15 Şubat 2025 Cumartesi

Aldatıcı Görkem Çökmekte Olan Düzen

Münafikun Suresi'nin 4. ayeti, toplumsal ve yönetsel düzeyde münafıkça davranışların en belirgin özelliklerini gözler önüne serer. "Onları gördüğünde kalıpları hoşuna gider, konuşurlarsa sözlerine kulak verirsin; sanki onlar (dayanmak için) duvara yaslanmış kütükler gibidir. Her gürültüyü kendi aleyhlerine sanırlar. Asıl düşman onlardır, onlardan sakının. Allah onların canlarını alsın! Nasıl da (haktan) çevriliyorlar!"Münafikun :63/4)

Bu ayet, özellikle yönetimde bulunan ve toplumu yönlendirenlerin iç yüzünü gözler önüne serer. Onlar, dış görünüşleriyle etkileyici, konuşmalarıyla ikna edici görünürler; ancak içleri boştur, özü olmayan birer gölge gibi varlıklarını sürdürürler. Kendilerini her zaman haklı görür, eleştiriyi asla kabul etmez ve en küçük bir söz veya hareketi bile kendi aleyhlerine algılayarak saldırganlaşırlar. Onlar için önemli olan hakikat değil, güçlerini ve iktidarlarını korumaktır.

Münafıklığın Toplumsal ve Yönetsel Boyutu

Münafıklık yalnızca bireysel bir zayıflık değil, aynı zamanda toplumu çürüten bir hastalıktır. Bir yönetici, halkına adaletle hükmetmek yerine kendi menfaatlerini öne çıkarıyorsa, çevresini dalkavuklarla donatıp farklı görüşleri susturuyorsa, en ufak bir eleştiriyi bile ihanet olarak görüp muhalifleri hain ilan ediyorsa, bu ayette tarif edilen münafık karakterini sergiliyordur.

Münafık yöneticiler, halkın sessizliğini korkunun bir sonucu olarak görüp daha da cesaretlenirler. Oysa toplumun suskunluğu, kabulden değil, baskıdan kaynaklanır. Zira baskıcı yönetimler eleştiriyi susturur, halkın düşünmesini engeller, medyayı ve eğitimi propaganda aracı haline getirerek kitleleri yönlendirmeye çalışır. Böyle bir ortamda gerçeği dile getirmek cesaret ister, çünkü doğrular susturulurken yalanlar yüceltilir.

Her Gürültüyü Aleyhlerine Sananlar

Ayette geçen "Her gürültüyü kendi aleyhlerine sanırlar" ifadesi, münafık zihniyetin en belirgin özelliklerinden biridir. Yönetimdeki insanlar eğer dürüst değilse, sürekli bir suçluluk psikolojisi içindedirler. Çünkü bilirler ki, halkın gözünde samimiyetsizdirler ve bu yüzden en ufak bir tepkiyi bile tehdit olarak algılarlar. Eleştiriyi hainlik, muhalefeti düşmanlık, farklı bir görüşü bölücülük olarak gösterirler. Oysa sağlam bir yönetici, eleştiriyi dikkate alır, hatalarını düzeltir ve halkına güven verir.

Günümüzde birçok toplumda bu tür yönetim anlayışlarını görmek mümkündür. Sözde halkın yanında olduklarını söyleyen yöneticiler, aslında kendi çıkarları için çalışırlar. İnsanların haklarını savunmak yerine, onları susturmanın yollarını ararlar. Halkın iradesini hiçe sayarak, kendilerini devletin tek sahibi gibi görürler. Eleştirildiğinde öfkelenir, en ufak bir muhalif sesi bile tehdit olarak algılarlar.

Duvara Yaslanmış Kütükler-Gösterişli Ama İçeriksiz Yöneticiler

Münafıklığın bir diğer özelliği, boş bir gösterişten ibaret olmaktır. "Sanki onlar duvara yaslanmış kütükler gibidir" ifadesi, içeriksiz ama gösterişli kimseleri anlatır. Günümüzde bazı yöneticiler, halkın gözünde büyük ve güçlü görünmek için şaşaalı binalar, lüks araçlar, büyük projeler ortaya koyar. Ancak bunların çoğu, halkın refahını artırmaktan çok, güç gösterisi için yapılan boş yatırımlardır. Yönetimde liyakatsiz kadrolar, halkın sorunlarını çözmek yerine kişisel çıkarlarını ön planda tutar. Bunun sonucunda, adalet yerini kayırmacılığa, hizmet yerini şahsi menfaatlere bırakır. Böylece devletin temeli çürür, halk yöneticilerine güvenini kaybeder ve toplum, çöküşe doğru sürüklenir. Gösterişe dayalı yönetim anlayışı, sorunları çözmek yerine onları örtbas eder ve halkın gerçek ihtiyaçları göz ardı edilir. Asıl olan, yönetimde şeffaflık, hesap verebilirlik ve halkın menfaatlerini gözeten bir anlayışı benimsemektir.

Hakikat ve Adaletin Peşinde Olmak

Toplumların bu tür yönetimlerden kurtulabilmesi için, bireylerin bilinçlenmesi, hakikatin peşinde olması ve sorgulama yetisini kaybetmemesi gerekir. Münafıkça yönetilen bir toplumda hakikat susturulursa, zulüm ve adaletsizlik derinleşir, toplumun vicdanı körelir. Bu yüzden her bireyin doğruları araması, sorgulaması, adaletin ve hakkaniyetin yanında durması gerekir. Münafıkça yönetimlerin en büyük korkusu, bilinçlenen, düşünen ve sorgulayan bireylerdir. Çünkü hakikat, yalanın en büyük düşmanıdır ve susturulmaya çalışılsa bile eninde sonunda ortaya çıkma gücüne sahiptir. Sessizlik, baskıcı yönetimlere zemin hazırlarken, bilinçli ve cesur bireyler bu karanlığa ışık tutarak toplumu uyandırabilir.

