7 Nisan 2025 Pazartesi

Çığlık Kötü Yüreklere Aittir

1.Bir Çığlıkla Başlayan Sessizlik

Bazı sesler kulaklarımızda değil, ruhumuzda yankılanır. Kimileri sessizdir, ama içimizde fırtınalar koparır; kimileri ise gürültülüdür ama bomboştur, yalnızca korkunun yankısıdır. Kötülük, çoğu zaman kendisini örtbas etmek için bağırır. Masumiyet susar. Hakikat sessizdir; çünkü hakikatin gösterişe ihtiyacı yoktur.

Toplumlar da insanlar gibidir. Kimi zaman bir çığlığın ardına sığınır, kimi zaman sessizliğin yükünü taşır. Fakat ne zaman ki çığlık, gerçeklerin yerine geçer; işte o zaman hakikat toprağa gömülür, adalet rafa kalkar, iyiler itibarsızlaştırılır.

Bugün, içinde yaşadığımız dünyada, haklı olanlar susturuluyor, haksızlar bağırıyor. Herkesin sesi var, ama çok azının sözü kıymetli. Ve işte tam da bu yüzden, bir çığlığın anatomisini çıkarmak gerekiyor: Kimin çığlığı gerçekten acıya, kimininki korkuya, kimininki ise kötülüğe dayanıyor?

2. Çığlık-Korkunun Maskesi

Korku, insanın doğal refleksidir. Ama bazı korkular, dürüstlüğü değil, kötülüğü kamufle eder. Tıpkı çakalların geceyi yırtan ulumaları gibi. Yılanlar ve kaplanlar çığlık atmaz. Onlar doğalarının gereğini yaşar, kendi ritimlerinde var olurlar. Ama çığlık atan akbabalar, kartallar, yüksekten bakar ama içlerinde tedirginlik vardır. Çünkü bilirler ki, en ufak bir rüzgârda bile kanatları onları taşıyamayabilir.

Bugünün sosyal ortamında da benzer bir tablo var: Sosyal medya mecraları, siyasi kürsüler, ekranlar ve sokaklar çığlık çığlığa. Herkes konuşuyor ama az kişi dinliyor. İnsanlar, içlerindeki kötülüğü bastırmak için daha çok bağırıyorlar. Zannediyorlar ki, sesi yükselenin sözü de doğrudur.

Oysa Cenap Şahabettin yıllar önce uyarıyordu: “Sinsi sinsi oturup bekleyenlerin çıkardığı ses, yürüyenlerin çıkardığı ayak seslerinden daha fazla duyulur.” Ne yazık ki, artık her şey algı üzerine kurulu. Algılarla hakikatlerin yer değiştirdiği bir çağda, sessiz kalanlar susturulmuş sayılıyor; oysa belki de en büyük direniş, sesin değil sözün değerine sadık kalmaktır.

3. Coğrafyanın İklimi, İnsan Ruhunun Havası

Her insan, yaşadığı yerin iklimini bir şekilde taşır içinde. Çorak topraklarda büyüyenler susuzluğa alışır; fırtınalı ovalarda doğanlar gürültüye. Ama bazı yerler vardır ki, iklimi kadar insanı da değişkendir. Bugün yaşadığımız coğrafya da böyle bir yer. Sıcağı kavurucu, soğuğu dondurucu; bir bakarsın kardeş kardeşe düşman olmuş, bir bakarsın düşman zannedilenler kol kola.

Bu iklim, karakteri de yoğurur. Hoşgörüyle büyüyen bir insan, yüreğini paylaşmaya daha meyillidir. Ama korkuyla yoğrulan bir toplum, kötülüğü sıradanlaştırır. Ve korkudan beslenen kötülük, kendisini en çok hakikati bastırırken belli eder.

Kötülükten doğan çığlıklar, yalnızca bir can havli değil; aynı zamanda bir karartmadır. Hakikatin üstünü örtme çabasıdır. Kendi karanlığını başkasının aydınlığına perde yapma girişimidir.

