11 Haziran 2025 Çarşamba

Mü'min Kimdir?

İçinde bulunduğumuz çağ, mü'minlik iddiasının bol, ama mü'mince yaşamanın neredeyse hiç olmadığı bir zaman. Kimliğimize "Müslüman" yazarız, sosyal medya biyografimize "Elhamdülillah" diye ekleriz, ama mazlumun yanı başından geçerken kalbimiz kıpırdamaz. "Allah büyüktür" deriz, ama menfaatimiz küçük düşmesin diye susarız. İşte tam da bu noktada, Enfal Suresi'nin ilk dört ayeti bize bir ayna tutar. Gerçek mü'min kimdir, kim değildir?

1. Ayet- "Ganimet Allah ve Resulü 'nündür" – Menfaati Değil, Hakikati Merkeze Al-

"Sana ganimetler hakkında soruyorlar. De ki: 'Ganimetler Allah'a ve Resul'ünedir. O halde Allah'tan korkun, aranızdaki ilişkileri düzeltin, Allah'a ve Resul'üne itaat edin, eğer (gerçekten) mü'minlerseniz."

Bu ayet, Bedir Savaşı sonrasında ganimetin paylaşımını soran mü'minlere cevap olarak gelir. Ama cevap ganimeti paylaşmaz; imanı tanımlar. Çünkü mesele para ya da mal değil, mesele Allah'ın rızasıdır.

Allah, "ganimet benimdir" diyerek mü'minin önceliğini sorgular:

  • Sen önce menfaat mi istersin, yoksa hakikati mi?

  • Mazlumun hakkı yenirken "bana dokunmasın" diyenlerden misin?

  • Haklının tarafında mısın, güçlünün tarafında mı?

Mü'min, menfaati Allah'ın emrine tercih etmez. Bugün Filistinli bir çocuk ölürken, senin düğün fotoğrafları paylaşman; Yemen'de açlıktan çocuklar can verirken kahve sunumu yapman bu ayetin çıplak sorusuyla seni yüzleştirir:

Allah'a ve Resul'üne itaat nerede, ganimete çöken kalabalık nerede?

2. Ayet- Allah Anıldığında Kalbi Titreyenler Nerede?

"Mü'minler ancak o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman kalpleri ürperir; onlara Allah'ın ayetleri okunduğunda imanları artar ve sadece Rablerine tevekkül ederler."

Allah anıldığında titreyen kalpler... Bu nasıl bir tanımdır! Günlük hayatta "Allah"ı duyduğunda telefonuna gelen mesaj kadar bile etkilenmeyen insanlar dünyasında, bu tanım bir tokattır.

Bugün çok insan şöyle der: "Benim kalbim temiz." Peki ama Allah anıldığında kıpırdamayan bir kalp temiz olabilir mi? Allah'ın ayetleri karşısında duyarsız kalan bir yürek iman iddiasında bulunabilir mi?

Mazlumun çığlığıyla sarsılmayan bir kalp, Allah'ın yeryüzündeki adalet davetine nasıl kulak verebilir? Bugün milyonlarca mülteci, binlerce yetim, yıkılan şehirler varken "bana ne" diyorsan, Allah anıldığında kalbin titremiyor demektir.

3. Ayet-Sadece Namaz Kılmak Yetmez, Mazluma El Uzat!

"Onlar namazı dosdoğru kılarlar ve kendilerine verdiğimiz rızıktan Allah yolunda harcarlar."

Namaz bir ibadettir, ama aynı zamanda bir ahlak, bir direniştir. Namaz kılan ama mazlumu görmeyen, yetimin hakkını umursamayan bir insan sadece büyük bir gafletin içindedir.

Allah rızık verir, sen infak eder misin? Yoksa stoklar mısın? Bugün her şeyin pahalı olduğu bir dünyada bile ihtiyacından fazlasını biriktiriyorsan, bu ayetin sana söyleyeceği çok şey var:

Mü'min, sadece kendini kurtarmaya çalışan değil, başkasını da kurtarmaya koşandır.

