3 Eylül 2025 Çarşamba

Vesvese Direncin kırılmasıdır

 


Şeytanın En Büyük Yalanı

Şeytanın en sevdiği silah kılıç değil, kurşun değil, füze değildir. Onun en güçlü silahı vesvesedir. Çünkü o, kalbi teslim aldığı anda en sağlam kaleyi bile içten çökertir.

Bugün şeytanın kullandığı en büyük vesvese şudur:
“İsrail yenilmezdir. Onların karşısında durmak boşunadır.”

Bu fısıltıyı kimi zaman Batı medyası dile getirir, kimi zaman korkuya kapılmış Müslüman diller. Hatta kimi zaman bir dost yüzlü çıkar, der ki:
“Bunca yıl geçti, hâlâ aynı noktadasınız. Vazgeçin artık!”

Halbuki bu sözler, Allah’ın kitabına ters düşer. Çünkü Kur’an bize öğretir:

Onlar dünya hayatının sadece dış yönünü bilirler.
Ahiretten ise gafildirler. (Rum/ 7)

İsrail’in tankı vardır, uçağı vardır, teknolojisi vardır. Fakat bunların hepsi dış görüntüdür. Allah’ın hesabı ise görünmeyen derinliktedir. Nice kavimler, nice imparatorluklar, nice zalimler tarih sahnesinde “yenilmez” göründü. Ama hepsi çürük bir yaprak gibi devrildi.

Bugün İsrail’in görüntüsü dev bir gölgedir; ama o gölgeyi ayakta tutan ip, Allah’ın kudretinde gizlidir. Ve Allah, zalime süre tanır; ama onun sonunu geciktirmez.

Şeytanın yalanı işte burada açığa çıkar:
O, gözünü sadece güce diker. Kalbine korku salar.
Ama iman gözüyle bakan bilir ki, en güçlü görünen düşman bile Allah’ın bir emriyle toz duman olur.

Allah’ın Vaadi ve Sabrın Hakikati

Allah Kur’an’da defalarca tekrar eder:

“Allah, (zafer konusunda) onlara bir vaadde bulunmuştur. Allah, vaadinden dönmez. Fakat insanların çoğu bilmezler.” (Rum/ 6)

İşte mesele budur: Allah’ın vaadi değişmez. İnsan değişir, toplum değişir, çağlar değişir; fakat Allah’ın sözü asla değişmez.

Bugün Gazze’de, Yemen’de, dünyanın dört bir yanında mazlumlar ayağa kalkıyor. Ellerinde tank yok, uçak yok, teknoloji yok. Ama onların elinde, Allah’ın vaadine güven var. Bu güven, en büyük silahtır. Çünkü imanla sabır birleştiğinde, görünmeyeni mümkün kılar.

Sabrı çoğu kişi sadece beklemek zanneder. Oysa sabır, direniştir. Yere düşsen yeniden kalkmaktır. Acıyı bağırmadan göğüslemektir. Gözyaşını secdeyle karıştırmaktır.

Gazze’nin çocuğu sabrı öğrenmiştir. Bombalar altında annesini kaybettiğinde, gözünden yaş süzülür ama dudaklarından “Hasbunallahu ve ni’me’l vekîl” dökülür. İşte bu, sabrın hakikatidir.

Ve sabreden topluluk için Allah şöyle der:

“Nice az topluluk, Allah’ın izniyle çok topluluğa galip gelmiştir.” (Bakara/249)

Yani zaferin ölçüsü sayı değildir, teknoloji değildir. Zaferin ölçüsü, sabırla yoğrulmuş iman gücüdür.

Dünya Hayatının Dış Görünüşü ve Hakikatin Perdesi

Kur’an der ki:

“Onlar dünya hayatının ancak dış yönünü bilirler. Ahiretten ise gafildirler.” (Rum/7)

İnsanoğlu gökyüzünü parçalayacak uçaklar yapar, yıldızları gözleyen teleskoplar kurar, okyanusların dibine iner… Ama kalbin derinliklerine inmeyi başaramaz. Maddî olanı ölçer, tartar, hesaplar. Fakat hakikati perdeleyen, işte bu sadece görünenle yetinme hastalığıdır.

Gazze’nin, Yemen’in, mazlum coğrafyaların çocukları da dışarıdan bakıldığında yoksul görünür. Ellerinde top yoktur, lüks evleri yoktur, çoğu zaman bir parça ekmekle doyarlar. Dünyanın güçlüleri onları aciz görür.

Ama işte gaflet burada gizlidir. Çünkü hakikatin özü dış görünüşte değildir. O çocukların kalbinde öyle bir iman vardır ki, dünyanın en güçlü ordularının sahip olmadığı göklere uzanan bir kuvvet taşır.

Dünya perdesine aldananlar, toprağın altında filizlenen tohumu göremezler. Onlar kupkuru bir dal zanneder, fakat Allah bir gün o dalı yemyeşil yapraklarla donatır. Aynı şekilde mazlumların sabrı ve duası da bir gün ümmetin dirilişinin yemyeşil yaprakları olacaktır.

Allah buyurur:

“Sakın Allah’ın zalimlere mühlet vermesini, onların hayrına sanma. Onlara mühlet veriyoruz ki, günahlarını arttırsınlar. Onlar için alçaltıcı bir azap vardır.” (Âl-i İmrân/178)

Demek ki bugün zulmedenler saltanat sürebilir, fakat bu saltanat hakikatte bir imtihanın tuzağıdır. Onlar zenginliklerinin sarhoşluğunda yürürken, aslında kendi sonlarını hızlandırmaktadırlar.

Zaferin Şartı – İman, Direniş ve Dayanışma

Kur’an bize defalarca hatırlatır:

“Eğer siz Allah’a yardım ederseniz, O da size yardım eder ve ayaklarınızı sabit kılar.” (Muhammed /7)

Zaferin anahtarı silahların çokluğunda değil, imanın sağlamlığındadır. Nice ordular vardır ki, donanımları güçlüdür ama kalpleri boş olduğu için ilk fırtınada dağılırlar. Nice topluluklar vardır ki, ellerinde taş, yüreklerinde iman vardır; işte onlar tarihin akışını değiştirmiştir.

Gazze’deki çocuk, taş atan küçücük eliyle aslında bir orduyu dize getirecek cesareti temsil eder. Yemen’deki anne, açlığa rağmen yavrusuna sabrı öğreterek en büyük direnişi sergiler. Bu tablolar bize hatırlatır ki, zafer Allah’ın vaadiyle sabır, sebat ve dayanışma içinde gelen bir meyvedir.