Münafikun Suresi’nin 4. ayeti, sadece bireysel değil, toplumsal ve yönetsel çürümenin de habercisidir. Yöneticilerin samimiyetsizliği, halkı kandırma çabaları ve eleştiriye karşı gösterdikleri tahammülsüzlük, toplumları adaletten uzaklaştırır. Böyle bir yönetim anlayışı, ancak sessizliğe gömülmüş, sorgulamayan ve korkuya teslim olmuş bir toplumda güçlenir. Bu nedenle, hakikatin ve adaletin peşinde olmak yalnızca bir erdem değil, aynı zamanda bir zorunluluktur. Toplumların ilerlemesi, bireylerin cesareti ve doğruları savunma iradesiyle mümkündür. Unutulmamalıdır ki, münafıklık üzerine kurulu bir düzen, eninde sonunda çöküşe mahkûmdur. O halde, suskunluğa değil, bilince ve adalete sarılmak her bireyin en büyük sorumluluğudur.

Bahadır Hataylı/15.02.2025/Sancaktepe/İST

14 Şubat 2025 Cuma

Görgü Tanığım Bunlar mı Eyvah

Yolumuz, tıpkı hayatın kendisi gibi, Çukurova’dan Amik Ovası’na uzanıyordu. Pamuk tarlalarının sıcağı, tıpkı bir devin nefesi gibi üzerimize çöküyor; toprağın bağrında çalışanların, alın terinden harlanan bir alev gibi parladığını görüyorduk. Bir mola verdik. İnsanları yakından tanımak istedik. O simsiyah tenlerinde, güneşle dost olmuş insanların yanına sokulduk. Bir dokunduk, bin ah işittik.

"Neden?" dedik, "Neden bu kadar derin bir sızı?"
"Bizim öykümüz yüklenmeyecek kadar ağır," dediler.
“Analarımızı sırtımızda taşıyamayacak hale geldik,” diye eklediler, gözlerinde tükenmişlik.
Bir başkasının sesi devraldı: "Ya anamız bu yolun sonunda gözleri açık giderse? Bizim burada çektiğimiz ne ki, asıl onu ağlatan görüp bilmediklerimizdir!"

Ben sustum. Dilim ne diyeceğini bilemedi. Ama içimdeki öfke, onlara yöneldi istemsizce.
"Boş verin, bana mı diyorsunuz?" dedim, nezaketten koparak.
"Yok, sana değil," dediler, "ama sen de duymadın mı? Biz burada taşla didişirken, onlar masalarda oturuyor. Anlatsak inanmazsın; derdimizi gömleğimizin cebine koyup size getirdik, ama hep boş döndük."

"Yeter!" dedim. "Siz ne biçim konuşuyorsunuz? Bana mı düşer sizin sorunlarınızı çözmek? Diziniz mi ağrıyor, sırtınız mı çöküyor; çözüm mü arıyorsunuz? Gidin çalışın, kazanın. Bu kadar dert, bu kadar talep! İnsanı yormaz mı bu kadar bitmek bilmeyen şikayet?"

Gözleri doldu. Sustum. Bir süre sadece onları dinledim. Ama içimden hâlâ şöyle diyordum:
"Provokasyon bunlar! Kim doldurdu sizi böyle? Yoluma çıkmış, aklımı bulandırıyorlar. Sanki başka işimiz yokmuş gibi."

Birkaç gün sonra bir çözüm buldum: “Bu sesleri kesmenin yolu belli. Kulaklarımı tıkayacağım. Ne derlerse desinler, umursamayacağım!” Ama çözüm dediğim şey, sadece geçici bir sükûnetti.

Sonra gün geldi, yine köylülerin sesi yankılandı:
"Biz unutulduk!" dediler.
İlgilendim. "Ne istiyorsunuz?" dedim, ama içimden, "Yine ne bela alacağım başıma?" diye geçirdim. Ve gerçekten, söyledikleri hiçbir şeye çözüm bulmak mümkün değildi. Hep aynı hikâye; hep aynı şikayet.

Bir ara düşündüm, "Yeter artık!" demek istedim. "Her şeyi devletten beklemeyin. Siz de biraz çaba gösterin. Yedi sülalenize bakmak bana mı kaldı?" Ama yine de diyemedim. Belki vicdanımdan, belki biraz da korkudan.

O sırada kafamda yankılanan bir şarkı vardı:
"Beraber yürüdük biz bu yollarda, beraber ıslandık yağmurlarda…"
Ama içimden bir ses ekliyordu:
"Size cefa, bize sefa. Herkes kaderine razı olsun!"

Derken yolculuk sona erdi. Uyuyakalmışım. Arabamız, karşıdan gelen dev bir silindirin altına girdi. Her şey bitti. Gözlerim karardı. Şimdi olanları anlatacak ben değilim. Görgü tanıkları konuşsun; çiftçiler… Belki onların sesi duyulur, belki onların anlattıkları anlaşılır.

Yıl: 20.02.2009
Saat: 21.45-22.15
Yer: Çengelköy / İST

Erol Kekeç

Vahyin Önünde Çöküş- Hakikati Yazıp Satanlara Karşı Tüm Zamanlara Ültimatom

İnsanlık tarihinin en ağır suçlarından biri, hakikati bilerek tahrif etmek, onu çıkar uğruna eğip bükmek ve sonra da bu çarpıtılmış sözleri ...