4. Ayet-Gerçek Mü'minler Kimdir?

"İşte onlar, gerçekten mü'min olanlardır. Onlar için Rableri katında dereceler, bağışlanma ve değerli bir rızk vardır."

Gerçek mü'min! Yani sahte de var! Allah, bu dört kriteri vermiş:

  1. Kalp titremesi

  2. Ayetle imanın artması

  3. Namazla direniş

  4. Rızıktan infak

Bunlar varsa, "gerçek mü'min"sin. Yoksa, sadece isimde kalmışsın. Allah seni "mü'min" diye kabul etmiyor.

Tarihten Bugünlere-Hüseyin'in Yanında Olmak

Kerbela bir imtihandı. Yezid zulmüne karşı Hüseyin hakikat bayrağını kaldırdı. Binlerce kişi "biz seninle birlikteyiz" dedi. Ama zamanı gelince kaçtılar. Neden mi? Menfaat, korku, rahatlık...

Bugün de aynı; Gazze için ağlayanlar, ama kılı kıpırdamayanlar var. Sosyal medyada "amin" yazıp sonra alışverişe çıkanlar var.Bu mü'minlik mi? Hayır.

Allah Adına Söz Verdin, Sözüne Sadık Kal

Her "Lailahe illallah" diyen, Allah'a bir söz verir. "Sadece sana kulluk ederim." Bu söz çok ağırdır. Ama Allah sözü hafife alanlara demez mi:

"Benim adımı kullanarak kendi konforunu kurdun, mazlumu görmedin, zalime laf etmedin. Bu mu senin mü'minliğin?"

Mü'min, sözüne sadık kalandır. Mü'min, acıyı hissedendir. Mü'min, infak edendir. Mü'min, Allah anıldığında titreyendir.

Ey insan!

Sadece ismen mü'min olmakla yetinme. Ayetteki gibi mü'min ol. Kalbini sars, çıplak gerçeklerle yüzleş, mazluma sarıl.

Çünkü Allah katında "gerçek mü'min" olman için, sadece kimlik değil, kalp, amel, infak ve ürperti gerekir.

Ve unutma:

Mazlumun acısına sırt çeviren, Allah'ın rahmetinden uzak kalır. Zalimle dost olan, Hakk'ın şahitliğinden düşer.

Gerçek mü'min, bu çağın konforundan değil, Allah'ın huzurundan korkandır.

Allah bizi o müminlerden eylesin. Amin.

Erol Kekeç/17.12.2024/Sancaktepe/İST

3 Haziran 2025 Salı

Sürgün Yerinde Hayat

 


Dediler ki: "Rabbimiz! Biz kendimize zulüm ettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan mutlaka ziyan edenlerden oluruz."

Allah dedi ki: "Birbirinizin düşmanı olarak inin (oradan). Size yeryüzünde bir zamana kadar yerleşme ve yararlanma vardır."

Allah dedi ki: "Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve oradan (mahşere) çıkarılacaksınız. "Araf/23-25

Ey insan! Dur ve düşün. Nereden geldin, nereye gidiyorsun? Elindeki Kur’an sana bu soruların cevabını verirken aynı zamanda seni ayık tutmak için uyarılarda bulunur. Yukarıdaki ayetler insanlık tarihinin en trajik ama aynı zamanda en öğretici anını anlatıyor. Cennet nimetleriyle kuşatılmış bir hayatı yitiren, Rabbi’nin emrine karşı gelerek kendine zulmeden ilk insan çifti Hz. Âdem ve Havva'nın hikâyesi üzerinden aslında hepimize sesleniliyor.

Diyorlar ki: "Biz kendimize zulüm ettik." Bu itirafla başlıyor insanlık hikâyesi. Zulmü başkasına değil, kendi nefsine eden insanın tövbesiyle. Bu öyle bir zulüm ki, Allah’ın koyduğu sınırı çiğneyerek gerçekleşiyor. Ve hemen ardından gelen dua: "Eğer bizi bağışlamaz ve bize acımazsan ziyan edenlerden oluruz." Bu dua insanın acziyetini, kusurunu kabul ettiğini ve Rabbine dönüşünü simgeler.