Kur’an buyurur:

“Allah, sabredenlerle beraberdir.” (Bakara/ 153)

İşte sabır, sadece beklemek değildir. Sabır; inancı terk etmeden, umudu kaybetmeden, zulüm karşısında dimdik durmaktır.

Dayanışma ise sabrın kardeşidir. Bir ümmet, birbirine destek olmadıkça güçlü kalamaz. İslam’ın ilk yıllarında sahabeler birbirlerine kardeş ilan edildiğinde, zengin fakirine kapısını açtı, fakir zenginine duasını verdi. İşte o zaman İslam devleti doğdu.

Bugün ümmetin yarası da işte budur: birbirinden kopmuş kalpler.
Eğer Gazze’ye sadece Gazze’nin meselesi, Yemen’e sadece Yemen’in sorunu diye bakarsak, zafer gecikecektir. Ama onların dertlerini kendi derdimiz bilip omuz omuza durursak, Allah’ın yardımı an meselesi olacaktır.

Çünkü Allah’ın vaadi kesindir:

“Allah, kendisine yardım edenlere mutlaka yardım eder.” (Hac/40)

Zulmün Geçiciliği ve İlahi Adaletin Kaçınılmazlığı

Kur’an bize tarih boyunca zulmün hep aynı sonla bittiğini öğretir. Firavun, Nemrut, Karun ve benzerleri… Hepsi bir dönem dünyayı titretti. İnsanlar onların gücünden korkar, ordularından ürkerdi. Ama Allah onların sonunu ibretlik kıldı.

Bugün Gazze’yi kuşatan, Yemen’i açlığa mahkûm eden zalimler de aynı kaderi paylaşacaktır. Çünkü Allah şöyle buyurur:

“Zalimlerin yaptıklarından sakın Allah’ı habersiz sanma. Ancak O, onları gözlerin donakalacağı bir güne erteliyor.” (İbrahim/ 42)

Bu ayet bize gösteriyor ki, zulmün ömrü sınırlıdır. Zalimler istediklerini yapar gibi görünür ama aslında kendi sonlarını hazırlarlar. Çünkü Allah’ın adaleti gecikse de tecelli eder.

Gazze’nin yerle bir edilen evlerinde, Yemen’in açlıktan susuzluktan kıvranan çocuklarında, sabreden bir ümmetin duası vardır. Bu dualar göğe yükselir ve Allah’ın adalet terazisinde karşılığını bulur.

Zalimlerin gücü geçicidir, ama mazlumların duası kalıcıdır. İşte bu yüzden mazlumun ahı göğe ulaşır ve arşa değer.

Kur’an buyurur:

“Nice memleketler vardı ki, zalimlik yaptılar. Biz onları helak ettik. Yerlerinde bugün yurt bile yok.” (Enbiya /11)

Tarihe bakıldığında, zulmün kurduğu hiçbir düzen ayakta kalmamıştır. Bugün yeryüzünde adeta yenilmez sanılan güçler yarın haritadan silinecek, ama Allah’a yaslanan ümmet ayakta kalacaktır.

Çünkü zulmün ömrü kısa, adaletin hükmü sonsuzdur.

Ümmetin Dirilişi ve Gelecek Umudu

Kur’an, ümmeti yalnızca geçmişin izlerini taşıyan bir topluluk olarak tanıtmaz. Aynı zamanda geleceğin umudunu da ümmetin ellerine bırakır. Bugün Gazze’nin yıkıntılarında ağlayan bir çocuk, aslında yarının özgürlük müjdecisidir. Yemen’de açlığa sabreden bir anne, ümmetin yeniden dirilişinin işaretini taşır.

Çünkü Allah, Kur’an’da şöyle buyurur:

“Gevşemeyin, üzülmeyin. Eğer iman etmişseniz üstün olan sizsiniz.” (Âl-i İmrân /139)

Bu ayet bize, zulmün karanlığında bile bir sabah ışığının doğacağını haber verir. İman edenler, sabırla ve direnişle hareket ettiklerinde Allah’ın yardımıyla galip gelirler.

Bugün parçalanmış, dağılmış, ümmet ruhunu unutmuş görünen İslam coğrafyası, aslında toprağın altında yeniden filizlenecek bir tohum gibidir. Bir süre sessiz kalır, bir süre sabreder, ama zamanı geldiğinde öyle bir diriliş yaşar ki zalimlerin tahtlarını yerle bir eder.

Gazze’nin enkazında yetişen çocuklar, korkunun değil cesaretin mirasçılarıdır. Yemen’in çorak topraklarında açlığa direnen insanlar, sabrın zaferini temsil eder. İşte bu yüzden ümmetin geleceği karanlık değil, umut doludur.

Allah buyurur:

“Allah, içinizden iman edenlere ve salih amel işleyenlere, kendilerinden öncekileri halife kıldığı gibi onları da yeryüzünde halife kılacağını vaad etmiştir.” (Nur /55)

Bu ayet, ümmete verilen en büyük müjdedir. Bugün zillete düşmüş gibi görünsek de, aslında Allah’ın vaadiyle yeniden ayağa kalkacak, adaletle yeryüzünü dolduracak bir nesil yetişmektedir.

Dirilişin şartı, ümmetin yeniden Kur’an’a sarılması, kardeşliğini hatırlaması ve Allah’ın yolunda birleşmesidir. O gün geldiğinde, zalimlerin tankları, uçakları, orduları bir anlam taşımayacak; çünkü hak ile batıl karşılaştığında, batıl yok olmaya mahkûmdur.

Sabır, Direniş ve Zaferin Anahtarı

Her dirilişin, her kurtuluşun bir bedeli vardır. Allah’ın vaadi elbette haktır; ancak o vaade ulaşmanın yolu sabırdan, direnişten ve kararlılıktan geçer.

Bugün Gazze’de sabahın erken saatlerinde, enkazın altından çıkarılan yaralı bir çocuk gözlerini gökyüzüne çevirip “Allah büyüktür” diyebiliyorsa, işte sabrın hakikati odur. Yemen’de günlerce yiyecek bulamayan bir annenin, yine de çocuğunu uyuturken Kur’an’dan ayetler fısıldaması, direnişin en güçlü örneğidir.

