24 Mayıs 2025 Cumartesi

Toptan Satışta Hakikat İndirimli Vicdanlar Pazarı

Bir çağ düşün ki, sesin yankı bulmadığı, gözlerin gerçeğe körleştiği ve değerlerin pazarda etiketlendiği bir çağ. İşte o çağda yaşıyoruz. Çünkü bu çağda gerçeğin sesi yankılanmıyor. Düdük çalınıyor ama sağırlar duymazdan geliyor. Ayna tutuluyor ama körler bakmayı reddediyor. Pazar kurulmuş; değerler, inançlar, onurlar kasaya dizilmiş. Fiyatı olan satılmış, fiyatı olmayan da yalnız kalmış.

Sağırlarla Düdük-Sesin İnkârı

Sağır, yalnızca işitme duyusunu kaybetmiş biri değildir bu çağda. Bugünün sağırları, işine gelmeyeni duymayan, kulağına çarpan gerçeği seçici şekilde süzen, çığlıkları yok sayan kimselerdir. En çok bağıranın değil, en doğru söyleyenin susturulduğu bir çağ bu. Düdük, uyarının sesi olarak düşünülür: tehlike yaklaştığında, yanlış bir hamle yapıldığında, durulması gerektiğinde çalınır. Fakat bu düdüğü kimin duyacağına karar veren bir toplumsal sağırlık yayılıyor.

Televizyon ekranlarında bağıran spikerler, sosyal medyada hakikati örten çığırtkanlar, meydanlarda yalanla alkışlanan liderler... Hepsi birer düdük çalıyor ama sesleri sağırlaştırılmış zihinlere çarpıp kayboluyor. Asıl duyulması gereken fısıltı, hiç ulaşmıyor. Düdük çalınıyor ama kimse durmuyor. Çünkü herkes kendi sağırlığına sığınmış.

Körlerle Ayna-Gerçeğin Reddi

Aynalar yalan söylemez, derlerdi eskiler. Ama bugünün aynaları, cilalanmış yalanlarla dolu. Gerçeği olduğu gibi gösteren ayna artık kıymetli değil. Körler, gözleri olduğu halde görmeyenler... Yani bakmakla görmek arasındaki farkı ıskalayanlar. Hakikatin yüzüne bakmaktan korkanlar. Kimi çıkarı için, kimi konforu için, kimi cehaletiyle övündüğü için aynaya bakmaktan imtina ediyor.

Çocukların gözlerine yalanlar öğretiliyor. Gençlerin zihinleri filtrelenmiş gerçeklerle kirletiliyor. Yaşlıların anıları bile yeniden yazılıyor. Körlük bir kader değil, bir tercihe dönüşmüş. Ayna ise artık bir süs objesi; bakıp geçilen, ama içine girip kendini sorgulamak istemeyenler için sıradan bir eşya.

Satılan Pazar-Değerlerin Mezbahası

Ve geldik pazar yerine... Bu dünya satılık bir pazar yerine döndü. Dürüstlük metrekare fiyatına göre değerlendiriliyor. Ahlak, vitrin süsü olmuş. Sevgi, 'karşılıksız' olduğu ölçüde değersiz sayılıyor. Hoşgörü sadece etiketlerde var; içi boş, ambalajı gösterişli ama tadı acı.

Pazarda satılanlar arasında insanlık da var. Evet, insanlık... En çok da ucuzdan satılıyor. Günü kurtaran yalanlar, kalıcı doğrulardan pahalı. Hakikat, indirime girmeyen bir lüks marka gibi tezgâhın arkasında tutuluyor. Onuru olanlar aç kalıyor, onursuzlar karnını tok tutuyor.

Toplumsal Gerçeklikler-Aynanın Arkasındaki Yüz

Bu çağda en çok da "mış gibi" yapanlar revaçta. Seviyor gibi, inanıyor gibi, yardım ediyor gibi... Herkesin rol yaptığı büyük bir tiyatrodayız. Düdük çalanlar bile çalmış olmak için çalıyor. Ayna gösterse de yüzünü saklayanlar, pazar yerinde kendini vitrine koyanlar, hep aynı sahte gerçekliği büyütüyor.

