24 Ağustos 2025 Pazar

Enkazın İçinde Yaşamak-I

 


İnsanın hayatı, çoğu zaman kimsenin fark etmediği küçük bir çatlakla başlar yıkılmaya. Önce belli etmez, görmezden gelirsin; “önemsiz” dersin. O çatlak büyüdükçe duvarın içine işleyen nem gibi, ruhuna da işler. Benim hikâyem de böyle başladı.

Çocukken hiçbir şeyin yıkılmayacağını sanıyorsun. O küçücük ellerinle toprağa bastığında, ayağın kayıp düşse bile güler geçersin. Her şey oyundur. Taşlardan yaptığın evler de, yere çizdiğin kaleler de… Düşlerinin yıkılacağı ihtimalini düşünmezsin bile. Çünkü o yaşta yıkım, yalnızca yeniden kurmanın bir parçasıdır. Oysa büyüdükçe anlarsın ki; bazı yıkımların telafisi yoktur. Bazı binalar, sadece bir kez dikilir.

Benim hayatım da işte öyle bir bina oldu. Çocukluğumun taşlarıyla, gençliğimin sıvalarıyla, aşkın camlarıyla örülmüş bir yapı. Kaçak inşaattı belki; yani kurallara uygun değildi. Ama kimin kalbi kurallara uyar ki zaten?

Çocukluğun Masumluğu

Ben küçükken, hayat bir avuç topraktı. Annemin dizine yaslanıp gökyüzünü seyrederdim. Gökyüzü, insanın içine öyle bir genişlik katıyor ki, neyin mümkün neyin imkânsız olduğunu ayıramıyorsun. O zamanlar bir ev kurmak, bir dünya inşa etmek kolaydı. Bir çamur, iki taş… Üstüne biraz hayal… İşte sana saray.

Ama zaman ilerledikçe, o sarayları yıkıp yerine gerçek binalar dikmek gerekti. Gerçek binalar ise hayal gücüyle değil, betonla kuruluyordu. Beton serttir, kırılmaz gibi görünür ama çatladığında eski neşesini asla geri vermez.

Gençliğin Ateşi

Gençliğimde şehre indim. Betonun, demirin ve asfaltın dünyasına… O şehrin gökdelenleri beni küçülttü. Ama içimde bir ateş vardı: “Ben de yükseleceğim.” dedim. Bazen bir sevgilinin gülüşü, bazen bir dostun sözü, bazen de bir yabancının bakışı o ateşi harladı.

O yıllarda kurduğum her düş, göğe atılmış bir tuğlaydı. Bir kızın gözlerinde kayboldum. O gözler öyle derindi ki, içine girdikçe sanki koca bir ev inşa ediyordum. Duvarlarını gülüşüyle örüyor, pencerelerini umutla açıyordum. Ama işte insanın kalbi ruhsat vermez bu binalara. Bir gün gelir, tek bir sözüyle, tek bir suskunluğuyla hepsini yıkar.

Ve o gün geldi. İçime çöken sessizlik, yıllarca uğraşıp kurduğum bütün yapıyı yerle bir etti. Arkama baktığımda, yalnızca cam kırıkları ve beton yığınları kaldı.

Yalnızlığın Çöküşü

En zor olan, enkazın ortasında kalmaktır. Çünkü yıkıntının sesi hemen kesilmez. Günlerce, haftalarca kulağında uğuldar. Geceleri, uyumadan önce gözlerini kapattığında hâlâ düşen taşların sesini duyarsın.

O dönem dostlarıma tutunmak istedim. “Gel,” dedim, “Omuz ver, birlikte kaldıralım.” Ama kimse yanımda durmadı. Bazısı çok meşguldü, bazısı kendi derdine düşmüştü. Bazısıysa, ilk fırsatta gülüşlerimi kendine katıp gitti. Ve anladım ki; hayatın en acı gerçeği, enkazın altında çoğu zaman yalnız kalmandır.

İşte o noktada insanın iç sesi başlar konuşmaya. Sessiz, derinden, ama kararlı:
“Dayan. Çünkü sen dayanmazsan, başka hiçbir şey ayakta kalmaz.”

Enkazda Öğrenmek

Zamanla öğrendim ki; hayat dediğin şey aslında üst üste yığılmış binalardan ibaret değil. Asıl olan, o binaların içinde saklı olan hatıralar. Annemin sesi, babamın nasihati, çocukken oynadığım sokaklar, ilk aşkın utangaç bakışları… Onlar yıkılmıyor. Yıkılan sadece duvarlar.