Allah Kur’an’da buyurur:

“Ey iman edenler! Sabır ve namazla Allah’tan yardım dileyin. Şüphesiz Allah sabredenlerle beraberdir.” (Bakara /153)

Bu ayet, ümmetin zafer yolunu gösterir. Sabır, sadece beklemek değildir; sabır, en zor anlarda bile Allah’a güvenerek dimdik durmaktır. Sabır, zulme boyun eğmek değil, zulme karşı direnmek ve hak uğruna mücadele etmektir.

Gazze’nin gençleri, taşlarla tanklara karşı çıktığında sabrın ne demek olduğunu öğretiyor. Yemen’in yoksulları, açlığın ortasında isyan etmeyip direnişi seçtiğinde sabrın büyüklüğünü gösteriyor. İşte bu sabır, Allah’ın zafer kapılarını açan anahtardır.

Unutulmamalıdır ki zafer, bir anda gelmez. Bedir’de, Hendek’te, Uhud’da sabırla kazanıldı. Peygamberimiz (sav) ve sahabe, yıllarca işkenceye, açlığa ve boykota direndi. Sonunda Allah, onların sabrını zaferle taçlandırdı.

Bugün ümmetin yaşadığı imtihan da böyledir. Sabredenler, direnenler, Allah’a güvenenler eninde sonunda zafere ulaşacaklardır. Çünkü Allah, zalimlerin oyununu bozar, müminlerin yolunu açar.

“Şüphesiz zafer, sabredenlerindir.” (Enfâl /46)

İşte bu yüzden, sabır ümmetin kalkanıdır; direniş ise kılıcıdır. Sabırla kuşanan, direnişle yürüyen bir ümmetin önünde hiçbir güç duramaz.

Zalimlerin Sonu ve İlahi Adalet

Zulüm, geçici bir gölge gibidir; kalıcı değildir. Tarih boyunca zalimler, güçlerine ve ordularına güvenmiş, Allah’ın adaletini unutarak yeryüzünde kibirle yürümüştür. Ama her birinin sonu, ibretlik bir çöküş olmuştur.

Firavun, denizlerin sultanı olduğunu sanıyordu; oysa Kızıldeniz’in dalgaları arasında boğuldu. Nemrut, gökleri fethetmeye kalktı; küçücük bir sinek onun hayatını söndürdü. Karun, servetinin büyüklüğüyle övünüyordu; yerin dibine gömüldü.

Bugünün zalimleri de aynı kaderden kaçamayacaklardır. İsrail’in bombaları, Amerika’nın uçakları, Batı’nın desteği… bunların hepsi birer sınavdır. Allah zulmün sahibine mühlet verir ama ihmal etmez. Çünkü O buyurur:

“Zalimlerin yaptıklarından sakın Allah’ı habersiz sanma. Ancak Allah, onları cezalandırmayı, gözlerin dehşetle açılacağı bir güne erteliyor.” (İbrahim /42)

Bugün Gazze’de, Yemen’de, Filistin’in köylerinde zulmedenler, belki kendilerini galip sanıyorlar. Fakat Allah’ın terazisi şaşmaz. Bir gün gelir, zulmün dağları yerle bir olur. Mazlumun duası göğe yükselir, melekler o duayı taşır, Allah’ın adaleti yeryüzüne iner.

Zalimlerin gücü ne kadar büyük olursa olsun, kalpleri korkak, ruhları zayıftır. Onlar tanklarla, uçaklarla gelirler ama bir taşın, bir duanın, bir sabrın karşısında yenilirler. Çünkü zalimlerin en büyük zafiyeti, hakikati inkâr etmeleridir.

Allah, Kur’an’da defalarca hatırlatır:

“Sonunda zalimlerin kökü kesildi. Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.” (En‘âm /45)

İşte bu yüzden ümmet, zalimlerin gücünden korkmamalıdır. Zalimlerin sonu kesindir. Tarih, bu ilahi adaletin şahitleriyle doludur. Ve bugün de Gazze’nin sokaklarında, Yemen’in dağlarında aynı hakikat yeniden yazılmaktadır.

Zulüm ile abat olanların sonu, kahırla berbat olmaktır. İlahi adalet, er ya da geç tecelli edecektir.

Birliğin Gücü ve Ümmetin Dirilişi

Ümmetin en büyük gücü, sayısında değil, birliğinde gizlidir. Bugün milyarlarca Müslümanız ama dağınık olduğumuz için gücümüzü kaybettik. Oysa Kur’an bize buyurur:

“Hep birlikte Allah’ın ipine sımsıkı sarılın, parçalanmayın.” (Âl-i İmrân/103)

Tarih şahittir: Müslümanlar bir araya geldiklerinde, hiçbir güç onları yenememiştir. Bedir’de sayı azdı ama iman büyüktü; Allah’ın yardımıyla zafer geldi. Hendek’te düşman çoktu ama birlik ve sabır vardı; Allah’ın nusreti indi.

Bugün ümmetin ihtiyacı, aynı ruhu yeniden diriltmektir. Gazze’nin, Yemen’in, Kudüs’ün kurtuluşu, tanklarla değil; kalplerin birleşmesiyle, duaların birleşmesiyle, adalet için ayağa kalkan yüreklerle olacaktır.

Birlik, sadece orduların birleşmesi değildir; kalplerin, duaların, hedeflerin birleşmesidir. Her müminin, dünyanın neresinde olursa olsun, mazluma sahip çıkmasıdır. Çünkü Peygamber Efendimiz buyurur:

“Müminler birbirlerini sevmekte, birbirlerine merhamet etmekte ve birbirlerini korumakta bir beden gibidir. Bedenin bir uzvu rahatsız olursa, diğer uzuvlar da onun ıstırabına katılır.” 

Bugün Gazze’de ağlayan bir çocuk varsa, İstanbul’da, Kahire’de, Karaçi’de, Endonezya’da, Sana’da kalbimiz sızlamalıdır. Çünkü o çocuk sadece Gazzeli değil, ümmetin çocuğudur.

Ümmet, parçalanmış haritalar, sınırlar ve dillerle bölünmüş olsa da, iman bağı hepsinden güçlüdür. Eğer bu bağa sarılırsak, yeniden ayağa kalkarız. Eğer bu bağı unutsak, zalimler bizi tek tek avlamaya devam eder.

Birlik, zaferin anahtarıdır. Dağınıklık, hezimetin sebebidir. İşte Gazze ve Yemen’in direnişi, ümmete bir çağrıdır:
“Birleşin, Allah’ın ipine tutunun, kardeş olun.”