Toplumda yıkılan ilk yapı güven. Aile içindeki ilişkiler, arkadaşlık bağları, vatandaşlık bilinci, her biri bu pazarda satılan birer meta haline geldi. O yüzden bir sözle başlıyor her şey, ama o söz yankı bulmuyor. Çünkü sağırız. Çünkü körüz. Çünkü satın alınmışız.

Düdüğü Dinle, Aynaya Bak, Pazardan Çık

Önce düdüğü duymayı öğrenmeliyiz. Sesin kaynağını, niyetini ve işaret ettiği yönü iyi anlamalıyız. Her ses hakikat değildir, ama hakikatin sesi mutlaka ayırt edilebilecek niteliktedir. Kulaklarımızı gerçeğe açmalıyız.

Sonra aynaya bakmayı göze almalıyız. Kendimize dürüstçe bakmak, eksiklerimizle yüzleşmek, kusurlarımızı görmek... Çünkü ayna sadece güzelliği değil, yarayı da gösterir. Yaraya bakmak cesaret ister, ama iyileşmenin ilk adımı da budur.

Ve en nihayetinde, pazardan çıkmalıyız. Kendimizi etiketlerden kurtarmalı, değeri fiyattan ayırmalı, kim olduğumuzu fiyat etiketlerinden değil, vicdan terazisinden öğrenmeliyiz.

Sustuklarımızdan mesulüz. Yazmadıklarımızdan, sormadıklarımızdan, bakmadıklarımızdan, duymadıklarımızdan...

Düdük hâlâ çalıyor. Ayna hâlâ duvarda. Pazar yeri hâlâ kalabalık...

Ama belki bir kişi, bir kez daha okur bu yazıyı... Belki bir kişi duyar sesi... Bir kişi bakar aynaya... Bir kişi çeker kendini pazardan...

Ve belki de o bir kişi, bütün bir geleceği değiştirir.

O zamana dek, biz yazmaya devam edeceğiz.

Bahadır Hataylı/25.05.2025/Sancaktepe/İST

23 Mayıs 2025 Cuma

Tomurcuklara Adanmış Zaman

Ben, yeri belli bir çağın veya zamanı sınırlı bir olayın tanığı olmayı hiç istemedim. Ben, zamana kayıtlı bir an değil, zamanın kendisinde eriyen bir nefes olmayı diledim. Bir ömür değil, çağlar boyunca süzülen bir ruh... Gözle görünmeyen, fakat hissedildiğinde kalpleri titreten bir varoluş hayal ettim. Her mevsimde bir tomurcuk gibi açan, kokusuyla en karanlık zihinleri bile aydınlatan bir çiçek olmak istedim. İşte bu yüzden yürümeye başladım yola, görünmeyene tutunarak, görünenden uzaklaşarak. Her baharda yeniden doğan doğa gibi, ben de her çağda yeniden doğmak istedim. Ama şimdi görüyorum ki; gökyüzü açık, duvarları olmayan bir zindanın tam ortasında yaşam denen görünmez parmaklıklar arasında tükenmekteyim. Ruhum, bu özgür görünen tutsaklıkta her geçen gün biraz daha daralıyor.

Her şeyin hayalini kurduğum gibi olmadığını fark ettiğimde gözlerimi açmıştım. Uyanışım bir ürkmeyle başladı. Mevsim bahardı belki, ama ruhuma çöken gri perdeler, çiçeklerin bile rengini soldurmuştu. Yaşam bana bir tablo sundu; çiçek mevsimi gelmeden tomurcukları budayan, yeşerecek her umudu bastıran bir tablo. Oysa ben o tomurcuklarla bir hayat kurmuştum. Adı sanı olmayan, belki de varlığı benden başka kimsenin bilmediği o düşsel çiçeklerle örülü bir dünya.

Bu dünya gerçek değil belki, ama orada umutlarım yaşıyor. Orada, kargaların arasında bülbüller de var, zehirli zakkumların arasında menekşeler de. O hayali dünyada her şey daha güzeldi. Zaman orada farklıydı, anlam zamana değil ruha bağlıydı. Ama bu gerçeklik... Bu yeryüzü... Tenime dokunan, yüreğimi delen bu soğuk gerçek... Hayal ettiğim hiçbir şeye yer bırakmıyor.

