlık?

Ben artık yetişkin bir adamım. Ama ruhumda hâlâ o harman yerinin tozları var. Hâlâ o çuvalların başında duran, hakkı bekleyen insanların gölgesi dolaşıyor yüreğimde. Onları unutmadım. Çünkü unutursam, ben de onlar gibi olurum. Ve ben biliyorum ki, bu çağın insanı unutkan olduğu kadar utanmaz da oldu.

Babamın gözyaşı dökmeden söylediği cümleler, şimdi gözyaşı dökmeden hatırlanmıyor. Çünkü o sessiz cümlelerin içi adaletle doluydu. Şimdi çok konuşuyoruz ama içimiz boş. Şimdi hak için değil, laf için konuşuyoruz. Kalpler vitrinde değil, kilit altında saklı.

Evet, zaman değişti. Ama biz kendimizi çok kaybettik. Ve ben, her geçen gün o kaybı daha çok hissediyorum. Artık geceleri bile uyuyamıyorum. Sanki o harman yeri hâlâ içimde kuruluyor. Birileri hâlâ çuvalları getiriyor, birileri hâlâ “şu filanca garibanın” diyor. Ama sonra gözümü açıyorum, ne meydan var, ne o insanlar…

Yalnızca içimde bir yangın var. Yalnızca kalbimde bir delik var. Ve her gün o delikten biraz daha kan sızıyor. Her sabah yeni bir yara açılıyor içimde. Çünkü çocukluğumun sadakatiyle bu çağın sahtekârlığı aynı kalpte barınamıyor.

Ve ben ne yapsam, bu kanı durduramıyorum. O yüzden yazıyorum. Bu satırlar bir yakarış değil, bir hatırlatmadır. Belki birileri okur da, yeniden kurar o harman yerini. Belki birileri okur da, utanır bir garibin hakkını göstermelik yaparken. Belki birileri okur da, "biz ne ara böyle olduk" der.

Ben bir köy çocuğuyum. Harman yerinde büyüdüm. Ve o meydan bana hak, edep ve sadakat öğretti. Şimdi o değerler kanıyor içimde. Ama hâlâ umudum var. Çünkü ben gördüm, yaşadım, inandım. O meydanda büyüyen yürekler kolay kolay tükenmez.

Erol Kekeç/02.04.2025/Hatay-İST arası

Sustuğunuz Yerde Cehennem Konuşur



Karanlıktan Işığa Doğru

Tarihin en karanlık sayfalarını kana bulayanlar; elinde kılıç, dilinde dua ile gezen iki sınıftır: biri zalim, diğeri din bezirganı. Birinin eli kanlıdır, diğerinin ise fetvası kan taşır. Biri halkı süründürür, diğeri o süründürülüşü kutsar. Ve birlikte, bu kirli ittifakı göğe meşru bir sancak gibi çekerler. Zulümle yoğrulmuş her iktidar, ardında bir minber ve minberde bir kukla bulur. O kukla, diller döker; zikirden çok emir taşır. Dua etmez, telkin eder. Ve her sözünde hak değil, güç vardır. Her ayet yorumunda rahmet değil, saray fermanı gizlidir.

Bugün içinde bulunduğumuz çağ da istisna değildir. Zalimler çağındayız. Fakat onların gölgesinde parlayan parazitler de vardır: din bezirgânları. Din adına konuşan, ama dinin özünü değil; efendisinin menfaatini dile getiren, secde eden ama tağuta yönelen, minberde duran ama Allah adına değil, muktedir adına nutuk atan bir güruh...

Bu yazı; hem bu zalimlerle, hem de onların görünmez destekçileri olan bezirgan dindarlarla hesaplaşmak için kaleme alınmıştır. Hak ile batılın savaşında tarafsızlık yoktur. Ya Hakk’ın tarafındasındır ya batılın çarkında dönersin. Bu yüzden, doğrularla yanlışların, ışıkla karanlığın ayrıldığı bu keskin sınırı, Kur'an ışığında yeniden çizmek zorundayız.