Bu ayetler ışığında yeryüzünün taksimatı, daha açık ifadeyle bu dünyanın ne olduğu belirleniyor. Burası bir sürgün yeridir. Cennet vatanından, gerçek yurtlarından kovulan insanlar için bir geçici ikametgâhtır. Ve Allah buyuruyor: "Birbirinizin düşmanı olarak inin oradan." İnsanlık ailesi artık birbiriyle mücadele içinde yaşayacaktır. Kardeşin kardeşe düşman olduğu bir dünyanın fitili işte o gün ateşlenmiştir. Bu dünyadaki tüm savaşların, çekişmelerin, nefis mücadelelerinin, kıskançlıkların kökü o ilk düşüştedir. Yani bu dünya bir imtihan alanı, bir geçici sürgün, bir nefs terbiyesi mekânıdır.

Yeryüzüne iniş bir ceza olduğu kadar aynı zamanda bir rahmet kapısıdır. Çünkü Allah diyor ki: "Size yeryüzünde bir zamana kadar yerleşme ve yararlanma vardır." Demek ki bu dünya sadece çile değil, aynı zamanda rahmetin, merhametin, yeniden doğrulmanın mümkün olduğu bir sahnedir. İnsan burada çalışacak, kazanacak, pişman olacak, tövbe edecek ve yeniden Rabbinin rızasına ulaşma yolunu arayacaktır. Bu nedenle buradaki hayat tarzımız, sürgünde nasıl yaşadığımız, asıl vatana dönüş biletimiz olacaktır.

Ey kardeşim! Bu dünyanın gerçek niteliğini anladığında yaşama tarzını sorgulamak zorunda kalırsın. Çünkü burası senin nihai mekânın değil. "Orada yaşayacaksınız, orada öleceksiniz ve oradan çıkarılacaksınız." Bu apaçık bir gerçektir. Dünyada doğarız, burada ölürüz ve yeniden diriltileceğimiz yer de burasıdır. Yani bu dünya hem yaşamın hem ölümün hem de dirilişin sahnesidir.

Şimdi kendine şu soruyu sormalısın: Bu sürgün yerinde nasıl yaşamalıyım ki, asıl yurduma, cennetime geri dönebileyim?

Cevap çok net: Tıpkı Âdem aleyhi selam gibi tövbe ederek, kusurumu kabul ederek, Rabbimle olan bağımı yeniden tesis ederek yaşamalıyım. Çünkü Âdem de hata yaptı. Ama onun hatasını anlamlı kılan, hemen arkasından gelen içten dua ve tövbedir.

Bu dünya bir imtihan yurdudur. Ve bu yurdun geçici olduğu unutulursa, insan asli kimliğini yitirir. Tıpkı bir sürgün mahkûmunun kendini zindan koğuşuna ait zannetmesi gibi, bu dünyayı asıl yurdu zanneden insan da hüsrana uğrar. Çünkü buradaki nimetler sınırlı, zevkler geçicidir. Sonsuz olan, ebedi olan yalnızca Allah'ın huzurudur.

Allah bu ayetlerle bize hayatın gerçekliğini fısıldıyor. "Burada yaşayacaksınız..." evet, çalışacaksın, ter dökeceksin, hastalanacaksın, sevinçler de yaşayacaksın ama hiçbir şey baki değil. "Orada öleceksiniz..." yani vaden dolduğunda seni buradan alacaklar. Ne malın, ne makamın ne de sevdiklerin seni burada tutamayacak. "Ve oradan çıkarılacaksınız." O gün geldiğinde diriltileceksin. Hesap günü başlayacak. Bu yüzden şimdi, tam da bu dünya sürgünündeyken hesaplaş. Kendi iç dünyanda, nefsinle, tutkularınla, dünya sevgisiyle yüzleş. Çünkü mahşer gününde kaçış yoktur.