İçimde bir med-cezir var. Bazen çekiliyorum içime, bazen dalgalar gibi taşmak istiyorum. Ama her defasında kıyıya vurmadan geri dönüyorum. Bu gidiş-gelişler beni tüketiyor. Ay bile uzak artık bana. Belki de bu duygular sahte, belki de suni bir şekilde tetikleniyor hepsi. Med-cezirler, suni depremler gibi içimde oluyor. Birileri benim içime dokunuyor gibi. Sanki görünmeyen eller var, umudumu manipüle eden, ruhuma basınç uygulayan.

Ama ben direnmek istiyorum. Her şeye rağmen. Bu bahar mevsiminde, bir kez daha çiçekler açsın istiyorum. Kuşlar ötüşsün, gökyüzü mavi olsun, çocuklar gülsün. Tüm kuşlar karga değil ki, tüm çiçekler zakkum değil! Dünyayı bize dar edenlerin suratına, bir çiçekle meydan okumak istiyorum. Kendi iç dünyamda başlattığım bu isyanı, tomurcuklara duyurduğum bu umudu gerçeğe çevirmek istiyorum.

Ve sonra... Tüm bunlar olduktan sonra... Belki de usulca çekilirim zamanın kıyısına. Ne bir uğultu bırakırım ardımda, ne de alkışa ihtiyaç duyarım. Yalnızca, rüzgârla taşınan bir çiçek kokusu gibi dokunayım insanların ruhuna. Ne yakarışla anılayım ne methiyelerle, yalnızca derin bir huzur bıraksın adımın geçtiği yerlerde. Zarif, incelikli ama sarsıcı bir iz olayım; mevsimlerin eskitmediği, yılların silemediği... Sadece bir çiçeğin en saf halindeki varoluş gibi, sessiz ama unutulmaz.

Selam olsun, kök salmayı bilen tüm çiçeklere... Ve o acılarla örülmüş coğrafyalarda, köpeklerin ağzında taşınan masum yavrulara... Her gün ekranlarınızdan süzülen, ama bir türlü yüreğinize değemeyen o yakıcı sahnelere... Ben buradayım, buradan haykırıyorum! Ey saraylarda hüküm süren kudret sahipleri! Gün gelecek, o çocukların gözyaşları birer birer karşınıza dikilecek. Artık danışmanlarınız olmayacak yanınızda, ne korumalar ne de kamera arkası makyajlar... Yapay güvenlik duvarlarınız çökecek. O gün, yalnızlığın soğuk nefesi teninize dokunduğunda zebanilerin avuçlarında bir bir  savrulacaksınız. Adalet geç gelmeyecek, tam vaktinde çat kapı gelecek!

Ve işte şimdi... Perdeyi indiriyorum. Ama bilin ki, bu sessizlik bir vedaya değil, yeni bir dirilişe gebedir. Sessizlik sanılan bu an, belki de toprağın bağrında bekleyen bir tohumun çatlamaya başladığı andır. Belki de görünmeyen bir kökten yeryüzüne ulaşacak yeni bir baharın habercisidir. Çünkü umut, toprağın en derin yerinde bile kök salmayı bilen bir mucizedir. Ve ben, o mucizenin gölgesinde büyüyen, tomurcuklara adanmış bir ruhum.

Çünkü ben... Tomurcuklara yalnızca sevdalı değil, onların uğruna varlığını adayan, her açan çiçekte kendi ömrünü tüketmeye hazır bir ruhum. Her filizlenen umutta bir nefes, her yeşeren hayalde bir kalp taşıyan... Toprağın bağrında sabırla bekleyen, kokusuyla karanlığı delmeye ant içmiş bir diriliş neferiyim.

Erol Kekeç/17.05.2025/Sancaktepe/İST

Vahyin Önünde Çöküş- Hakikati Yazıp Satanlara Karşı Tüm Zamanlara Ültimatom

İnsanlık tarihinin en ağır suçlarından biri, hakikati bilerek tahrif etmek, onu çıkar uğruna eğip bükmek ve sonra da bu çarpıtılmış sözleri ...