4. Günümüz Türkiye’si-Çığlıkların Gölgelerinde Büyüyen Sessizlik

Bugünün Türkiye’sinde çığlıklar çok; ama içi boş. Herkesin bir gündemi var ama ortak derdimiz yok. İnsanlar birbirini dinlemiyor, anlamıyor, sorgulamıyor. Çünkü anlamak için empati, sorgulamak için cesaret, dinlemek için alçakgönüllülük gerekir. Bunların hepsi susturuldu.

Kendi çıkarını hakikatin önüne koyanlar, yalnızca seslerini değil, kendi yalanlarını da büyütüyorlar. Ve bu çarpıklığın en çarpıcı örneği: Dindarlığın, siyasetin hizmetine verilmesi. Din; bireyin içsel yolculuğu, anlam arayışı ve ahlaki bütünlüğü temsil ederken, bugün propaganda, oy toplama aracı, ya da siyasi kalkan haline getirildi.

Camide dua eden birinin aynı gün yolsuzluk yapması normalleşti. Sakal bırakmak, başörtüsü takmak ya da seccadeyle görünmek; samimiyetin değil, imajın göstergesi oldu. Ve bu yüzden gerçek dindarlar, sessizleşti. Tıpkı bülbüllerin kargalar arasında sesini kaybetmesi gibi...

5. Kötü Yürekler ve Sanal Düşmanlar

Kötü yürek, yalnızca başkasına zarar vermez; aynı zamanda kendini de çürütür. Kötülüğünü dışa yansıtmak istemeyenler, sürekli düşman icat eder. Suçlayacak birilerini arar. Çünkü kendiyle yüzleşecek cesareti yoktur.

Bu yüzden "O bana düşman", "Beni kıskanıyor", "Yerime göz dikiyor" paranoyası, kötü yüreğin en belirgin işaretidir. Bu insanlar, birilerini şeytanlaştırarak kendilerini temize çıkarma yoluna gider. Gerçek düşmanlarından değil, kendi yarattıkları hayalî düşmanlardan kaçarlar.

Sanal düşmanlar, reel hayatlarda masum insanları hedef haline getirir. Sosyal medyada linçlenen bir öğretmen, iftiraya uğrayan bir gazeteci, politik nedenlerle gözaltına alınan bir insan hakları savunucusu... Hepsi, kötü yüreklerin ürkek çığlıklarının kurbanları.

6. Sessizlikteki Asalet- Gölgenin Güneşi Beklemesi

Gerçek dostluk, güneş varken ortaya çıkan bir gölge gibidir. Her zaman seninle değildir, ama ortaya çıktığında samimidir. Bugün ise insanlar, gölgelerin samimiyetine değil, spot ışıklarının aldatıcılığına kapılmış durumda.

Çoğu kimse sadece görünmek için yaşar oldu. Gerçek olmak, cesaret istiyor çünkü. Samimi olmak, riski göze almak demek. Sessiz kalmak, yanlış anlaşılmak demek. Ama unutulmamalı: Bazen susmak, en güçlü çığlıktır. Çünkü sessizlik, içi dolu olanların dilidir.

7. Yeni Bir Duruş- Bülbüllerin Yeniden Şarkı Söylemesi

Bir toplumu yeniden ayağa kaldıracak şey, sadece sistem reformları ya da ekonomik kalkınma değildir. Asıl ihtiyaç, ahlaki yeniden doğuştur. Bu da bülbüllerin sesini geri vermekle mümkündür. Doğruların yeniden konuşmasıyla.

Bugün, Türkiye’nin en büyük ihtiyacı; susanların konuşması, bağıranların ise kendi sesleriyle yüzleşmesidir. Çünkü çığlıklar çözüm değildir, sadece dikkat dağıtma aracıdır. Gerçek bir dönüşüm, ancak samimiyetle başlar.

8.Yol Gösteren Bir Sessizlik

Çığlık, kötü yüreklilerin örtüsüdür. Hakikati bastırmak, suçu başkasına yüklemek ve kendi vicdanındaki karanlığı dışarıda aramak için atılan bir çığlık.

