22 Mayıs 2025 Perşembe

Göğe Bakarken Yeri Unutanlara

 “Tek bir çimen yaprağı tüm yıldızlar kadar hayranlık vericidir.” – Walt Whitman

Doğanın sessiz lisanı, bazen bir insanın binlerce sayfada anlatamayacağı hikâyeyi bir çimen yaprağına sığdırır. Kainatın görünen yüzü olan tabiat, aslında bize görünenin çok ötesinde bir anlamlar okyanusudur. Walt Whitman’ın bu sözü, sadece doğaya değil, insana, kainata, yaşama bakış açımızı yeniden düşünmemiz gerektiğini haykırıyor gibidir.

Bir Çimen Yaprağının Şifresi

İnsanoğlu, uzayı keşfetmeye çalışırken, ayın ötesine uydular gönderirken, evrenin sınırlarını zorlamaya yeltenirken çoğu zaman ayaklarının altındaki mucizeyi görmezden gelir. Oysa yeryüzündeki tek bir çimen yaprağı bile, evrenin en karmaşık denkleminden daha büyük bir sırrı barındırır içinde. Bir yaprağın damarlarında akan hayat, güneş ışığını emip oksijene dönüştürme kudreti, toprağın derinliklerinden aldığı mineralleri göğe doğru yeşerten sabrı… Bunlar rastlantı olabilir mi?

Çimen yaprağı, yeryüzünün tevazu timsalidir. Yola düşse ezilir, rüzgâr esse savrulur, üstüne basılsa inlemeden kabullenir ama her baharda inadına yeniden dirilir. Tıpkı insanın da bin bir musibete rağmen her sabah yeniden uyanması, yeniden umut etmesi gibi.

Doğanın Sessiz Bilgeliği

Bir çimen yaprağı, gösterişsizliğiyle öğretir. Dikkatli bir bakışla onu inceleyen biri; sabrı, tevazuu, düzeni, metaneti ve hizmetkârlığı aynı anda görebilir. O her sabah bize şunu fısıldar: “Hayatta kalmak için büyümen gerekmez, faydalı olman yeter.”

Oksijen üretir, toprağı tutar, serinlik verir, hayvanlara besin olur. Hiçbir çıkar beklemeden, hiçbir övgü istemeden… Ne ödül bekler ne de alkış. İşte insana düşen de budur. Görevini yapmak, faydalı olmak, doğaya ve çevresine katkı sunmak. Çimen, işini yapar; oysa insan, işini yaparken görünmek ister. Bu fark, doğa ile insan arasında açılan uçurumun derinliğini gösterir.

İnsan, Göklerde Ararken...

İnsanlık, yüzyıllardır yıldızlara bakar ve büyülenir. Gecenin siyah örtüsünde parlayan ışıklar, ona ulaşılmaz olanı çağrıştırır. Oysa asıl ulaşılmaz olan, gözlerinin önünde duran bir çimen yaprağının sırlarını çözmektir. Bilim, yıldızlara teleskop tutar; ama çoğu zaman toprağın üstündeki o yeşil sessizliği unutmuştur.

Çünkü yıldızlar uzağı temsil eder. Uzakta olan hep caziptir. Oysa hakikat, çoğu zaman en yakındadır. Evrenin sırrı bir yaprağın fotosentezinde, bir arının yön bulmasında, bir kuşun kanat çırpışında gizlidir. Lakin gözler uzaklara alışınca yakındakini göremez olur.

Tefekkür, Sessiz Bir Yolculuk

Whitman’ın sözü, insanı düşünmeye davet eder. Tefekküre… Bu öyle bir yolculuktur ki, haritası yoktur, ama hedefi bellidir: Hakikate varmak. Bir çimen yaprağına bakarak tefekkür eden kişi, evrendeki bütün sistemin ne denli kusursuz işlediğini fark eder.

Her bir yaprak, rüzgârla sallanırken Allah’ın kudretini zikreder adeta. Yıldızlar ne kadar büyüleyici ise, yaprağın yeşili de o kadar derindir. Üstelik yıldızlara sadece bakabiliriz, ama çimeni koklayabiliriz, dokunabiliriz, onunla serinleyebiliriz.

İnsan, yıldızlara özenip göğe çıkmaya çalışırken toprağı unutmuştur. Oysa toprak, insanın anasıdır. Toprak doğurur, doyurur, bağrına basar. Çimen yaprağı da o toprağın öz evladıdır. Anlayabilene nice sırlar fısıldar.