Ve bir gün fark ettim: O enkazın içinde filizlenen küçük bir ot vardı. Betonun arasından çıkmış, inadına büyüyordu. O an anladım: İnsan da böyleymiş. En büyük yıkıntıların içinde bile yeni bir hayat doğar.

Şimdi

Bugün aynaya baktığımda yüzümde çizgiler görüyorum. Her biri bir çatlak gibi. Ama artık korkutmuyor beni. Çünkü biliyorum; çatlaklar, içimde saklı olan ışığın sızması için açılıyor.

Artık hayallerimi kaçak inşaat gibi kurmuyorum. Ama yine de kuruyorum. Çünkü insan, hayalsiz yaşayamaz. Belki yıkılacaklar, belki yine enkazın altında kalacağım. Ama her yıkımdan sonra, yeniden kalkmayı öğrendim.

Çünkü hayat, aslında büyük bir inşa değil. Hayat, defalarca yıkılıp yeniden kurulmak. Ve ben artık anladım: Enkazın içinde yaşamayı öğrenmek, aslında hayatta kalmanın en derin sanatıdır.

Erol Kekeç/27.07.2025/Sancaktepe/İST

Varoluşun Sessiz Şahidi

 


Dut Yaprağının Sırrı 

Bir yaprak düşün…
İncecik damarlarıyla, güneşten aldığı ışığı toprağın gizli nefesiyle buluşturan sıradan bir yaprak gibi görünür. Dut ağacının dallarında asılı, her bahar yeniden doğan bir varlık… Ama işte tam da bu “sıradanlık” perdesinin ardında öylesine derin bir mucize gizlidir ki, insanın aklına zincir vurur, ruhunu hayrete salar.

Aynı yaprak, ineğin ağzına düşer, süt olur.
O süt, yavrunun ilk gıdası, masumiyetin beyazı, rahmetin sıvı hâlidir.
Aynı yaprak arının yudumuna düşer, bal olur.
Bal, güneşin şeffaf amberi, damakta şifa, ruhta sevinç…
Aynı yaprak geyiğe nasip olur, misk olur.
Misk, görünmeyen bir esans, burna değil kalbe hitap eden kokunun kendisi…
Ve aynı yaprak tırtılın karnına düşer, ipek olur.
İpek, gökkuşağını dokuyan bir incelik, yeryüzü ile gökyüzü arasında gerilmiş bir zarafet perdesi…

Şimdi düşün ey insan:
Hepsi aynı yapraktan doğdu. Tadı bir, rengi bir, öz maddesi bir… Ama sonuç bambaşka!
Süt ile balın, misk ile ipeğin aynı kaynaktan çıkması, aklının taşlarını sarsmıyor mu?

Bu noktada varlık insana fısıldar:
“Ben rastlantı değilim. Benim ardımda kudret var. Benim ötemde irade var. Benim içimde Allah’ın mühürlenmiş sanatı var.”

Dut yaprağı, kainatın kütüphanesinde okunmayı bekleyen küçük bir ayettir. İnsana seslenir:
“Ey yolcu! Beni küçümseme. Çünkü ben, senden daha derin sırlar taşırım. Sen beni yer, beni görür, beni unutur gidersin. Ama ben, Rabbinin varlığına şahitlik ederim.”

Düşün biraz daha…
Bir yaprağın damarlarında bu kadar hikmet gizliyse, gökyüzünde asılı duran yıldızların içinde ne sırlar var?
Bir yaprak bu kadar farklı güzellikleri doğurabiliyorsa, insan kalbinin doğuracağı iyilikleri tahayyül edebiliyor musun?

İşte hakikat budur:
Aynı kaynaktan farklı güzellikler yaratmak, ancak Allah’a mahsustur.
Ve insan, bu sahneyi gördüğünde sadece hayran kalmaz, aynı zamanda sorumluluğunu da hatırlar:
Eğer dut yaprağı bile bu kadar anlamlıysa, senin varlığın boş olabilir mi?

Erol Kekeç/19.04.2025/Sancaktepe/İST

Vahyin Önünde Çöküş- Hakikati Yazıp Satanlara Karşı Tüm Zamanlara Ültimatom

İnsanlık tarihinin en ağır suçlarından biri, hakikati bilerek tahrif etmek, onu çıkar uğruna eğip bükmek ve sonra da bu çarpıtılmış sözleri ...