29 Aralık 2024 Pazar

Duyguların ve Sorumluluğun İzinde 2024

Kışın Sessiz Fırtınası Ocak ayı geldiğinde dışarıda karın sessizce yağdığını, her bir tanesinin yere değdiğinde şehirde bir sükûnet bıraktığını fark ettim. Bu yılın başında içimdeki sessizlik, dışarıdaki beyaz manzarayla uyum içindeydi. Düşüncelerim beni eski şiirlerime, yazılı şeylerin kağıtlara aktığı zamanlara götürdü. Ancak bu sükûnetin ardında fark edemediğim bir yangın da vardı: Gazze’nin sessiz çığlıkları. Mazlumlar için yanıp tutuşan yüreğim, zalimlere gücüm yetmediği için vicdanımın derinliklerinde yankılanan bir acıyla doldu.

Kış bana, kendimle baş başa kalmanın, yaraları sarıp yeni kelimelere alan açmanın zamanı olduğunu hatırlattı. Ancak bu kez yazılarımın sıcaklığı, sadece içsel bir yolculuğun değil, insanlığın kanayan yaralarına bir ağrı kesici olma çabasının da yansıması oldu. Şairin ve yazarın vicdanıyla topluma sorumluluğunu hatırlatma yılıydı bu.

Baharın Yeniden Doğuşu Martın serin rüzgârları yavaşça ılımaya başladığında fark ettim ki, kışın karanlığından yeni bir umut filizleniyordu. Bahar benim için, yüzleşmekten korktuğum hikayeleri yazıp bitirme cesaretini getirdi. Eski defterleri açtım, tamamlanmamış şiirlerimi gün yüzüne çıkartıp yeniden ele aldım. Ancak yazılarım bu defa sadece şahsi hikayelerimin izini taşımadı. Gazze’deki mazlumların feryatları, satırlarımda yankı buldu. Bahar bana, her şeyin yenilenebileceğini ve bir kez daha başlamanın güzelliğini öğretti. Ama aynı zamanda, dünya üzerindeki haksızlıklara sessiz kalmamanın ne denli önemli olduğunu da hatırlattı.

Yazın Sıcak Güzelliği Haziran’da güneşin altında uzun yürüyüşlere çıktım. Doğayla bağımı yenilediğim bu aylarda, hayatın karmaşık soruları yerine basit ama anlamlı cevapların peşinde koştum. Yaz bana, bazen yaşamanın en iyi yolunun sadece "anda kalmak" olduğunu fısıldadı. Ancak öte yandan, şehrin karmaşıklığından uzaklaştıkça dünya çapındaki adaletsizliklerin bir kaç adım ötemde devam ettiğinin de bilinciyle yazılarıma sosyal sorumluluk yüklemeye başladım. Kalemim, bu yaz insanlığın ortak acılarına bir köprü kurdu. Gazze’nin yaralarını bir nebze de olsa sarabilmek için kelimelerimle mücadele ettim.

Sonbaharın Düşünceleri Eylül ile birlikte yaprakların yere düşüşünü izlerken, bir yılın yavaşça sona erdiğinin farkına vardım. Her dökülen yaprak, bana geride bırakılan şeylerin, yeni başlangıçlara yer açtığını hatırlatıyordu. Yazılarımın tonu da daha düşünceli ve melankolik bir hal aldı. Ancak bu melankoli, pasif bir üzüntüyle değil, bir şeyler yapma isteğiyle doluydu. Sonbahar bana, her hikayenin bir sonu olduğunu, ancak bu sonların yeni hikayelere kapı açtığını anlattı. Gazze’nin ve dünyadaki mazlumların acıları, yazılarımda yeni hikayelerin çağrısı oldu.

2024’ün Mirası 2024 yılı, bana bir şairin ve bir yazarın hayatında sessizlik ile eylemin, düşünce ile yaratıcılığın denge içinde çaba ettiğini öğretti. Her mevsim bana ayrı bir ders sundu: Sessizliğin fırtınası, umut dolu yenilenme, sıcak ve basit yaşam, düşünceli kapanışlar. Ama en çok da, zalime karşı durmanın, mazlumun sesi olmanın kutsallığını fark ettim. Şairin vicdanı, toplumu uyandıracak gücün anahtarıydı ve ben bu yıl bu anahtarla pek çok kapı açmaya çalıştım.

Gazze’nin yaraları hâlâ kapanmamışken, vicdanımın derinliklerinde bu çığlıkların yankısı sürüyor. Yazılarımda mazlumların umudunu yaşatmaya, insanlığın karanlık yanlarına ışık tutmaya devam edeceğim. 2024, benim için bir vicdan sınavıydı; bu sınavdan hangi sonuçlarla çıktığımı gelecek yıllar gösterecek.