Çünkü Allah söz vermiştir:

“Allah, kendi yolunda, kenetlenmiş bir bina gibi saf bağlayarak savaşanları sever.” (Saff/ 4)

Bu saf yeniden kurulursa, ümmetin dirilişi kaçınılmazdır.

Mazlumun Duası ve Allah’ın Vaadi

Mazlumun gözyaşı, zalimin tankından daha güçlüdür. Çünkü mazlumun duası ile Allah arasında perde yoktur. Rasulullah (s.a.v) buyurur:

“Mazlumun duasından sakının. Çünkü onun duasıyla Allah arasında perde yoktur.” 

Gazze’de bombaların altında dua eden bir annenin elleri, Yemen’de açlıkla kıvranan bir çocuğun gözyaşları, Kudüs’te secdeye kapanan yaşlı bir müminin duası… Hepsi Arş’a yükselir, Rabbin huzurunda kabul görür.

Zalimler, güçlerine güvenerek mazlumu ezdiklerini sanırlar. Oysa bilmezler ki, Allah’ın adaleti mutlaka tecelli eder. Mazlumun ahı yerde kalmaz. Tarih bunun şahididir: Firavun’un orduları denizde boğuldu, Nemrut’un ateşi söndü, Ebrehe’nin fillerini kuşlar perişan etti. Bugünün zalimleri de aynı sondan kaçamayacak.

Allah, Kur’an’da şöyle buyurur:

“Zulmedenlere fırsat verme! Yoksa ateş size de dokunur.” (Hud/ 113)

Mazlumun duası, zalimin saltanatını yıkan görünmez bir ordudur. Belki gözümüzle görmeyiz ama Rabbimizin adaleti yavaş yavaş tecelli eder. Çünkü Allah söz vermiştir:

“Zulmedenlere mühlet veririm, ama yakaladığımda ise artık bırakmam.” (Hûd /102)

Bugün Gazze’de bir çocuk açlıktan “Allah’ım!” diye ağladığında, o dua göklere yükselir ve melekler şahitlik eder. Yemen’de bir baba evladına ekmek bulamadığında, gözyaşıyla yaptığı dua, Rabbin rahmet kapısını aralar. Kudüs’te bir mücahit, “Ya Rabbi, bize sabır ver, ayaklarımızı sabit kıl, kâfir kavme karşı bize yardım et” diye niyaz ettiğinde, Allah’ın vaadi gerçekleşmeye yaklaşır.

Zalimler ordularına, silahlarına, paralarına güvenir. Mazlumlar ise Allah’a güvenir. İşte bu yüzden mazlumun duası, zalimin tankını eritir, uçaklarını çürütür, saltanatını yıkar.

Çünkü Allah, mazlumun yanındadır. Ve O’nun yardımı geldiğinde, hiçbir güç durduramaz.

 Umudun Işığı ve Direnişin Zaferi

Umutsuzluk, zalimin en büyük silahıdır; umut ise mazlumun en güçlü direnişidir. Gazze’de, Yemen’de, Kudüs’te bombalar gökyüzünü karartsa da, her çocuğun gözlerinde bir ışık parıldar: umut ışığı.

Çünkü iman edenler bilir ki:

“Allah’ın yardımı mutlaka yakındır.” (Bakara /214)

Tarih boyunca nice milletler zulme uğramış, fakat sabır ve direnişle yeniden ayağa kalkmıştır. Moğol orduları şehirleri yakıp yıktığında, kimse İslam dünyasının yeniden dirileceğine inanmıyordu. Ama kısa bir süre sonra o Moğollar İslam’a girdi. Haçlılar Kudüs’ü işgal ettiğinde, müminler gözyaşına boğuldu. Ama ardından Selahaddin’in sancağı altında Kudüs yeniden özgürlüğüne kavuştu.

Bugün Gazze’de çocuklar taş atarken, Yemen’de açlıkla mücadele eden anneler sabırla dua ederken, Kudüs’te müminler secdeye kapanırken aslında bir şey haykırıyorlar:
“Zulüm ebedî değildir. Direniş zaferle sonuçlanır.”

Umudu ayakta tutan şey, Allah’ın vaadidir. Çünkü Rabbimiz buyurur:

“Allah, içinizden iman edenlere ve salih amel işleyenlere, kendilerinden öncekilere verdiği gibi yeryüzünde mutlaka iktidar vereceğini vaat etmiştir.” (Nur/ 55)

İşte bu ayet, mazlumun kalbine güneş gibi doğar. Bombalar yeryüzünü sarsar, açlık yürekleri kavurur, yalnızlık ciğerleri parçalar… ama umut hep yeşerir. Çünkü her karanlığın ardından bir sabah vardır.

Gazze’nin enkazları arasından yükselen bir ezan, Yemen’de bir çocuğun gülümsemesi, Kudüs’te bir bayrağın dalgalanması… bunlar zaferin işaretleridir. Direnişin ışığı, umudu besler.

Ve bilinir ki: Umudunu kaybetmeyenler, eninde sonunda zaferi kazanır.

Kardeşliğin Çağrısı ve Duanın Gücü

Bugün yeryüzünde her Müslüman’ın kalbi aynı yerden kanıyor: Kudüs’ten, Gazze’den, Yemen’den, Şam’dan, Bağdat’tan, Doğu Türkistan’dan, Çeçenya’dan, Arakan’dan… Sınırlar farklı, diller farklı, bayraklar farklı olabilir; ama acı tek, zulüm tek, gözyaşı tek… Ve unutmayalım ki, Rabbimiz katında iman edenler bir tek ümmettir. Biz ayrı ayrı değil, aynı bedenin uzuvlarıyız. Bir parçamız acıyorsa bütün beden hasta olur.

Şeytanın orduları, İsrail’in tankları, Batı’nın uyduları, emperyalistlerin işgal planları… Hepsi aslında tek bir noktada birleşiyor: Müslüman’ı korkutmak, yılgın düşürmek, teslim almak. Çünkü şeytan da biliyor ki bir Müslüman gerçekten ayağa kalktığında, imanla dolu bir yüreğin önünde hiçbir ordunun duramayacağını. İşte o yüzden bize sürekli fısıldıyor: “Direnişin faydası yok… İsrail yenilmez… Amerika büyük…” Oysa hakikati bilen her yürek haykırıyor: Allah büyüktür, Allah yenilmez, Allah yeter!

