8 Eylül 2025 Pazartesi

Rüyanın Kapıları

Gece, köyün taş evlerinin arasında sessizce dolaşıyordu. Ay, çatılardan sızan ışığıyla yol gösteriyordu. Bir avluya vardım; masanın etrafında, uzun zamandır görmediğim dostlarım oturuyordu. Gözlerinde bir yabancılık, bir tanıdıklık vardı; sanki yıllar, sadece bir nefes kadar uzaktaydı.

“Hoş geldin,” dedi biri, gülümsemesi rüzgarla titreyen bir yaprak kadar hafif. Ellerimiz buluştu; tokalaşma sadece bedenleri değil, ruhları da sardı. Sessizlik, kelimelerden daha fazla konuşuyordu.

Konuşmalar ilerledikçe geçmişin gölgeleri masanın üzerine serildi: kaybolan dostluklar, kırılan sözler, unutulan zamanlar. Ve ben anladım ki gerçek dostluk, yıllar sonra bile aynı sıcaklığı taşıyabilmektir.

Bana uzatılan bir bardak su, dilimde eski bir şairin mısraları gibi dolaştı. Su, sadece serinlik değil, anıların akışını getiren bir nehirdi. O anda fark ettim: dostlar sadece yanımda değil, içimde yaşıyor.

Kitapların Dağları

Dostlardan biri beni aldı, uzak bir köşeye götürdü. Kitabevi… Ama sadece bir dükkan değil, bir dağlar silsilesi gibiydi. Raflar göğe yükseliyor, sayfalar yıldız gibi parlıyordu.

Kitaplara dokundukça parmaklarımda eski hatıralar titredi. Sayfaların kokusu, yıllar önceki meraklı çocuğu hatırlattı. Birkaç kitabımı ona verdim; sevinçle gözleri parladı. Kitaplar uzak beldelere yol aldı, ama ruhuma iz bıraktı.

Her kitap bir evren, her sayfa bir nefes… Ve ben, bu nefeslerle dolu bir evrende kaybolmadan, kendimi buluyordum.

Dökülen Ayran

Beni bekleyen küçük bir ayran vardı; biri yere dökülmüştü. Paçalarım kirlendi, ama ben sabırla temizledim.

O anda anladım: hayatın küçük kazaları, dökülen ayranlar gibidir. Kirlenmekten değil, kalbi temiz tutamamaktan korkmalıyız. Sabır, sadece beklemek değil; felaketlerden sonra yeniden doğmaktır.

 Balığın Sessizliği

Pınara vardım. Suyun içinde bir balık gördüm; parlak, canlı, tuhaf bir çekiciliği vardı. Uzandım onu yakalamak için… ama suyun altındaki büyük bir delik, her çabamı boşa çıkardı. Taşlar attım; derinlerden bıyıklı, dev balıklar çıktı.

Kaçtım; ama balıklar peşimden geldi. O an fark ettim: hayatta kontrol edemediğimiz güçler vardır. Onlarla savaşmak yerine, anlamaya çalışmak gerekir. Delikler, sadece görünmeyen gerçeklerin işaretidir; balıklar, hayatın beklenmedik sınavlarıdır.

Sessiz Orman

Ormanın içine girdim; yapraklar ay ışığında gümüş gibi parlıyordu. Her adımımda yumuşak toprak çatlarken, sessizlik ruhuma işliyordu. Rüzgar, dalların arasında fısıldıyor, eski zamanlardan kalan sırları anlatıyordu.

Bir ağacın gölgesinde durdum. Gövdesi, yaşanmışlıkla dolu bir bilge gibiydi. Ona dokundum; yılların ağırlığı, ama aynı zamanda sabır ve dirayet taşıyordu. O an anladım ki, insanın kalbi de bir orman gibidir: sessiz, derin, bazen karanlık ama hep yaşam dolu.

Aynalar ve Yüzler

Ormanın sonunda bir göl buldum; su, aynaydı. Kendimi gördüm ama yüzüm değişikti. Eskiden bildiğim ben yoktu; sadece gölgeler ve ışık arasında bir siluet vardı.

Gölde, geçmişimle yüzleştim: kaybettiklerim, kazandıklarım, pişmanlıklarım… Her damla su, bir anımı yansıttı. Ve fark ettim: insan, kendi aynasında gerçeği bulur; başkasının gölgesinde değil.