Modern Çağın Körlüğü

Bugün insan, çimenin üstüne beton dökmeye meyilli. Doğanın yerini yapaylık aldı. Çocuklar artık çimen üstünde koşmak yerine ekran başında gözleri kısılmış şekilde büyüyor. Şehirler yükseldikçe doğa alçalıyor. Çimenin sesini duyamayan bir nesil, yıldızların da sessizliğinde kaybolur.

Bir zamanlar sabah çiğiyle ayaklarımızı serinleten çimenler vardı. Şimdi o sabahlarda ayağımıza değen tek şey, mermerin soğukluğudur. Hayatımızdan doğayı çıkardık, yerine plastik mutluluklar koyduk. Oysa bir çimen yaprağı bile, tüm sanal eğlencelerden daha fazla neşe barındırır. Çünkü o gerçektir.

Bir Öğretmen Olarak Doğa

Doğa, en büyük öğretmendir. Ama dersi sessiz anlatır. Sadece sabredenler, dikkatle bakanlar anlayabilir. Bir çimen yaprağına bakarak tevazuyu, sebatı, paylaşmayı öğrenebiliriz. Çimen, diğer yapraklara “önce ben büyüyeceğim” demez. Hepsi beraber yükselir, beraber eğilir rüzgârda.

Bize düşen, bu öğretmenin dilini öğrenmektir. Tefekkür, gözle bakmak değil, gönülle görmektir. Dışarıda sıradan gibi görünen o yaprak, içimizdeki karmaşaya ilaç olabilir.

Örneklerle Hayata Dair

Bir sabah çocuğunuzu alın ve bir parkta yere oturun. Ayakkabılarınızı çıkarın, çimene basın. Ona bir yaprak verin. Sorun: "Bu neye benziyor?" Belki hayal gücüyle bir ejderha gövdesine, belki bir köprünün kemerine benzetir. O da düşünsün. İşte o anda bir tohum ektiniz. Düşünme tohumu…

Yaşlı bir kadının bastonuyla yavaş yavaş yürüdüğü bir parkta, çimenin üzerine eğilerek dua ettiğine tanık oldum. Yanına yaklaşınca fısıltıyla dedi ki: "Burada eşimle yürürdük. Her çimen adımımızı hatırlıyor. Şimdi ben tek başıma yürüyorum ama o yine buralarda. Belki şu yaprağın üstünde oturuyordur."

Bir yaprakla başlayan hatıra, bir ömrü taşıyordu.

İnanç Perspektifiyle Bakmak

Kur’an’da tekrar tekrar doğaya bakmamız emredilir. Ayetlerde göklerin ve yerin yaratılışı zikredilirken, “Onlarda düşünenler için ibretler vardır” denir. Bir çimen yaprağı da Allah’ın kudretine işaret eden bir ayettir.

İnsan, kendine dönüp sormalı: Ben bir çimen yaprağı kadar faydalı mıyım? Bir yaprak kadar zararsız, bir çimen kadar sabırlı mıyım? Yoksa sadece kendim için mi yaşıyorum?

Bir Yıldız Gibi Değil, Bir Yaprak Gibi Yaşamak

Yıldızlar güzeldir ama uzaktır. Yapraklar basittir ama yakındır. İnsan hangi hayatı tercih eder? Uzakta parlayan ama kimseye dokunamayan bir yıldız mı, yoksa herkesin üstünde yürüdüğü ama köklere can veren bir yaprak mı?

Bu sorunun cevabı, hayat tarzımızı belirler. Gösteriş mi, hizmet mi? Övgü mü, fayda mı?

Çimen yaprağı, cevap vermez. Ama yaşayan her şey onunla cevap bulur.

Yaprağın Fısıltısı

Bir çimen yaprağı bazen dua olur, bazen gözyaşı. Çocukların üstünde yuvarlandığı, âşıkların üzerine oturup hayal kurduğu, yaşlıların başını yasladığı o yumuşak yeşil örtü… Sessiz bir öğretmen, sabırlı bir hizmetkâr, gizli bir bilge…

Walt Whitman’ın sözünü duymak değil, anlamak gerekir. Anlamaya çalışanlar ise artık yıldızlara değil, yere bakmaya başlar. Çünkü hakikat bazen başını göğe kaldırmakta değil, yere eğmekte gizlidir.