Ey kardeşim! Bizi yıkmak isteyenlerin unuttuğu bir şey var: Bizim imanımız, onların teknolojisinden daha güçlüdür. Bizim sabrımız, onların tanklarından daha sağlamdır. Bizim şehitlerimiz, onların askerlerinden daha kalıcıdır. Onlar ölümü bir son sanır, bizse şehadeti ebediyetin başlangıcı biliriz. İşte bu yüzden hiçbir zaman yenilmeyeceğiz. Çünkü Allah, zalimlerin tuzaklarını boşa çıkaranların en hayırlısıdır.

Şimdi sorumluluk bizdedir. Bizim ellerimizde… Bizi bu topraklarda, bu çağda Müslüman olarak yaratan Rabbimiz, tesadüfen seçmedi bizi. Bizim şah damarımıza bu imanı yerleştirdi ki dünyada adalet yeniden ayağa kalksın. Susarak, kabullenerek, korkarak değil; haykırarak, direnerek, kardeşine sahip çıkarak yaşaman için seçti seni.

Ey Müslüman! Unutma ki senin en büyük gücün, kardeşine dua etmendir. Sen Gazze’deki çocuğa dua ettiğinde, Yemen’deki aç babaya dua ettiğinde, Kudüs’teki direnişçiye dua ettiğinde; Allah katında o dua, gökten yağan taşlardan daha güçlüdür. Çünkü dua, müminin silahıdır; hiçbir füzenin karşı koyamayacağı bir silahtır.

Bugün bütün insanlığa haykırıyorum: Yol bellidir, istikamet açıktır, alternatif yoktur. Hak’tan başka yol yoktur. Şeytan ve avenesi çırpındıkça çırpınsın, onların sonu cehennemdir. Müminin sonu ise cennettir. Ve işte bu hakikati bilen her yürek, şeytanın karargâhını içinde paramparça etmelidir.

O hâlde gelin, kardeşlerim! Birbirimizin yüreklerini ellerimizle onaralım. Birbirimize yük değil, destek olalım. Aramıza ayrılık tohumları değil, kardeşlik tohumları ekelim. Ve unutmayalım ki, zafer sadece direnenlerin değil; zafer, Allah’a güvenenlerin olacaktır.

Dua ile Kapanış

Allah’ım! Kudüs’ün çocuklarına sabır, Yemen’in analarına umut, Gazze’nin yiğitlerine sebat ver.
Allah’ım! Mazlumların gözyaşlarını rahmetine, zalimlerin kanlı ellerini gazabına bırak.
Allah’ım! Bizlere cesaret, birlik, feraset, dayanışma nasip et.
Allah’ım! Şeytanın fısıltılarına kanmaktan, onun ordularına boyun eğmekten bizleri koru.
Allah’ım! Ümmeti Muhammed’i yeniden birleştir, kalplerimizi bir, saflarımızı sık eyle.
Allah’ım! Bizleri zafere layık kullarından eyle.

Ve bilinsin ki: Bizim yolumuz birdir, bizim Rabbimiz birdir, bizim umudumuz birdir.
Zafer, Allah’a inananlarındır.

Erol Kekeç/09-13.04.2025/Sancaktepe/İST

Tohumdan Hayata İnsan Yolculuğunun Öğretileri

1.Tohumun Sırrı

Elimde küçük tohumlar var…
Kiminin kabuğu sert, kiminin rengi soluk, kimi ise neredeyse görünmez. Fakat hepsinin içinde gizlenmiş aynı sır var: hayat. Bir tohumun küçüklüğüne aldanma; o küçücük zerrede bir orman, bir gölge, bir ekmek, bir nefes gizlidir.

Toprağa düşen bir tohum, aslında bize insanın yolculuğunu anlatır. İlk önce karanlığa gömülür; kimsenin görmediği, kimsenin bilmediği bir sessizlikte bekler. Sanki yok olmuş gibidir. Ama o, içten içe hazırlanır; sabrı öğrenir, zamanı bekler. Sonra bir gün, görünmez eller toprağı çatlatır, filiz göğe doğru uzanır. İnsan da böyledir: her doğum, her uyanış, karanlığın içinden yükselen bir filizdir.

Büyük hakikat şudur: her tohum kendi doğasında yeşerir. Bir buğday tanesinden meyve ağacı çıkmaz; bir üzüm çekirdeği çam olmaz. İnsan da kendi hakikatine göre yeşerir. Kendi özünü unutan, başka kimliklere özenen, başkasının gölgesinde yaşamaya çalışan insan, köksüz bir fidana döner; ne meyve verir ne de gölge. Ama kendi doğasında kök salan insan, hem kendini bulur hem de başkalarına hayat olur.

Hayatı anlamak için bazen büyük sözler, ağır kitaplar gerekmez. Bir avuç tohum, bütün kâinatı anlatır. Çünkü Allah’ın sanatını en sade ve en güçlü şekilde içinde taşır. Tohum bize şunu öğretir: “Ne kadar küçük görünürsen görün, özünde sınırsız bir imkân taşıyorsun. Yeter ki kendi toprağında kök sal, kendi ışığını bul, kendi yolunda büyü.”

2.Toprağın Sabrı ve İnsanlığın Yolculuğu

Toprak… İlk bakışta suskun, hareketsiz, sıradan görünür. Oysa içinde milyonlarca yılın bilgeliğini saklayan bir hafızadır. Bir avuç toprağın içine baktığında, geçmiş uygarlıkların ayak izlerini, nice çiçeğin ömrünü, nice ağacın gölgesini ve nice insanın gözyaşını barındırdığını fark edersin. Toprak, zamanın sabrını kuşanmıştır; ne acele eder, ne de vazgeçer.

Bir tohum toprağa bırakıldığında, onun için karanlık bir yolculuk başlar. İnsan da aynı değil midir? Dünya hayatı da bir nevi toprağın bağrında gizlenen tohumun yolculuğuna benzer. Önce karanlıktan geçilir; sonra filizlenebilmek için sabır gerekir. İşte burada toprağın sabrı ile insanın çabası birleşir.

Tarih bize gösterir ki, sabırsızlıkla hareket eden toplumlar köksüz ağaçlar gibi devrilmiş, sabrı kuşananlar ise meyve veren ulu çınarlara dönüşmüştür. Örneğin, Anadolu köylüsünün yüzyıllar boyunca sabırla işlediği toprak, bugün bile insanlara ekmek oluyor. Bir çiftçinin gün doğmadan tarlasına çıkıp, alın teriyle suladığı fidanlar, yalnızca ekin değil; aynı zamanda insanlığın “sürdürülmüş iradesi”dir.