Rüzgarın Fısıltısı

Rüzgar birden şiddetlendi; yüzüme çarpan her esinti bana mesajlar fısıldıyordu. Geçmişin hatırlatmaları, geleceğin umutları…

Bir yaprak düştü önüme, sonra bir diğeri… Hepsi farklı yerlerden gelmişti, ama bir araya geldiklerinde bir ritim oluşturuyordu. Hayat, rüzgarın taşıdığı yapraklar gibiydi; parçalanmış ama anlamlı.

Şehir ve Işıklar

Ormandan çıktım; uzak bir şehir ışıldıyordu. Sokaklar boştu ama sessizlik içindeki ışıklar bana umut veriyordu. Evler, geçmişin anılarını saklayan kutular gibi dizilmişti.

Gözlerimi kapadım ve şehrin sessiz melodisini dinledim. İnsanların hikayeleri, gözlerinde birikmiş acılar, sevinçler ve sırlarla birleşiyordu. O an fark ettim: topluluk, sadece bir araya gelen insanlar değil; paylaşılan duyguların, kayıpların ve umutların bütünüdür.

Sonbahar ve Dönüş

Bir patikaya vardım; yapraklar altın, kahverengi ve kırmızı tonlarda süzülüyordu. Her adımda yapraklar kırıldı, ama yol temizlenmiş gibi görünüyordu.

Rüyamın sonunda, geri dönmem gerektiğini anladım. Ama artık farklıydım; içimde yeni bir sabır, yeni bir anlayış vardı. Balıklar, pınar, kitaplar, dostlar… Hepsi bana bir mesaj vermişti: Hayat, rüyaların ardında gizli dersler barındırır; anlamak için acele etmemek gerekir.

Erol Kekeç/08.09.2025/Sancaktepe/Bu gece gördüğüm bir rüyadır bu...

3 Eylül 2025 Çarşamba

Şehirde Ayakta Kalabilmenin Yolları

 


Şehir, insana yalnızca barınacak bir yer değil; aynı zamanda ruhunu sürekli sınayan bir meydandır. Gürültüsü, hızı, yapaylığı, insanı adeta bir değirmen taşının arasında öğütmek ister. Bu yüzden şehirde yaşamak, yalnızca bedeni değil; aynı zamanda ruhu da korumayı gerektirir. Köyden getirdiğimiz değerleri şehirde kaybetmeden sürdürebilmek, aslında modern çağın en büyük direnişlerinden biridir.

Kendi iç köyünü kurmak

Köydeki huzurun kaynağı, doğanın insanla kurduğu bağdır. Şehirde bu bağ kopar gibi görünse de aslında insan, kendi içinde yeniden kurabilir onu. Sabahları uyanıp gökyüzüne bakmak, güneşi selamlamak, rüzgârı hissetmek, bir ağaca su vermek… Bunlar küçük gibi görünen ama kökünle bağını diri tutan büyük adımlardır.

Modern insanın trajedisi, dışarıda büyük dünyaları kovalamak ama içindeki köyü yıkmaktır. Oysa köy, aslında insanın fıtratında saklıdır. Bu yüzden şehirde ayakta kalmanın ilk şartı, kendi iç köyünü diri tutmaktır.

 Kanaatin zırhına bürünmek

Şehir, “daha fazlasını” isteyen bir canavar gibidir. Reklamlarla, vitrinlerle, tüketim çılgınlığıyla insanı sürekli kışkırtır. Ne kadar yesen, ne kadar alsan, yine de yetmez. İşte burada köyün en büyük öğretisi devreye girer: kanaat.

Kanaat, fakirleşmek değil; tam tersine zenginleşmektir. Çünkü kanaat eden, tüketim zincirinin esiri olmaktan kurtulur. Kanaat eden, aslında özgürleşir.

Kur’an’da Rabbimiz şöyle buyurur:

“Kim Allah’a tevekkül ederse, O ona yeter. Allah, işini mutlaka yerine getirendir. Allah her şey için bir ölçü koymuştur.” (Talak/3)

Şehirde ayakta kalmak istiyorsan, “her şeyim olmalı” değil; “Rabbim bana yetiyor” diyebilmelisin.