Ama unutulmamalı: Sessizlik, bazen bir sabrın, bazen bir inancın, bazen de bir umudun sesidir. Ve hakikat, bir gün mutlaka kendine yol bulur. Tıpkı bülbülün karga sesleri arasında yankılanması gibi.

O yüzden:
Bağıranlardan değil, fısıldayanlardan dinleyin hakikati.
Süslenenlerden değil, sade olanlardan öğrenin erdemi.
Ve en önemlisi, çığlık atanlardan değil, susanlardan alın dersi.

“Çünkü çığlık, kötü yüreklere aittir. Hakikat ise sabırla yürür, sessizce ama kararlılıkla…”

Erol Kekeç
Kadıköy / İstanbul/Nisan- 2025 

15 Mart 2025 Cumartesi

Kur’an’ın Tek Kaynak Olduğunun Delilleri ve Dini Tamamlama İddiasının Çıkmazı

İslam inancı, tevhid esasına dayanır ve tevhidin en temel gerekliliği, yalnızca Allah’a teslim olmak ve O’nun belirlediği yolu izlemektir. Kur’an-ı Kerim, İslam’ın ana kaynağı olarak Allah’ın insanlığa gönderdiği son ilahi kitaptır. Ancak tarihin çeşitli dönemlerinde, bazı kişiler ve gruplar, Kur’an’ın tek başına yeterli olmadığını iddia ederek dinin kaynağına başka eklemeler yapma yoluna gitmişlerdir. Bu tutum, Allah’ın dinini eksik görmek ve O’nu eksikliklerden münezzeh kabul etmemek anlamına gelir. Kur’an’ı tek kaynak olarak görmemek, ilahi mesajı çarpıtma tehlikesini de beraberinde getirir.

Bu yazıda, Kur’an’ın eksiksiz ve yeterli bir rehber olduğunu, ona ilave kaynaklar eklemenin hem teolojik hem de mantıksal açıdan yanlış olduğunu ele alacak, ayrıca Allah’ın dini tamamladığını ve bu tamlığa müdahale etmenin ne gibi tehlikeler doğurduğunu detaylı bir şekilde açıklayacağız.

Allah’ın Hükmünde Eksiklik Olmaz

Allah, her şeyi kuşatan, bilen ve hikmet sahibi olandır. O’nun koyduğu hükümler eksiksizdir ve insanın ihtiyacı olan her şeyi kapsar. Kur’an’da bu konuda birçok ayet bulunmaktadır:

“Bugün dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslam’ı seçtim.” (Maide 5/3)

Bu ayet, İslam’ın tamamlanmış bir din olduğunu ve başka eklemelere ihtiyaç duymadığını açıkça ifade etmektedir. Eğer bir kişi, Kur’an’ın yanında başka kaynakları da dinin temel kaynağı olarak kabul ederse, Allah’ın verdiği hükmün eksik olduğu sonucuna varmış olur ki bu, Allah’a iftira atmaktır.

Allah’ın Kitabı Açık ve Yeterlidir

Bazı insanlar, “Kur’an anlaşılmazdır, detay içermez, bu yüzden başka kaynaklara başvurmalıyız” gibi iddialar öne sürerler. Ancak Kur’an, apaçık bir kitaptır ve Allah tarafından insanlara kolaylaştırılmıştır:

“Andolsun, öğüt alsınlar diye Kur’an’ı kolaylaştırdık. Düşünen yok mu?” (Kamer 54/17)

“Biz Kitap’ta hiçbir şeyi eksik bırakmadık.” (Enam 6/38)

Kur’an’ı yeterli görmemek, Allah’ın beyanını yetersiz görmek anlamına gelir ve bu, kişinin imanını sorgulaması gereken bir durumdur. Zira Allah’ın kelamı eksiksizdir ve din konusunda yeterli rehberlik sağlamaktadır.