Zalim Kimdir, Dindar Görünümlü Zalim Kimdir?

Zulüm, sadece birini dövmek, öldürmek ya da susturmak değildir. Zulüm, hakikati gizlemek, adaleti eğip bükmek, halkı kandırmak, dini kullanarak bir nesli uyutmak da olabilir. Ve işte burada sahneye iki aktör çıkar: biri görünür, diğeri görünmez.

Görünür olan, saraylarda oturandır. Mazlumun sesini susturur. Adaleti kendi zenginliğine dönüştürür. Mazlumdan vergi alır, zengine teşvik dağıtır. Halkı açlığa mahkûm eder, kendisi israfla övünür.

Görünmez olan ise minberde oturur. Sarayın zulmünü meşrulaştırır. Halkı sabra çağırır ama efendisini savunur. Cihat ayetlerini unutur, uysallığı nasihat eder. Faizi haram sayar ama bankaların danışma kurullarında fetva yazar. İşte bu ikili yapı, modern tağut düzeninin bel kemiğidir.

Kur’an’da Zalimlere ve Din Bezirganlarına Karşı Açık Uyarılar

Kur’an, zalimlere karşı sadece bir ahiret uyarısı yapmaz. Aynı zamanda bu dünyanın düzenini bozan, insanları sömüren, dini ticarete çeviren her tür yapıya karşı açık bir mücadele çağrısı yapar:

“Zulmedenler, yaptıklarıyla yıkıma uğradılar.” (Nahl Suresi/ 112)

“Allah, zalimleri sevmez.” (Al-i İmran/57)

“Ayetlerimizi az bir bedele satanların karınlarına ateşten başka bir şey doldurduklarını mı sanıyorlar ?”(Bakara/174)

Bu ayetler, sadece siyasal zalimleri değil, ayetleri pazarlık nesnesi yapan din tüccarlarını da kapsamaktadır. Bugün Kur'an'ın ayetleri, çoğu vaazda ya çarpıtılarak ya da eksiltilerek okunmaktadır. Çünkü tam haliyle okunsaydı; halk uyanır, zalim titrer, saraylar yıkılırdı.

Hak-Batıl Savaşı Sessizlikle Taraf Tutulmaz!

Hak ile batıl arasındaki mücadele tarih boyunca sürmüştür. Hz. Musa'nın karşısında Firavun vardı, Hz. İbrahim'in karşısında Nemrut. Ve her birinin yanında bir resmî din adamı sınıfı vardı. Bu sınıfın görevi sadece şu idi: "Firavun haklıdır!" demek. Aynı çizgi bugün de devam etmektedir.

Zulme karşı sessiz kalmak, zulme ortak olmaktır. Peygamber Efendimiz şöyle buyurur:

“Zalim birini görüp de onun zulmünü engellemezseniz, Allah’ın azabı sizi de kuşatır.”
(Ebu Davud, Melahim, 17)

Bu hadis, sadece yöneticilere değil, minberlerdeki din adamlarına da söylenmiştir. Zira bugün zalime ses çıkarmayan; hatta onu savunan, öven ve dualarında "başkanımızı muhafaza eyle ya Rab" diye yalvaran nice kişi vardır. Bu kimseler, Allah adına değil; tağutlar adına konuşmaktadır.

Bugünün Zalimleri ve Dindar Kuklaları

Bugünün zalimleri halkı sefalete, ahlaksızlığa, rüşvete, yolsuzluğa, savaşa ve adaletsizliğe sürüklemişlerdir. Ama daha kötüsü, bu düzeni kutsayan, dine dayandıran bir sistem kurmuşlardır.