Komşuluk ve dayanışmayı yeniden diriltmek

Şehirde en çok kaybolan değer, komşuluk ve dayanışmadır. İnsanlar kalabalık içinde yalnız yaşar. Oysa şehirde ayakta kalmanın yollarından biri, bu yalnızlığı kırmaktır. Komşuna bir tabak yemek götürmek, bir ihtiyacını gidermek, bir selam vermek bile şehrin boğucu yalnızlığını deler.

Peygamberimiz (sav) buyuruyor:

“Cebrâil bana komşu hakkında o kadar çok tavsiyede bulundu ki, neredeyse komşuyu komşuya mirasçı kılacak sandım.” 

Komşuluk yalnızca kapı komşuluğu değildir; iş yerinde, otobüste, apartmanda yan yana durduğun her insanla kurduğun bağdır. İşte bu bağ şehirde insana nefes aldırır.

Ahlakı bireysel değil, toplumsal kılmak

Şehir insanı bireyselleştirir. “Benim çıkarım, benim mutluluğum, benim yolum” der. Oysa köyün öğretisi şudur: “Biz.”
Şehirde ayakta kalmak isteyen insan, yalnızca kendi ahlakını değil; çevresini de ahlakla kuşatmalıdır. İş yerinde doğruluk, pazarda dürüstlük, ailede merhamet… Bunlar küçük halkalar gibi görünür, ama bir araya gelince büyük bir koruma kalkanı olur.

Kur’an’da Rabbimiz buyurur:

“Siz insanlar için çıkarılmış en hayırlı ümmetsiniz; iyiliği emreder, kötülükten sakındırır ve Allah’a iman edersiniz.” (Âl-i İmrân/110)

Şehirde ayakta kalmanın yolu, bireysel kurtuluşu değil, toplumsal uyanışı aramaktır.

Kendi zamanını sahiplenmek

Şehir, zamanı parçalar. İnsan gününü metro saatlerine, iş toplantılarına, trafik sıkışıklığına, bildirimlere göre yaşar. Zamanını kendisi yönetmez; zaman onu sürükler.
Oysa köyde zaman güneşin doğuşu ve batışıyla ölçülür, yani fıtratla uyumlu akar.

Şehirde ayakta kalmak isteyen insan, zamanını yeniden sahiplenmelidir. Sabah namazını şehrin kaosundan önce bir nefes gibi kılmak, günü planlamak, geceyi dinginlikle kapatmak… Bunlar insanı şehrin hızından kurtarır, kendi zamanını kendi iradesiyle yaşatır.

Direniş ahlakı

Belki de şehirde ayakta kalmanın en kritik şartı budur: Direnmek.
Yalnızca zulme değil; kendi nefsine, kendi arzularına, kendi tembelliğine karşı da direnmek. Çünkü şehir, sürekli teslim olmaya çağırır:

  • “Reklamlara teslim ol!”

  • “Trend’lere teslim ol!”

  • “Yalnızlığına teslim ol!”

Ama köyden gelen insan, bilir ki teslimiyet yalnızca Allah’adır. Onun dışındaki her çağrı bir zincirdir.
O yüzden şehirde ayakta kalmak, bir tür cihaddır: Nefse karşı cihad, modern putlara karşı cihad, zulme karşı cihad.

Şehrin ortasında köylü kalabilmek

Asıl mesele budur. İnsan, şehrin içinde köylü kalabildiği ölçüde ayakta kalır. Yani basit, doğal, sade, fıtratına uygun.
Köylü kalmak burada bir aşağılama değil, tam tersine bir övünçtür:

  • Sofrasına kanaati koymak,

  • Komşusuna gönlünü açmak,

  • Doğayla bağını koparmamak,

  • Ahlakını korumak,

  • Rabbine teslimiyeti unutmamak…

İşte şehirde ayakta kalabilmenin en büyük sırrı budur: Şehirli görünen köylü olmak.

Bahadır Hataylı/23.07.2025/Sancaktepe

Vahyin Önünde Çöküş- Hakikati Yazıp Satanlara Karşı Tüm Zamanlara Ültimatom

İnsanlık tarihinin en ağır suçlarından biri, hakikati bilerek tahrif etmek, onu çıkar uğruna eğip bükmek ve sonra da bu çarpıtılmış sözleri ...