23 Mayıs 2025 Cuma

Tomurcuklara Adanmış Zaman

Ben, yeri belli bir çağın veya zamanı sınırlı bir olayın tanığı olmayı hiç istemedim. Ben, zamana kayıtlı bir an değil, zamanın kendisinde eriyen bir nefes olmayı diledim. Bir ömür değil, çağlar boyunca süzülen bir ruh... Gözle görünmeyen, fakat hissedildiğinde kalpleri titreten bir varoluş hayal ettim. Her mevsimde bir tomurcuk gibi açan, kokusuyla en karanlık zihinleri bile aydınlatan bir çiçek olmak istedim. İşte bu yüzden yürümeye başladım yola, görünmeyene tutunarak, görünenden uzaklaşarak. Her baharda yeniden doğan doğa gibi, ben de her çağda yeniden doğmak istedim. Ama şimdi görüyorum ki; gökyüzü açık, duvarları olmayan bir zindanın tam ortasında yaşam denen görünmez parmaklıklar arasında tükenmekteyim. Ruhum, bu özgür görünen tutsaklıkta her geçen gün biraz daha daralıyor.

Her şeyin hayalini kurduğum gibi olmadığını fark ettiğimde gözlerimi açmıştım. Uyanışım bir ürkmeyle başladı. Mevsim bahardı belki, ama ruhuma çöken gri perdeler, çiçeklerin bile rengini soldurmuştu. Yaşam bana bir tablo sundu; çiçek mevsimi gelmeden tomurcukları budayan, yeşerecek her umudu bastıran bir tablo. Oysa ben o tomurcuklarla bir hayat kurmuştum. Adı sanı olmayan, belki de varlığı benden başka kimsenin bilmediği o düşsel çiçeklerle örülü bir dünya.

Bu dünya gerçek değil belki, ama orada umutlarım yaşıyor. Orada, kargaların arasında bülbüller de var, zehirli zakkumların arasında menekşeler de. O hayali dünyada her şey daha güzeldi. Zaman orada farklıydı, anlam zamana değil ruha bağlıydı. Ama bu gerçeklik... Bu yeryüzü... Tenime dokunan, yüreğimi delen bu soğuk gerçek... Hayal ettiğim hiçbir şeye yer bırakmıyor.

İçimde bir med-cezir var. Bazen çekiliyorum içime, bazen dalgalar gibi taşmak istiyorum. Ama her defasında kıyıya vurmadan geri dönüyorum. Bu gidiş-gelişler beni tüketiyor. Ay bile uzak artık bana. Belki de bu duygular sahte, belki de suni bir şekilde tetikleniyor hepsi. Med-cezirler, suni depremler gibi içimde oluyor. Birileri benim içime dokunuyor gibi. Sanki görünmeyen eller var, umudumu manipüle eden, ruhuma basınç uygulayan.

Ama ben direnmek istiyorum. Her şeye rağmen. Bu bahar mevsiminde, bir kez daha çiçekler açsın istiyorum. Kuşlar ötüşsün, gökyüzü mavi olsun, çocuklar gülsün. Tüm kuşlar karga değil ki, tüm çiçekler zakkum değil! Dünyayı bize dar edenlerin suratına, bir çiçekle meydan okumak istiyorum. Kendi iç dünyamda başlattığım bu isyanı, tomurcuklara duyurduğum bu umudu gerçeğe çevirmek istiyorum.

Ve sonra... Tüm bunlar olduktan sonra... Belki de usulca çekilirim zamanın kıyısına. Ne bir uğultu bırakırım ardımda, ne de alkışa ihtiyaç duyarım. Yalnızca, rüzgârla taşınan bir çiçek kokusu gibi dokunayım insanların ruhuna. Ne yakarışla anılayım ne methiyelerle, yalnızca derin bir huzur bıraksın adımın geçtiği yerlerde. Zarif, incelikli ama sarsıcı bir iz olayım; mevsimlerin eskitmediği, yılların silemediği... Sadece bir çiçeğin en saf halindeki varoluş gibi, sessiz ama unutulmaz.

Selam olsun, kök salmayı bilen tüm çiçeklere... Ve o acılarla örülmüş coğrafyalarda, köpeklerin ağzında taşınan masum yavrulara... Her gün ekranlarınızdan süzülen, ama bir türlü yüreğinize değemeyen o yakıcı sahnelere... Ben buradayım, buradan haykırıyorum! Ey saraylarda hüküm süren kudret sahipleri! Gün gelecek, o çocukların gözyaşları birer birer karşınıza dikilecek. Artık danışmanlarınız olmayacak yanınızda, ne korumalar ne de kamera arkası makyajlar... Yapay güvenlik duvarlarınız çökecek. O gün, yalnızlığın soğuk nefesi teninize dokunduğunda zebanilerin avuçlarında bir bir  savrulacaksınız. Adalet geç gelmeyecek, tam vaktinde çat kapı gelecek!

Ve işte şimdi... Perdeyi indiriyorum. Ama bilin ki, bu sessizlik bir vedaya değil, yeni bir dirilişe gebedir. Sessizlik sanılan bu an, belki de toprağın bağrında bekleyen bir tohumun çatlamaya başladığı andır. Belki de görünmeyen bir kökten yeryüzüne ulaşacak yeni bir baharın habercisidir. Çünkü umut, toprağın en derin yerinde bile kök salmayı bilen bir mucizedir. Ve ben, o mucizenin gölgesinde büyüyen, tomurcuklara adanmış bir ruhum.