Bir din adamı düşünün: Sarayın maaşlı memuru. Her cuma hutbesinde "itaat"ten, "birlikten" bahseder ama bir gün olsun "adalet", "zulüm", "sömürü" kelimelerini zikretmez. Filistin'de bebekler katledilir, o dua eder: “Ülkemizi koru, düşmanlarımızı uzak tut.” Kim bu düşmanlar? Hiç adı geçmez. Çünkü zalimin adı hutbede asla anılmaz.

Kur’an diyor ki:

“Zalimlere meyletmeyin, yoksa size ateş dokunur.”(Hud/113)

Ama bizim hutbelerimizde zalimlere methiyeler dizilir. Ve o hutbeleri yazanlar, Allah’tan değil, Diyanet'ten korkar hale gelmişlerdir.

Geleceğe Dair-Hesap Günü ve İlahi Mahkeme

Her zorba, her bezirgan, sonunda aynı yere varacak: İlahi hesap günü. O gün, ne makam geçerli, ne maaş bordrosu. Ne lüks saraylar, ne görkemli camiler. Tek geçerli belge, vicdan ve ameldir.

Kur'an, bu hesap gününü şöyle anlatır:

“O gün herkesin dili mühürlenecek, elleri konuşacak, ayakları şahitlik edecek.”(Yasin/ 65)

Minberde konuşan diller susacak. Eller, “bu fetvaları kimler için yazdın?” diyecek. Ayaklar, “hangi kapılara gittin, hangi sofralarda oturdun?” diye fısıldayacak.

Ve Allah soracak:

“Kimin adına konuştun? Benim mi, padişahın mı?”

Bu soruya cevap veremeyenler, yüzleri kara, dilleri kilitli, vicdanları boş olarak cehennemin yoluna sürüklenecek.

Kurtuluş- Direniş, Bilinç ve Hakk’a Yöneliş

Toplumlar bu oyunu bozabilir. Hak ile batıl arasındaki farkı görürse, tağutun yüzündeki maskeyi yırtar. Minberdeki yalancıyı tanırsa, gerçek alimlerin sesine kulak verir. O zaman ne saray kalır, ne zulüm düzeni. Çünkü her zalimin sonunu getiren halktır, uyanan halk!

Kur’an’ın bu konuda bize sunduğu çözüm nettir:

“Allah, bir topluluk kendi içindekini değiştirmedikçe, onların durumunu değiştirmez.”(Rad/11)

Ey Halk, Uyan!

Ey halk! Minberlerde dökülen süslü cümlelere değil, onların nereden beslendiğine bak. Bir fetva kime hizmet ediyor? Bir dua kimin iktidarını güçlendiriyor? Bunları sormadıkça, zulüm sürer.

Ey dindar kardeşim! Gerçek alimleri ara. Korkmadan, satılmadan, sadece Allah’ın rızasını gözetenleri bul. Onların az olduğunu bil ama asıl kurtuluşun onların sözlerinde olduğunu unutma.

Ey gençlik! Bil ki her çağda hak ve batıl savaşı sürecek. Safını seç! Tağutlara secde edenlerle değil, Allah’a secde edenlerle ol.

Ey zalim ve bezirgan! Yaptıkların kayıt altında. Her gülüşün, her susuşun, her satırlık hutben, her dalkavukça duan… Hepsi yazılı. İlahi mahkemede tek bir savunman olmayacak.

Ve ey hakikat yolcuları! Bilin ki, karanlık bir gün bitecek. Güneş doğacak. Zalimler devrilecek. Bezirganlar susacak. Ve hak, tüm ihtişamıyla yükselecek!

Bahadır Hataylı/07.05.2025/Namazgah/İST

Vahyin Önünde Çöküş- Hakikati Yazıp Satanlara Karşı Tüm Zamanlara Ültimatom

İnsanlık tarihinin en ağır suçlarından biri, hakikati bilerek tahrif etmek, onu çıkar uğruna eğip bükmek ve sonra da bu çarpıtılmış sözleri ...