14 Nisan 2025 Pazartesi

Feryatname-Gazze için Bir Ferman Bir Haykırış


"Dağlara buğday serpin, Müslüman bir ülkede kuşlar aç kaldı demesinler."

Bu sözü söyleyen bir halife idi. Sırtında un çuvalı, elinde kandil, geceleri tek tek gezen bir adamdı. O, insanların açlığını kendi sorumluluğu sayan bir önderdi: Hz. Ömer.

Ve şimdi, yirmi birinci yüzyıldayız. Gözlerimizin önünde, ekranlara sığmayan acılarla Gazze yanıyor. Gözyaşıyla yoğrulan topraklarda, çocuklar aç… Babalar çaresiz… Anneler yıkık, sessizlik ise en gür haykırış. Her kurşun bir duaya saplanıyor, her bomba bir çocuğun hayalini paramparça ediyor. Ve bizler, dünya denen bu gaflet sarayının balkonlarında sadece seyrediyoruz.

Peki kimiz biz?

Dillerinden dua düşmeyen, ama duaları kendi nefsini dahi arındıramayan koca bir kalabalık mıyız? Ayetleri okurken gözyaşı döken ama onların hakkını yaşamayan, "ümmet" kavramını sadece bir kelimeye indirgeyen bir topluluk muyuz?

Eğer biz buysak, bu ümmet değil, bu bir gaflet yığınıdır.

Gazze'de bir çocuk ağladığında, Mekke sessiz kalmamalıydı. Medine titremeliydi. İstanbul sabah ezanında haykırmalı, Kahire, Şam, Bağdat, Tahran, Rabat… Tüm İslam beldeleri ayaklanmalıydı. Ama olmadı. Birleşmiş Milletler sustu, İslam İşbirliği Teşkilatı dağıldı, liderler konfor koltuklarında uyudu. Gazze'nin üzerine yağan bombaların gürültüsünü bastıran tek şey, ümmetin korkak sessizliğiydi.

Oysa ümmet, susmamalıydı.

Ne zaman bir mazlumun kanı akıyorsa, bir Müslüman’ın yüreği delik deşik olmalıydı. Çünkü Peygamber (s.a.v) ne diyordu?

"Müslümanlar bir vücut gibidir. Vücudun bir yeri ağrırsa, diğer uzuvlar da bundan etkilenir."

Ama şimdi Müslümanlar ne yapıyor?

Bazısı kahve köşelerinde siyasi tahliller yapıyor. Bazısı sosyal medya story'sinde 'Gazze' yazıp geçiyor. Bazısı da yalnızca dua ediyor. Dualar elbette ki kıymetlidir. Lakin, eğer dua sizi harekete geçirmiyorsa, o dua yetersizdir. Eğer bir dua sizin gözyaşınızı Gazze’nin gözyaşıyla birleştirmiyor, sizi yerinizden kaldırmıyor, sizi yardıma koşturmuyorsa, o dua sadece kendinizi avutmak içindir.

Ey ümmet!

Duygularını sahte dizilerde tüketmiş, gözyaşını popüler kültüre akıtmış, ekranlara değil kalbine bakan vicdanlı bir toplum olmak zorundasın! Gazze, seni vicdanının aynasında seyrediyor. Onların açlığı senin tokluğuna, onların ölümü senin lüks hayatına, onların sessizliği senin korkak suskunluğuna feryat ediyor.

Sen hâlâ dünyanın sana verdiği yalancı nimetlerin peşinde, konfor alanlarında ömrünü tüketirken;

bir baba, çocuğuna su bulamıyor

bir anne, evladının cesedini elleriyle kazdığı toprağa gömüyor

bir kardeş, başka bir kardeşi enkaz altında bırakmamak için yüreğini parçalıyor

ve sen sadece seyrediyorsun!

Unutma!

Seyreden zalimdir! Sessiz kalan ortaktır! Dua edip harekete geçmeyen, sadece kendi vicdanını uyutan bir hayaldir!

Artık konuşma vakti geçti. Eylem zamanı geldi.

Bu, bir bağırış değildir. Bu, Allah'ın kullarına fısıltısıdır belki.

“Ey kullarım! Yeryüzünde zulme uğrayanların hakkını size emanet ettim. Onlar için susarsanız, onların hesabını sizden sorarım.”

Zulme rıza, zulümdür.

Zulme sessizlik, zillettir.

Zulme alışmak, ruhun ölümüdür.

Eğer Gazze’de çocuklar açken hâlâ şatafatlı sofralar kuruyorsan, bu dünyada değil, ahirette onlarla yüzleşeceksin.

Eğer Gazze’deki babalar çaresizken sen hâlâ rahat koltuğunda uyuyorsan, ilahi adalet seni de uyandıracak, ama uykun bir kâbusa dönüşecek.