Ve insan, ancak yere eğildikçe büyür.

Not:Bu yazı, modern çağın göz ardı ettiği sessiz mucizelere bir ağıt, bir uyarı ve bir davettir: Çimen yaprağını gör. Çünkü orada kainat gizlidir.

Erol Kekeç/26.Mart 2025/Sancaktepe/İST

Uçurtmaların Göğe Yazdığı Direniş

Gazze’de gün, yine toz bulutlarıyla uyanmıştı. Beton yığınlarının arasında ezilmiş zaman, yıkık duvarların gölgesine sinmiş hayaletler gibi ağır ağır sürünüyordu. Bir zamanlar çocuk çığlıklarının yankılandığı avlularda artık yalnızca enkazın arasından geçen rüzgâr konuşuyordu. Ancak o sabah, gökyüzü farklı bir türden fısıltıyla dolmaya başladı.

Yıkılmış bir okulun hemen arkasındaki boşlukta, yaşları sekiz ile on iki arasında değişen bir grup çocuk, ellerinde renkli kâğıtlardan, kumaş parçalarından ve tellerden yaptıkları uçurtmaları göğe salıyordu. Harap olmuş bir dünyanın ortasında, bu küçük ellerin göğe doğru uzanan çabası, belki de umudun en saf halini temsil ediyordu.

Uçurtmalardan biri, kırmızı, yeşil ve siyah renklerle bezenmişti; Filistin bayrağına benziyordu. Diğeri, sararmış bir defter sayfasından yapılmıştı; kenarlarına karalanmış kelimeler hâlâ okunuyordu: "Özgürlük, Adalet, Barış."

Ali, on bir yaşındaydı. Uçurtmalardan birini o yapmıştı. Babası, geçen yıl Ramazan ayında, ekmek almaya giderken vurulmuştu. Annesi ağladığında hiçbir şey söylemeyen Ali, uçurtmasını yaparken dudaklarının kenarında beliren küçük tebessümle, içindeki acıyı başka bir renge boyamayı öğrenmişti.

Ali’nin yanında duran küçük kardeşi Salma, altı yaşındaydı. Bir kolu yoktu. Bir saldırı sırasında enkaz altında kalmış, mucize eseri kurtulmuştu. Şimdi, diğer koluyla uçurtma ipine sarılmış, abisinin gökyüzüne taşıdığı düşleri birlikte seyrediyordu.

Gazze'de gökyüzüne uçurtma salmak, yalnızca bir çocuk oyunu değildi. Bu bir direnişti. Bu bir haykırıştı. Betonun altından göğe uzanan bir inançtı. Çocuklar, her biri savaşın tanığı olan elleriyle gökyüzüne tutunuyor, ölümün dilini bilmeyen kalpleriyle yaşamı yeniden icat ediyordu.

Yaşlı Hamza amca, yıllarını bu sokaklarda geçirmişti. Şimdi bastonuna yaslanarak bu manzarayı seyrediyordu. Dudakları kımıldıyor, içinden dualar geçiriyordu. Gözleri nemliydi ama bu gözyaşı acıdan değildi. Bu, belki de bir halkın tükenmeyen iradesine duyduğu saygının sessiz bir ifadesiydi.

Hamza amca yaklaştı Ali’ye. “Evladım, neden her gün bu enkazın ortasında uçurtma uçuruyorsun?” diye sordu.

Ali başını kaldırmadan cevap verdi: “Çünkü burada gökyüzü bize ait amca. Yerler yıkıldı, ama gökyüzünü henüz elimizden alamadılar.”

Hamza amcanın gözleri yaşla doldu. Bir çocuğun kurduğu bu cümlede bir milletin onuru yatıyordu. Göğsü kabardı, bastonuna daha bir sıkı sarıldı. "Allah sizden razı olsun çocuklar," dedi. "Siz, bu toprakların yeniden dirilişisiniz."

Uçurtmalar yükseldikçe, yıkılmış binaların üzerinden geçtikçe, duvarlara sinmiş acılar bir nebze hafifliyordu sanki. Her bir ip, yere değil, göğe bağlanıyordu. Her bir ipte bir hikâye, bir umut, bir dua vardı. Kimisinin ipinde annesini yitirmiş bir çocuk, kimisinde babasız büyüyen bir evlat, kimisinde toprağına hasret bir yaşlı vardı.