Çünkü ben... Tomurcuklara yalnızca sevdalı değil, onların uğruna varlığını adayan, her açan çiçekte kendi ömrünü tüketmeye hazır bir ruhum. Her filizlenen umutta bir nefes, her yeşeren hayalde bir kalp taşıyan... Toprağın bağrında sabırla bekleyen, kokusuyla karanlığı delmeye ant içmiş bir diriliş neferiyim.

Erol Kekeç/17.05.2025/Sancaktepe/İST

22 Mayıs 2025 Perşembe

Bir Dağın Sırtında

“Dünyanın taşıdığı en ağır yük nedir?”
Diogenes cevaplar: “Cahil bir insan.”
Doğa, bu sözü çoktan toprağa yazdı aslında. Şimdi birlikte o toprağı kazalım.

Çürük Bir Kütüğün Üzerindeki Orman

Ormanda heybetli ağaçlar yükselir ama bazıları bir çürük kütüğe yaslanır. O çürük gövde, ne kendine hayat verebilir ne de diğerine. Yine de orman onu taşır, onunla yaşar, onun eksikliğini dallarında hisseder.

Toplum da böyle… Cahil birey, ne kendine faydalıdır ne de çevresine. Ama hâlâ karar verir, konuşur, yön verir. Ve ormanın taşıdığı bu çürük kütük, bazen en genç fidana bile gölge düşürür.

Yanlış Büyüyen Sarmaşık

Sarmaşık güzeldir, yeşildir, süs gibidir. Ama yanlış yöne büyürse, koca bir çınarı boğabilir. Bilgisiz ama inatçı bir insan da böyledir. Nereye tırmandığını bilmeden sarılır. Kime zarar verdiğini umursamadan ilerler.

Cahil seçmen, cahil yönetici, cahil kanaat önderi… Hepsi o sarmaşığın gövdesi gibi. Ve çınar, yani toplum, her geçen gün biraz daha nefessiz kalır.

Sisli Bir Vadide Kaybolan Yolcular

Tarih dediğimiz şey bir vadidir. Ama sis çökerse yollar görünmez olur. O sis de cehalettir. Bilgeler pusula olmaya çalışır ama yolcular, sisin içindeki hayaleti kılavuz zanneder.

Sokrates, Galileo, Hallâc-ı Mansur… Hepsi o vadide yol göstermeye çalıştı. Ama sisli kafalar, onların ateşini söndürdü. Bugün de bilgeler yol gösteriyor ama sis hâlâ kalın; çünkü cehalet bir doğa olayı gibi tekrar tekrar çöküyor.

Kuruyan Dere Yatağında Kırılan Umutlar

Bir şehir düşün, içinden geçen dere yıllar önce kurumuş. Hâlâ üstüne köprüler yapılıyor, çevresine evler konduruluyor. Ama su yok. Hayat yok. Akış yok.

Bu şehirde belediye başkanı da susuz, halk da susuz. Çünkü bilgi akmadığında şehir kurur. Cahillerin yönettiği toplumda umutlar da o dere yatağında kuruyup kalır.

Zehirli Mantarlar Gibi Çoğalan Sözler

Ormanda bazı mantarlar renkli görünür ama zehirlidir. Hayatta da bazı sözler kulağa hoş gelir ama içinde cehalet saklıdır. “Kadın hak etti”, “Çocuk kaderine razı”, “Gazeteci vatan haini” gibi cümleler o zehirli mantarlardır.

Ve bu mantarları yiyen toplumlar önce yavaş yavaş hastalanır, sonra çürür.

Yaralı Bir Kuşun Kanadında Uçmaya Çalışmak

Bir öğretmen düşün, kanadı kırık bir kuş gibi. Kalkmak ister ama her seferinde ağırlık yapacak bir şey onu yere çeker. Bazen bir veli, bazen bir müfettiş, bazen de cehaletin sesi…

Yaralı kuş yere çakıldığında, onunla birlikte gökyüzü de kaybolur.

Toprağı Zehirleyen Yağmur

Yağmur rahmettir, ama kirli gökyüzünden düşerse toprağı zehirler. Eğitim de öyledir; doğru ellerde verim alır ama cehaletin elinden geçerse zehir olur.

Bugünün sistemi, gökten zehirli damlalar bırakıyor. Çünkü su değil; siyaset yağıyor. Bilgi değil; propagandaya bulanmış cehalet.

Dağın Sırtındaki Kaya

Ve şimdi dönelim başa…
Bir dağ düşün, zirveye tırmanan bir yolcu var. Sırtında ağır bir kaya taşıyor. O kaya nedir? Bilgisizlik mi? Hayır. Onu taşıyan bir cahil! Kendi düşünmeyen, sorgulamayan, öğrenmeyen, ama başkasını da yolda bırakan bir yük.

Ve bu yük, yalnızca dağa ağır değil; o yolcuya da, gökyüzüne de…

Vahyin Önünde Çöküş- Hakikati Yazıp Satanlara Karşı Tüm Zamanlara Ültimatom

İnsanlık tarihinin en ağır suçlarından biri, hakikati bilerek tahrif etmek, onu çıkar uğruna eğip bükmek ve sonra da bu çarpıtılmış sözleri ...