Peki bu sürgün hayatı nasıl yaşanır? Bunun yolu takvadır. Yani Allah’tan korkarak, O’na saygı duyarak, hayatını O’nun emir ve yasakları doğrultusunda şekillendirerek. Takva bir zırhtır bu dünyanın geçici nimetlerine karşı. Gözün harama kaymasın diye, kalbin şımarmasın diye, dilin yalan söylemesin diye, ayağın zulme gitmesin diye takvaya sarıl.

Dünya sürgün yeridir ama burası amel tarlasıdır. Burada ektiğini orada biçeceksin. Bugün yaptığın iyilik, sadaka, dua, merhamet; yarın karşına sevap olarak çıkacak. Bugün kalp kırarsan, haksızlık yaparsan, kul hakkına girersen; yarın karşında o mazlumları bulacaksın.

Bir örnek düşünelim: Bir yolcusun, başka bir ülkeye sürgüne gönderilmişsin. O ülke geçici kalacağın yer. Ama orada nasıl davrandığın, asıl ülken olan vatana geri dönüp dönemeyeceğini belirleyecek. Orada geçici de olsa kanunlara uyman gerekiyor. Sana gönderilen elçiler var, mektuplar var, bilgiler var. Bunları okuyarak nasıl yaşaman gerektiğini öğreniyorsun. İşte dünya da böyledir. Elçimiz peygamberlerdir, mektup Kur’an’dır, rehber ise Allah’ın dinidir.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) buyuruyor: “Benim bu dünyadaki halim bir ağacın altında biraz dinlenip sonra yoluna devam eden bir yolcu gibidir.” Ne kadar güzel bir benzetme... Ağacın gölgesinde serinlersin ama orayı evin zannedemezsin. Çünkü az sonra kalkacak ve yoluna devam edeceksin. Bu dünya da işte o ağaç altıdır.

Ey insan! Kendine yazık etme. Bu dünyayı amaç haline getirme. Her gün daha fazla kazanmak, daha fazla zevk almak için değil; daha iyi kul olmak, daha çok Allah’ı razı etmek için yaşa. Çünkü sürgünde geçirdiğin hayat, seni ya kurtuluşa ya da ebedi hüsrana götürecektir.

Unutma, bu dünyadan bir gün çıkacaksın. Bu kaçınılmaz. Peki hangi halde çıkmak istiyorsun? Tövbe etmiş, günahlarından arınmış, Allah’ın rahmetine sığınmış bir halde mi? Yoksa dünyaya aldanmış, nefsinin esiri olmuş, hesapsızca yaşamış bir halde mi?

Şimdi harekete geç. Gönlünü arındır, dilini doğrult, elini temizle, gözünü koru, kulağını güzelliklere aç. Bu sürgün yerinde seni kurtaracak olan tek şey Allah’ın merhametidir. Ve O’nun merhameti kendisine yönelen kullarına sonsuzdur.

Sonuç olarak, bu ayetler bize şunu anlatıyor: Burası bizim esas yurdumuz değil. Burada kaldığımız süre boyunca her şeyimiz kayıt altında. Ve bir gün o kayıtlar açılacak. O halde bu dünyayı değil, bu dünyada nasıl yaşadığını önemse. Sürgün yerinde geçirdiğin her an, cennetine atılan bir adım olabilir. Ama bunun için uyanman, anlaman, sarsılman ve değişmen gerek.

Rabbimiz! Biz de kendimize zulmettik. Eğer bizi bağışlamaz ve bize merhamet etmezsen, gerçekten ziyana uğrayanlardan oluruz. Bizi bu sürgün yerinde sabırlı, şuurlu ve takvâ sahibi kullarından eyle. Bizi affet, bize merhamet et ve bizi asıl yurdumuz olan cennetine kavuştur. Âmin.

Erol Kekeç/29.05.2025/Sancaktepe/İST

Vahyin Önünde Çöküş- Hakikati Yazıp Satanlara Karşı Tüm Zamanlara Ültimatom

İnsanlık tarihinin en ağır suçlarından biri, hakikati bilerek tahrif etmek, onu çıkar uğruna eğip bükmek ve sonra da bu çarpıtılmış sözleri ...