Ne yazık ki günümüzde pek çok insan toprağın bu öğretisini unuttu. Hız çağında sabır zayıf bir değer, acele ise başarı zannediliyor. Oysa gerçek hayat toprağın ritmiyle akar: ağır ama köklü, yavaş ama kalıcı. Bir meyvenin olgunlaşması aylar sürerken, bir insanın olgunlaşması yıllar, hatta ömür alır. İşte bu yüzden sabır, insanın kök saldığı en değerli haslettir.

3.Su ve Hayatın Akışı

Toprak, sabrı temsil ediyorsa; su, akışın ve hayatın ta kendisidir. Su olmadan hiçbir tohum yeşermez, hiçbir fidan meyve vermez. Susuz bir toprak çatlar, kurur, tohumun içindeki umut bile taş kesilir. İnsan da öyledir; suyun hayatı beslediği gibi, merhamet insanı besler.

Bir damla yağmur düşün… Gökyüzünden yola çıkarken küçücük, neredeyse görünmezdir. Toprağa düşer, içine işler, köklere ulaşır, filizi yeşertir. İşte o damla, koca bir ağacın gövdesine, sonra da binlerce meyveye dönüşür. İnsan hayatında da küçücük iyilikler, aynı bu damla gibi çoğalarak başkalarının hayatına can verir.

Bir gün bir köyde yaşlı bir kadın, elinde testisiyle her gün çeşmeden su taşır. Sadece kendi ihtiyacı için değil; yol kenarına koyduğu küçük bir kaba da doldurur. “Kuşlar da içsin” der. O basit görünen hareket, onlarca canlının hayatına nefes olur. İşte suyun öğretisi budur: paylaşmak, bereketi çoğaltmaktır.

Ne yazık ki modern zamanlarda suyun bereketi unutuldu. Dev barajlar yapıldı, devasa şehirler kuruldu ama insanın kalbindeki merhamet kurudu. Kendi çıkarını önceleyen toplumlar, suyu olduğu gibi sevgiyi de tükettikçe çoraklaştı.

Oysa su bize şunu fısıldar: “Paylaştıkça çoğalır, aktıkça temizlenirsin. Tutulduğunda ise kokar, bozulur, hayatı öldürürsün.” İnsan da böyledir; biriktirdiği sevgiyi, bilgisini, merhametini paylaşmazsa kendi içinde kirlenir. Ama akarsa, hayat verir.

4.Güneş ve Işığın Hakikati

Toprak sabrı, su merhameti öğretir. Fakat bütün bunların hayat bulması için bir şeye daha ihtiyaç vardır: ışığa. Güneş doğmadan, toprak da, su da, tohum da sessizliğe gömülür. Ama güneş ufuktan yükseldiğinde her şey birden dirilir; renkler ortaya çıkar, gölgeler şekil kazanır, hayat kendini açığa vurur.

Güneş, sadece ışık değil; aynı zamanda hakikatin sembolüdür. Çünkü ışık olmadan hiçbir şey görünmez, hiçbir varlık kendi suretini bulamaz. İnsan için de bilgi, aynı güneşin ışığı gibidir. Bilgiyle aydınlanmayan bir hayat, karanlıkta yolunu arayan bir yolcuya benzer. Adımlarını atar ama nereye vardığını bilmez.

Köylerde sabahın ilk ışıklarıyla tarlaya çıkan çiftçiyi düşün. O ışık, onun toprağı görmesini, ot ile ekini ayırt etmesini sağlar. Aynı şekilde insan, ilahi hakikat ışığı olmadan, iyiyle kötüyü, doğruyla yanlışı, adaletle zulmü ayırt edemez. Güneş, gökyüzünün diliyle bize fısıldar: “Işıksız bir göz görse de, göremez.”

Fakat ışık yalnızca görmeyi değil, aynı zamanda ısıtmayı da sağlar. Soğuk bir kış sabahında güneşin değdiği pencere camı, içeriye sadece aydınlık değil, sıcaklık da taşır. Bu, bilginin de özelliğidir. Gerçek bilgi insana sadece “ne olduğunu” göstermez; aynı zamanda kalbini ısıtır, ruhunu diriltir.

Ama burada dikkat edilmesi gereken bir hakikat vardır: Her ışık aydınlatmaz. Tıpkı yalancı parıltıların göz kamaştırıp insanı kör etmesi gibi, sahte bilgiler de insanı hakikatten uzaklaştırır. Bugün ekranlardan, algoritmalardan üzerimize yağan yapay ışıklar, hakikatin yerine geçmeye çalışıyor. Oysa güneş tektir, ilahi ışık tektir. Onu kaybeden, binlerce sahte ışığın altında yolunu kaybeder.

İnsanın vazifesi, hakiki güneşi bulmak ve ona yönelmektir. Güneşe sırtını dönenin gölgesi önüne düşer, yolunu kapatır. Ama yüzünü güneşe dönen, gölgesini ardında bırakır ve yolunu açık görür.

5.Rüzgâr ve Nefesin Öğretisi

Rüzgâr görünmez ama hissedilir. Ne gözle tutulur ne elde saklanır; fakat değdiği her şeyi değiştirir. Bazen bir yaprağı kıpırdatır, bazen denizi kabartır. İnsan nefesi de böyledir: görünmez ama hayatın devamı onadır.

Nefes, bize her an hatırlatır ki yaşam, alınan ve verilen arasındaki dengedir. Her nefes alışımız, dünyadan bir şey almaktır; her verişimiz, dünyaya geri bırakmaktır. İnsan sadece almakla yaşamak isterse boğulur, sadece vermekle de tükenir. Hakikat, rüzgârın öğrettiği dengededir: akış, devinim ve yenilenme.

Toprak sabrı, su merhameti, güneş hakikati öğretirken; rüzgâr değişimi fısıldar. Hiçbir şey aynı kalmaz. Bir köyün sokaklarında dolaşan hafif bir meltem, insanın içine ferahlık taşır; ama aynı rüzgâr fırtınaya dönüştüğünde ağaçları devirir. Bu bize şunu söyler: değişim kaçınılmazdır, mesele onu nasıl yönettiğimizdir.

Rüzgâr, yeryüzünün dengesini taşır; nefes de insanın iç dengesini. Derin bir nefes aldığında kalbin sakinleşir, daraldığında nefesin de daralır. Bu yüzden rüzgâr bize yalnızca dış dünyayı değil, iç dünyamızı da hatırlatır: İçindeki nefesi doğru yönetemeyen, dışındaki fırtınalara da yenilir.