Kur’an’a Eklemeler Yapmanın Sonuçları

Kur’an’ın yanında başka kaynakları da dinde bağlayıcı görmek, kişinin hem tevhid inancına zarar verir hem de şirke düşmesine neden olur. Bu noktada, dini tamamlamak adına Kur’an’a dışsal kaynaklar ekleyenlerin akıbetini düşünmek gerekir. Bu tutumun tehlikeleri şu şekilde sıralanabilir:

  1. Allah’ın Hükmüne Ortak Koşmak Allah, dinin tek hüküm koyucusudur. Eğer bir kişi, Allah’ın belirlediği hükümlerin yanında başka kaynakları da dini bir otorite olarak kabul ederse, Allah’ın ilahlığına ortak koşmuş olur:

    “Hüküm yalnızca Allah’ındır. O, yalnızca kendisine kulluk etmenizi emretmiştir. İşte dosdoğru din budur.” (Yusuf 12/40)

  2. Kur’an’ın Üzerine Dini Hükümler Koymak Allah’ın bildirmediği şeyleri din adına koymak, ilahi iradeye karşı gelmek ve yeni bir din oluşturmaktır. Bu konuda Kur’an’da uyarılar mevcuttur:

    “Dillerinizin yalan yere nitelendirdiği şeylerden dolayı, ‘Bu helaldir, şu haramdır’ demeyin. Çünkü Allah’a karşı yalan uyduranlar iftira atmış olurlar.” (Nahl 16/116)

  3. İslam’ı Bir Kültür veya Gelenek Dinine Dönüştürmek Allah’ın gönderdiği dini, insanların kendi görüşleriyle değiştirmesi, İslam’ı bir gelenek veya kültür dinine dönüştürerek onun safiyetini bozar. Din, insanların arzularına göre şekillenemez.

    “Onlar, Allah’ın dışında bilginlerini ve din adamlarını rabler edindiler.” (Tevbe 9/31)

Herkes Kendi Durumunu Kur’an ile Ölçebilir

Kim kafirdir, kim müşriktir, bu soruların cevabını vermek bizim görevimiz değildir. Ancak herkes kendi imanını ve amelini Kur’an’a müracaat ederek sorgulayabilir. Kur’an, kişinin kendi durumunu anlaması için yeterli rehberliği sunmaktadır. Her birey, Allah’ın kitabındaki emir ve yasaklara bakarak, kendi inanç ve davranışlarını bu kıstaslara göre değerlendirmelidir.

Kur’an, Allah’ın insanlara gönderdiği son ve eksiksiz bir kitaptır. O’nun dışında dini kaynaklar oluşturmak, dini eksik görmek ve ilahi iradeye müdahale etmek anlamına gelir. Bu tutum, insanı şirke ve küfre sürükleyebilir. Allah’ın bildirdiği dinin tamamlandığını ve eksiksiz olduğunu kabul etmek, mümin olmanın temel şartlarından biridir.

Eğer bir kişi, din konusunda yönünü belirlemek istiyorsa, yapması gereken şey yalnızca Allah’ın kitabına başvurmaktır. Çünkü gerçek rehberlik yalnızca O’ndan gelir:

“Şüphesiz ki bu Kur’an, en doğru yola iletir.” (İsra 17/9)

Sonuç olarak, Allah’a teslim olan her birey, Kur’an’ı tek kaynak olarak kabul etmeli, ona ekleme yapmaktan veya eksiltmekten sakınmalı ve hayatını bu kitaba göre düzenlemelidir. Ancak bu şekilde hakiki bir iman ve teslimiyet içinde olunabilir.

Bahadır Hataylı/16.03.2025/Sancaktepe/İST

Vahyin Önünde Çöküş- Hakikati Yazıp Satanlara Karşı Tüm Zamanlara Ültimatom

İnsanlık tarihinin en ağır suçlarından biri, hakikati bilerek tahrif etmek, onu çıkar uğruna eğip bükmek ve sonra da bu çarpıtılmış sözleri ...