Çünkü Allah günleri insanlar arasında döndürür. Bugün mazlumun olan yarın zalimin olabilir. Bugün seyredenin, yarın seyredileni olabilir.

Ve unutma:

Cehennem, sadece zulmedenler için değil, zulme susanlar içindir!

Ey yeryüzünde İslam'ı sadece dilde taşıyan, ama onun adaletini yüreğinde yaşatmayan kalabalıklar!

Ey duaları kendisine fayda etmeyen, vicdanı kapanmış kalabalıklar!

Ey ekranlarda Gazze için gözyaşı döküp hayatında en küçük fedakârlığı bile yapmaktan aciz olan topluluklar!

Uyanın artık!

Mazlumlar kıyam ettiğinde, gök kapıları açılır.

Mazlumlar dua ettiğinde, Arş titrer.

Mazlumlar "Yeter!" dediğinde, zalimlerin saltanatı çöker.

Siz de çökeceksiniz!

Siz de o saltanatlar gibi yıkılacaksınız!

Çünkü bir çocuğun ahı, bin yıllık saltanatı yıkar.

Çünkü bir yetimin duası, orduları perişan eder.

Son Sözüm şudur size, 

Ey kardeşim!

Eğer bu fermanı yüreğinde bir çığlık gibi hissediyorsan, artık susma.

Bir çocuk için, bir anne için, bir baba için, bir ümmet için ayağa kalk!

Elinden ne geliyorsa yap. Yardım et, paylaş, yaz, anlat, dua et ve harekete geç!

Unutma, bir gün Gazze kurtulacak.

Ama Allah, Gazze’nin değil, seni sorguya çekecek:

“Gazze için ne yaptın?”

Ve işte o gün, sadece söz söyleyenler değil, sözünü eyleme dökenler kurtulacak.

Erol Kekeç/11.04.2025/Sancaktepe/İST

Yetimin Kanıyla Abdest Alanlar

 


Sizi sövenler ile ümmetin yetimlerini öldürenler aynı kişilerse vay halimize ki ne vay...

Bu söz; sadece bir hayıflanma değil, bir çığlık, bir sarsıntı, bir uyan çağrısıdır. Çünkü eğer hakareti sıradanlaştıran, onuru çiğneyen, inancı küçümseyen, değerleri ayaklar altına alanlarla; çocukların üstüne bomba yağdıran, anneleri evlatsız bırakan, toprakları kana bulayan katiller aynı kişilerse, ya da aynı yapının parçalarıysa, ama biz hâlâ bu gerçekliği göremiyor, hissedemiyor, harekete geçemiyorsak, işte o zaman zilletin batağında çırpınırken kendimizi özgür zannediyoruz demektir.

Gazze yanarken susan, Yemen’de açlıktan iskelete dönen çocukları görmezden gelen, Doğu Türkistan’da zihinleri obez bilgiyle tıkanmış kitleleri sindiren, Afrika’da sessiz sedasız yok edilen halklara gözünü kapatan, Latin Amerika’da emeği sömürülen, umutları çalınan gençleri umursamayanların; aynı zamanda İslam’ı, adaleti, merhameti, ümmeti dillerine pelesenk edip, hamasetle gönül avlayanlar olduğunu görmek zorundayız artık. Çünkü bu sahte merhamet, maskelenmiş bir inkardır. Ve en tehlikeli inkar, doğruluk kisvesi altında yapılan yalandır.

Kelimelerle methiyeler düzüp, sosyal medyada birkaç duygusal cümleyle gündem yapanlar; sahada, yaşamda, siyasette, ekonomide, kültürde, eğitimde, ahlakta neyi değiştirdiler? Dünyanın dört bir yanındaki mazlumların feryadı göklere yükselirken, onların hâmisi olduklarını iddia edenler sadece söylem üretip eylemi erteledikçe, zalimin zulmüne dolaylı ortak olmuyorlar mı? Onlar ki, timsah gözyaşlarını halkın vicdanına pazarlayan sahte kahramanlardır.

İşte tam da bu noktada bir meydan okumaya ihtiyaç var.

Çünkü susmak taraf olmaktır. Tarafsızlık, zalimin yanında yer almaktır. "Ben karışmam," demek, "öldürenin yanında dururum," demektir. Hele ki gücün, imkanın, bilginin, pozisyonun, yetkin varsa ve hâlâ sessizsen, bu artık pasif bir günah değil; aktif bir ihanettir. Ve ihanetin en korkuncu; dost görünüp düşmana hizmet etmektir.