Ve şunu unutmamak gerekir: rüzgâr hiçbir kapının ardında sonsuza dek tutulamaz. İnsanın sözü de böyledir. Hakikati içine hapsetmeye çalışan toplumlar, bir gün o hakikatin hortum gibi önlerine çıkmasına şahit olur.

6.Ağacın Öğretisi

Bir tohumun, sabırla toprağa tutunup suyla beslenip güneşle büyüyüp rüzgârla nefes aldıktan sonraki hali ağaçtır. Ağaç, yolculuğun tamamlanmış değil; olgunlaşmış halidir.

Ağaç bize kökleriyle öğüt verir: “Derinlere inmeden yükselemezsin.” Kökler görünmez ama bütün yükü taşır. İnsan da öyledir; görünmeyen değerleri, inancı, ahlakı, geçmişi yoksa, rüzgârla devrilir. Kökleri sağlam olan ise fırtınalara meydan okur.

Gövdesiyle bize sabrı hatırlatır. Yıllar boyu halkalar birikir; her halka bir kışın soğuğunu, bir yazın sıcaklığını saklar. İnsan da yaşadıklarını böyle taşır: her acı, her sevinç, her mücadele bir halka olur; onu büyütür, güçlendirir.

Dallarıyla paylaşmayı öğretir. Bir ağacın gölgesi sadece kendine değildir; yoldan geçenin serinliğidir. Kuşlara yuva olur, insanlara meyve verir. Bir hurma ağacının gölgesinde soluklanan yolcu, bir elma ağacının meyvesini alan çocuk, aslında ağacın sessiz cömertliğini yaşar. İnsan da böyledir; gerçekten büyüyen, sadece kendisi için değil, başkaları için de var olandır.

Ama ağacın bir sırrı daha vardır: Meyve. Meyve, ağacın kendisi için değildir; başkası içindir. Kendi özünden verdiği tat, hayatı çoğaltır. İnsan da emeğini, bilgisini, sevgisini meyve gibi başkalarına sunduğunda olgunlaşır. Meyve vermeyen bir ağaç nasıl kurur ve unutulursa, başkalarına faydası olmayan insan da zamanla unutulur.

Kısacası ağaç bize şunu söyler: “Köklerinle sağlam dur, gövdenle diren, dallarınla paylaş, meyvenle hayat ol.”

7.İnsan ve Hasat

Toprağa düşen tohum, sabırla bekledi; suyla beslendi, güneşle ışık buldu, rüzgârla nefes aldı, ağaç olup dallandı. Şimdi yolculuğun en doğal, en kaçınılmaz anı geldi: hasat.

Hasat, sadece emeğin karşılığı değildir; aynı zamanda sabrın, alın terinin, inancın ve gayretin meyvesidir. Çiftçi tarlaya elini sürdüğü ilk günden beri bu anı hayal eder. Ama bilir ki hiçbir hasat, tek bir günün değil, ayların ve yılların sonucudur.

İnsan hayatı da böyledir. Her yaptığımız iş, her attığımız adım bir gün bize döner. İyilik eken iyilik biçer, kötülük eken kötülük. Toplumların tarihi de bunun şahididir. Adalet eken milletler uzun ömürlü olmuş, zulüm ekenler kendi karanlıklarında boğulmuştur.

Hasat, aynı zamanda paylaşmanın zamanıdır. Bir çiftçi düşün: harman yerinde yığılmış buğdayı sadece kendisi için saklasa, komşuları aç kalır. Oysa bolluk, paylaşıldıkça anlamlıdır. Köylerde hâlâ yaşatılan imece usulü, bize bu hakikati gösterir. Birinin tarlası hasada geldiğinde bütün köylü el birliğiyle orada olur; çünkü bilirler ki yarın öbür gün kendi tarlalarında da aynı yardıma ihtiyaçları olacak.

Ama hasadın bir uyarısı da vardır: Ne ektiysen onu biçersin. Diken ekenin gül toplaması mümkün değildir. Bu, sadece tarlanın değil, hayatın değişmez yasasıdır. Emek vermeden, sabretmeden, iyilik tohumları atmadan bereket beklemek, kupkuru bir tarlada meyve aramaya benzer.

İnsan ve hasat arasındaki bağ bize şunu öğretir: Hayat, bir “ekim ve biçim” yolculuğudur. Hangi tohumu ektiysen, bir gün onun meyvesiyle yüzleşeceksin.

8.Gece ve Dinleniş

Güneşin batışıyla birlikte dünya bir perde çeker üstüne. Gündüzün koşuşturması, gürültüsü, telaşı yavaşça silinir; yerini sessizlik alır. Gece, insan için yalnızca dinlenme değil, aynı zamanda derin bir tefekkür vaktidir.

Toprak geceyle serinler, nefes alır; ağaç yapraklarını dinlendirir; su berraklaşır. İnsan da geceyle içini tazeler. Çünkü gündüz dışa, gece içe aittir. Gün boyunca dünyayla meşgul olan kalp, gecenin sessizliğinde kendine döner.

Gece, bize iki şeyi öğretir: sükûnet ve muhasebe. Sessizlik, insanın kendi sesini duymasına izin verir. Gürültünün içinde kaybolan kalp, karanlıkta kendi hakikatini işitir. Muhasebe ise gündüz attığımız adımların hesabını yapmaktır. “Bugün ne ektim, ne biçtim, kimi kırdım, kimi sevdim?” diye sorar insan kendine.

Bir köy evinde kandil ışığıyla oturan bir nineyi düşün. Gün boyu tarlada, bahçede çalışmıştır. Şimdi elinde tesbihi, sessizlikte kalbiyle baş başadır. O an, bütün günün ağırlığı hafifler; gönlü ferahlar. İşte gece, böyle bir sığınaktır.

Ama unutmamak gerekir ki gece, aynı zamanda bir imtihandır. Kimi insan geceyi uykuya boğar, kimi ise uyanıp dua eder, Rabbine yaklaşır. Gecenin değeri, onunla ne yaptığımızla ölçülür. Karanlık, kimine korku, kimine huzur, kimine de ilham getirir.

Gece bize fısıldar: “Dur, dinlen, düşün. Çünkü sabah olduğunda yeniden filizlenecek, yeniden yürüyeceksin.”

9.Sabah ve Yeniden Başlayış

Gece, insanı dinginliğe ve muhasebeye çağırır; fakat sabah, yeniden doğuşu müjdeler. Güneşin ilk ışıklarıyla birlikte dünya adeta yeniden yaratılır. Kuşların ötüşü, rüzgârın tazeliği, çiçeklerin açılışı bize şunu hatırlatır: hiçbir karanlık sonsuza dek sürmez.