Bazı günler çocuklar uçurtmalara notlar bağlıyorlardı. Küçük kağıtlara yazılmış kelimeler, bazen bir şiir, bazen bir dua, bazen bir selam oluyordu. O notlardan biri, rüzgâra kapılmış ve sınırın öte tarafına uçmuştu. Orada bir gazetecinin ellerine ulaşmıştı.

Gazeteci, notu açtığında şunlar yazılıydı:

"Eğer bu notu okuyorsan, bil ki biz hâlâ hayattayız. Adımız Gazze. Ve biz pes etmedik. Ne zaman gökyüzüne baksan, bizi hatırla. Çünkü biz yıldızları seyrederken değil, yıldızlara uzanırken yıkıldık. Ama yeniden doğacağız."

O not, tüm dünyaya yayıldı. Gazze’yi yalnızca yıkıntılardan ibaret zannedenlerin gözleri açıldı. Çünkü orada, enkazın ortasında bile çocuklar gökyüzüne yazılar yazıyordu.

Ve bir gün… Gökyüzü, Filistin renkleriyle doldu. Onlarca uçurtma aynı anda havalandı. Belki de o an, Gazze’nin en büyük mitingiydi. Sloganlar yoktu, sesler yoktu ama uçurtmaların dansında öyle bir anlam vardı ki, düşman bile bakıp ürperdi. Çünkü orada sadece çocuklar değil, onların inancı uçuyordu.

Çocuklardan biri olan Zeynep, uçurtmasına şu notu yazmıştı:

"Biz korkmuyoruz. Çünkü Allah bizimledir. Siz tanklarla geldiniz, biz dualarla duruyoruz. Siz roket attınız, biz Kur'an okuduk. Bizim uçurtmamız, sizin füzelerinizden daha güçlü çünkü bizimki Allah’a ulaşır."

Zeynep'in annesi bu notu gördüğünde, gözyaşlarına boğuldu. Kızının bu kadar derin duygularla yaşadığını, bu kadar büyük bir yürek taşıdığını bilmiyordu. Onu alnından öptü ve şöyle dedi:

“Senin gibi bir evladım olduğu için Allah’a binlerce kez şükrediyorum. Çünkü sen umut oldun, ışık oldun, direniş oldun.”

Zeynep gülümsedi. Uçurtmasını biraz daha yukarı çekti. “Anne,” dedi, “gökyüzü kadar geniş hayallerim var benim. Onlar tanklarla değil, dua ile yıkılır.”

Ve o gün, Filistin’in çocukları yalnızca uçurtma uçurmadı. Onlar bir halkın, bir inancın, bir medeniyetin göğe yazdığı şiir oldu.

Uçurtmalar düşmana birer mermi, mazluma birer mektup, ümmete birer çağrı oldu. Her uçurtma bir direniş bayrağıydı. Ve çocuklar, o bayrağın sancaktarıydı.

Gazze’nin uçurtmaları, bu dünyanın utanması gereken her karanlığa karşı ışık oldu. Onlar gösterdi ki, eğer gökyüzü hâlâ mavi ise, umut tükenmemiştir. Eğer bir çocuk, yıkıntılar arasında gülümseyebiliyorsa, düşman hâlâ yenilmemiştir.

Ve belki de bu yüzden, Bir gün tarih yazıldığında, Filistin’in çocukları şu cümleyle anılacak:

"Onlar, yerin altından değil, göğün üstünden savaştılar. Onlar uçurtmalarla direndi. Ve uçurtmalar kazandı."

Uçurtmaların göğe yazdığı direniş, yalnızca bir halkın hikâyesi değil, Tüm insanlığın yeniden kendine gelmesi için yazılmış bir mektuptu. Ve o mektubun mürekkebi, çocukların gözyaşıydı. Ama her damlası umut kokuyordu…

Erol Kekeç/06.05.2025/Sancaktepe/İST

Vahyin Önünde Çöküş- Hakikati Yazıp Satanlara Karşı Tüm Zamanlara Ültimatom

İnsanlık tarihinin en ağır suçlarından biri, hakikati bilerek tahrif etmek, onu çıkar uğruna eğip bükmek ve sonra da bu çarpıtılmış sözleri ...