Şimdi arkama yaslanıp 2024’ü düşünüyorum. Bu yıl, hayatın bir yazarın ellerinde şekillendiği, duyguları ve sorumlulukları derinlemesine hissettiğim bir dönüm noktası oldu. Şair ve insan olarak büyüdüm; kelimelerimle mazlumların sesi oldum ve içimdeki yangını kelimelerle söndürmeye çalıştım. 2024, hem kişisel hem toplumsal anlamda unutulmayacak bir yıl olarak hafızama kazındı.

Erol Kekeç/30.12.2024/Sancaktepe/İST

16 Aralık 2024 Pazartesi

Anadolu Destanı

Gecelerden bir gece, vakitlerden bir vakit, kalpleri sessizliğin gölgesiyle kaplayan bir zamandı. Bu sessiz zaman, yüzyılların şahitlik ettiği Anadolu topraklarında, derin bir hüznü ve özlemi sarmıştı. Gökyüzü yıldızlarla dolu, ama içlerde tarifsiz bir boşluk vardı. Bir kayanın sertliğine sırtımı dayadım, elimdeki sazın tellerine dokundum. Tellerin sesi, geçmişten bir ağıt gibi yayıldı havaya, ne acıyla ne de mutlulukla doluydu; sadece derin sızılar içime döküldü...

"Ağlama," dedim içimden. "Ey ülkemin onurlu insanı, senin gözlerinden dökülen yaş yakışmaz bu toprağın dirayetli kokusuna." Yılların acıları ve umutları gözümde birleşti; bu topraklar yalnız acılar değil, aynı zamanda dirençle yazılmış hikâyelerin toprağıydı.

Yüzyıllar önce, bin yılın ardında, Asya'nın bozkırlarından çıktık biz. Çılgın bir rüzgâr gibi estik, atların nal sesleri dağlarda yankılandı. Yorulmadık, yılmadık, umuda doğru atıldık. Geldiğimiz her yerde hayat bulduk; bu toprakları kokumuzla, emeğimizle bezedik. Tomurcuklara sindik, dallara karıştık. Bir gün gelecek, o tomurcuklar açacak. Kokusu yalnız bu ülkeye değil, dünyanın dört bir yanına yayılacak.

O gün geldiğinde bayram havası esip gürleyecek, düğün sevinçleri yankılanacak. Ama o gün gelene kadar, şimdi... Şimdi bak kendine.

Sen ki bir zamanlar destanlara ilham veren, adını zaferlerle yazdıran insan, bugünkü hâlin bu mu olmalıydı? O korkusuz yüreğin, zalimlere meydan okuyan gücün şimdi nerede? Bahtında yazılı karanlık bir yazı varsa, işte ben onu silmek için buradayım. Sana kendi içindeki ışığı göstermek, aynaya baktığında unuttuğun kimliğini hatırlatmak istiyorum.

Bu topraklar kimseye boyun eğmedi. Ama sen, kendi hikâyeni unuttun. Bir zamanlar fukaraların umuduydun, onların dualarına eşlik eden cesarettin. Şimdi ise o eski sesler, yokluğunun ağıtıyla inliyor. Onlarla ben de fakirleştim; ben de seni arıyorum. Ey cesur yürek, sen neredesin?

Hatırla! Yıldızların altında, yolları ve zorlukları aşarak yaptığın duaları... Mazlumun yarasına dokunup, zalimin kalbine adaletin yumruğunu indirerek dünyayı titrettin. Gökyüzü, yankılanan tekbir seslerinle dolup taşardı. Adaletin, gücün ve kararlılığın sembolüydün. Şimdi ise, üzerindeki bu ölü toprağını atıp yeniden ayağa kalkma zamanın geldi.

Bu bir ağıt değil; bu bir diriliş çağrısıdır. Kalk, öyle bir kalk ki yeni bir şafak seninle doğsun. Çünkü her büyük güzellik bir şafağa muhtaçtır. Ve sen, bu çağın şafağını getirecek olan güçsün, ışığın ta kendisisin.

14.02.2009
20.50–21.15
Erol Kekeç/Çengelköy, İstanbul

Vahyin Önünde Çöküş- Hakikati Yazıp Satanlara Karşı Tüm Zamanlara Ültimatom

İnsanlık tarihinin en ağır suçlarından biri, hakikati bilerek tahrif etmek, onu çıkar uğruna eğip bükmek ve sonra da bu çarpıtılmış sözleri ...