Müslüman olduğunu söyleyen, yeryüzünde adalet tesis etmekle yükümlü olduğunu iddia eden bir kimse; dünyanın neresinde bir çocuğun gözyaşı varsa, neresinde bir annenin feryadı varsa, neresinde bir genç zincire vurulmuşsa orada olmaya mecburdur. Bu bir lütuf değil, bir görevdir. Çünkü ümmet, coğrafya değildir. Ümmet, sınır değildir. Ümmet, hissiyat birliğidir. Acıda ortak olmaktır. Eylemde omuz omuza durmaktır. Ve o hissiyat; pasif acımayı değil, aktif yardımı doğurmalıdır.

Peki neden hâlâ harekete geçmiyoruz?

Çünkü çoğu kişi konforuna düşkün. Vicdanı sızlamayanların değil, sızladığı hâlde harekete geçmeyenlerin çağı bu. Koltuklarından tweet atan, mazlumlar adına gözyaşı emojisi döken, fakat adım atmayanların çağı. Çünkü gerçek mücadele bedel ister. Ve kimse bedel ödemek istemiyor artık. Rahat koltuklardan devrim çıkmaz; devrim, dikenli yolların sonunda yükselir.

Kimi zaman diplomatik gerekçeler, kimi zaman siyasi hesaplar, kimi zaman ticari çıkarlar insanlığın önüne geçiyor. Bir çocuğun ölümü, bir annenin çığlığı, bir gencin esareti; dış politikaya kurban ediliyor. Ve bu kurban ediliş, makyajlanarak bize sunuluyor. Bir insanlık dramı PR’a dönüştürülüyor. Acı bir vitrindir artık. Empati bile gösteriştir. Merhamet, kameralar açıkken yapılan bir senaryo haline gelmiştir.

Daha da kötüsü şudur: Mazlumun dostu olduğunu iddia edenler, sadece yardım etmemekle kalmıyor, bir yandan da onların acısını kendi çıkarları için kullanıyor. Onların üzerinden kahramanlık üretip, onların kanı üzerinden kendi politik ajandalarını yürütüyor. Bu ne büyük bir çelişki, ne büyük bir ahlaki çöküştür!

Bir yanda Gazze’de bombalanan yetimhaneler, bir yanda Yemen’de gıdasızlıktan ölen bebekler, bir yanda Doğu Türkistan’da asimile edilen hafızlar, diğer yanda onların "hamisiymiş" gibi davranıp hiçbir adım atmayan güçler, liderler, kurumlar, cemaatler, STK’lar… Düşün ki; bir çocuk öldüğünde sadece gözyaşı döken bir topluluk var ama ona su götüren, ekmek taşıyan, bombalara karşı kalkan olan kimse yok. İşte bu suskunluk, işte bu eylemsizlik bir suç ortaklığıdır. Ve suskunluk bir çöküştür; ahlaki, insani, vicdani bir çöküş.

Bu yazı bir çağrıdır:

Eğer gerçekten mazlumun dostuysan, önce hakkı haykır. Sonra ayağa kalk. Sonra yürü. Bir adım. Gerisi gelir. Ama unutma; yerinde sayanlar hiçbir zaman tarihi değiştirememiştir. Değişim; yürüyenlerin, direnenlerin, fedakârlık edenlerin yazdığı bir destandır.

Zulmün karşısında susan, mazlumun çığlığını duymayan, zalimi alkışlayan, hamaseti eyleme tercih eden, liderliği ego tatmini sanan herkes; tarihin kara sayfasında yerini alacaktır. Söz değil, adım atan kazanır. Ses değil, direnen kazanır. Göstermelik merhamet değil, gerçek dayanışma inşa eder geleceği.

Unutma, bir gün sen de mazlum olabilirsin. O zaman seni kurtaracak olan, bugün yaptıkların ya da yapmadıklarındır. Ve en büyük pişmanlık, sessiz kalmanın yükünü taşıyamamaktır.

Mazlumların duası, zalimin laneti gibidir. Birine çarpar, diğerini yüceltir. O yüzden ya dua al, ya beddua kaçır. Ya yükünü hafiflet, ya da vicdanını mezara gömmeye hazırlan.

Ve asla unutma:

"Sizi sövenler ile ümmetin yetimlerini öldürenler aynı kişilerse vay halimize ki ne vay..."

Bu söz bir kehanet değil, bugünün kanayan gerçeğidir. Bu söz bir isyan değil, bir hesaplaşmadır. Bu söz bir cümle değil, bir haykırıştır.

Şimdi ya bu gerçeğe sırtını dönersin, ya da onunla yüzleşip bir devrim başlatırsın. Tercih senin. Ama bedeli hepimizin.

Erol Kekeç/09.04.2025/Sancaktepe/İST

Vahyin Önünde Çöküş- Hakikati Yazıp Satanlara Karşı Tüm Zamanlara Ültimatom

İnsanlık tarihinin en ağır suçlarından biri, hakikati bilerek tahrif etmek, onu çıkar uğruna eğip bükmek ve sonra da bu çarpıtılmış sözleri ...