Sabah, insana fırsatın adıdır. Dün yapılan hatalar bugün telafi edilebilir; dün dökülen gözyaşları bugün tebessüme dönüşebilir. Bu yüzden sabah, sadece bir zaman dilimi değil, aynı zamanda rahmettir. Çünkü her sabah, Allah’ın insana verdiği yeni bir şanstır.

Çiftçiyi düşün: Gece boyunca tarlasını yağmur sularıyla beslemiştir toprak. Sabah olduğunda o, yeni bir günün bereketiyle işe koyulur. Tohumun filizlenişini, yaprakların dirilişini görmek, ona umudun somut halini sunar. İnsan da sabahın tazeliğinde kendi iç dünyasının filizlerini görmelidir: yeni bir iyilik, yeni bir söz, yeni bir başlangıç.

Sabah, aynı zamanda uyanışın sembolüdür. Sadece uykudan değil; gafletten, tembellikten, umutsuzluktan da uyanış… Sabah bize şunu fısıldar: “Kalk, çünkü yolun var. Kalk, çünkü umut senden bekleniyor. Kalk, çünkü hayat devam ediyor.”

Ve en önemlisi: Her sabah, ölümden sonraki dirilişi hatırlatır. Gece uykuya dalan insan, sabah yeniden uyanarak aslında küçük bir diriliş yaşar. Bu yüzden sabah, sadece yeni bir günün değil, ebedi hayatın da işaretidir.

10.İnsanın Yolculuğu

Tohumla başlayan serüven, toprağın sabrıyla köklendi; suyun merhametiyle beslendi; güneşin ışığında hakikati buldu; rüzgârla nefes aldı; ağaç olup dallandı; hasatla meyve verdi; geceyle duruldu; sabahla yeniden doğdu. Bütün bu öğretiler aslında bir tek şeyi işaret ediyor: insanın yolculuğu.

İnsanın hayatı da bir tohum gibi başlar. Küçücük, kırılgan, görünmez bir potansiyel… Sonra toprağa, yani dünyaya bırakılır. Her insanın imtihanı toprağının niteliğine göre şekillenir: kimi taşlı zeminde zor büyür, kimi bereketli toprakta kolay filizlenir. Fakat her durumda, kök salmak ve ayakta durmak sabır ister.

İnsanın içindeki merhamet, tıpkı su gibi onu diriltir. Başkalarıyla paylaştıkça çoğalır, içine hapsettikçe kurur. Hakikat güneşi yol göstermezse, insan ne yapacağını bilemez. Fırtınalar, rüzgârlar gelir; kimi zaman devrilir, kimi zaman güçlenir. Ama kökleri sağlam olan ayakta kalır.

Olgunlaşan insan, bir ağaç gibi gölge ve meyve sunar. Hayatı yalnızca kendi için değil, başkaları için de anlamlıdır. Ve bir gün mutlaka hasat zamanı gelir. Ne ektiğini, ne biçtiğini görür. O an artık bahane yoktur; sadece gerçek vardır.

Gece, insana hesap vaktini hatırlatır; sabah ise yeniden doğuşu… Her gün, aslında bu yolculuğun küçük bir özeti gibidir: doğum, mücadele, olgunlaşma, ölüm ve diriliş.

İnsanın yolculuğu bize şunu söyler: “Sen boşuna yaratılmadın. Her adımın, her nefesin, her emeğin bir karşılığı var. Sen de bir tohum gibi toprağa bırakıldın; sabırla büyü, merhametle besle, hakikati ışık edin, meyve ver ve sonunda yeniden dirileceğini unutma.”

11.Hayatın Hikmeti

Bir tohumla başlayan yolculuğu düşündüğümüzde, aslında bütün hayatın özeti gözlerimizin önüne serilir. Tohum bize potansiyeli, toprak sabrı, su merhameti, güneş hakikati, rüzgâr değişimi, ağaç olgunluğu, hasat emeğin karşılığını, gece sükûneti, sabah yeniden doğuşu anlattı. Bütün bu öğretiler bir araya geldiğinde karşımıza çıkan hakikat şudur: Hayat, anlamı aramak değil; anlamı yaşamak için verilen bir emanettir.

Her şey bize sürekli fısıldar:

  • Tohum der ki: “Sen küçüksün ama içinde koca bir evren taşıyorsun.”

  • Toprak der ki: “Büyümek istiyorsan sabret.”

  • Su der ki: “Paylaş ki bereket bulasın.”

  • Güneş der ki: “Hakikat olmadan yolunu göremezsin.”

  • Rüzgâr der ki: “Değişimden korkma, çünkü hayat devinimdir.”

  • Ağaç der ki: “Meyven yoksa olgunlaşmamışsın demektir.”

  • Hasat der ki: “Ne ektiysen onu biçeceksin.”

  • Gece der ki: “Kendine dön, hesap et.”

  • Sabah der ki: “Her gün sana yeni bir şans verildi.”

İşte bütün bu derslerin sonunda insan şunu anlamalıdır: Hayat bir yolculuk değil, bir emanettir. Her şeyin kendine özgü bir görevi vardır. Güneş, ışığını esirgemez; su, susuz bırakmaz; ağaç, gölgesini saklamaz. İnsan da emaneti saklamamalı, yaşamalı, paylaşmalı ve taşımayı bilmelidir.

Ve en nihayetinde, bütün öğretiler tek bir cümlede toplanır:
“Sen bu dünyaya boşuna gelmedin. Köklerini sağlam tut, ışığını kaybetme, merhametini paylaş, emeğini harca, muhasebeni yap ve sabahın ışığıyla yeniden diril.”

İşte hayatın hikmeti budur:
Her şeyin sonunda insan, Rabbine dönecektir. O gün toprağa verdiğimiz tohumlar, karşımıza ya gölgelik ağaçlar ya da dikenli çoraklıklar olarak çıkacaktır. Ve işte o an, bütün yolculuğun anlamı ortaya çıkacaktır.

Erol Kekeç/01-03.09.2025/Namazgah/İST

Vahyin Önünde Çöküş- Hakikati Yazıp Satanlara Karşı Tüm Zamanlara Ültimatom

İnsanlık tarihinin en ağır suçlarından biri, hakikati bilerek tahrif etmek, onu çıkar uğruna eğip bükmek ve sonra da bu çarpıtılmış sözleri ...