Gazze’de gün, yine toz bulutlarıyla uyanmıştı. Beton yığınlarının arasında ezilmiş zaman, yıkık duvarların gölgesine sinmiş hayaletler gibi ağır ağır sürünüyordu. Bir zamanlar çocuk çığlıklarının yankılandığı avlularda artık yalnızca enkazın arasından geçen rüzgâr konuşuyordu. Ancak o sabah, gökyüzü farklı bir türden fısıltıyla dolmaya başladı.
Yıkılmış bir okulun hemen arkasındaki boşlukta, yaşları sekiz ile on iki arasında değişen bir grup çocuk, ellerinde renkli kâğıtlardan, kumaş parçalarından ve tellerden yaptıkları uçurtmaları göğe salıyordu. Harap olmuş bir dünyanın ortasında, bu küçük ellerin göğe doğru uzanan çabası, belki de umudun en saf halini temsil ediyordu.
Uçurtmalardan biri, kırmızı, yeşil ve siyah renklerle bezenmişti; Filistin bayrağına benziyordu. Diğeri, sararmış bir defter sayfasından yapılmıştı; kenarlarına karalanmış kelimeler hâlâ okunuyordu: "Özgürlük, Adalet, Barış."
Ali, on bir yaşındaydı. Uçurtmalardan birini o yapmıştı. Babası, geçen yıl Ramazan ayında, ekmek almaya giderken vurulmuştu. Annesi ağladığında hiçbir şey söylemeyen Ali, uçurtmasını yaparken dudaklarının kenarında beliren küçük tebessümle, içindeki acıyı başka bir renge boyamayı öğrenmişti.
Ali’nin yanında duran küçük kardeşi Salma, altı yaşındaydı. Bir kolu yoktu. Bir saldırı sırasında enkaz altında kalmış, mucize eseri kurtulmuştu. Şimdi, diğer koluyla uçurtma ipine sarılmış, abisinin gökyüzüne taşıdığı düşleri birlikte seyrediyordu.
Gazze'de gökyüzüne uçurtma salmak, yalnızca bir çocuk oyunu değildi. Bu bir direnişti. Bu bir haykırıştı. Betonun altından göğe uzanan bir inançtı. Çocuklar, her biri savaşın tanığı olan elleriyle gökyüzüne tutunuyor, ölümün dilini bilmeyen kalpleriyle yaşamı yeniden icat ediyordu.
Yaşlı Hamza amca, yıllarını bu sokaklarda geçirmişti. Şimdi bastonuna yaslanarak bu manzarayı seyrediyordu. Dudakları kımıldıyor, içinden dualar geçiriyordu. Gözleri nemliydi ama bu gözyaşı acıdan değildi. Bu, belki de bir halkın tükenmeyen iradesine duyduğu saygının sessiz bir ifadesiydi.
Hamza amca yaklaştı Ali’ye. “Evladım, neden her gün bu enkazın ortasında uçurtma uçuruyorsun?” diye sordu.
Ali başını kaldırmadan cevap verdi: “Çünkü burada gökyüzü bize ait amca. Yerler yıkıldı, ama gökyüzünü henüz elimizden alamadılar.”
Hamza amcanın gözleri yaşla doldu. Bir çocuğun kurduğu bu cümlede bir milletin onuru yatıyordu. Göğsü kabardı, bastonuna daha bir sıkı sarıldı. "Allah sizden razı olsun çocuklar," dedi. "Siz, bu toprakların yeniden dirilişisiniz."
Uçurtmalar yükseldikçe, yıkılmış binaların üzerinden geçtikçe, duvarlara sinmiş acılar bir nebze hafifliyordu sanki. Her bir ip, yere değil, göğe bağlanıyordu. Her bir ipte bir hikâye, bir umut, bir dua vardı. Kimisinin ipinde annesini yitirmiş bir çocuk, kimisinde babasız büyüyen bir evlat, kimisinde toprağına hasret bir yaşlı vardı.
Bazı günler çocuklar uçurtmalara notlar bağlıyorlardı. Küçük kağıtlara yazılmış kelimeler, bazen bir şiir, bazen bir dua, bazen bir selam oluyordu. O notlardan biri, rüzgâra kapılmış ve sınırın öte tarafına uçmuştu. Orada bir gazetecinin ellerine ulaşmıştı.
Gazeteci, notu açtığında şunlar yazılıydı:
"Eğer bu notu okuyorsan, bil ki biz hâlâ hayattayız. Adımız Gazze. Ve biz pes etmedik. Ne zaman gökyüzüne baksan, bizi hatırla. Çünkü biz yıldızları seyrederken değil, yıldızlara uzanırken yıkıldık. Ama yeniden doğacağız."
O not, tüm dünyaya yayıldı. Gazze’yi yalnızca yıkıntılardan ibaret zannedenlerin gözleri açıldı. Çünkü orada, enkazın ortasında bile çocuklar gökyüzüne yazılar yazıyordu.
Ve bir gün… Gökyüzü, Filistin renkleriyle doldu. Onlarca uçurtma aynı anda havalandı. Belki de o an, Gazze’nin en büyük mitingiydi. Sloganlar yoktu, sesler yoktu ama uçurtmaların dansında öyle bir anlam vardı ki, düşman bile bakıp ürperdi. Çünkü orada sadece çocuklar değil, onların inancı uçuyordu.
Çocuklardan biri olan Zeynep, uçurtmasına şu notu yazmıştı:
"Biz korkmuyoruz. Çünkü Allah bizimledir. Siz tanklarla geldiniz, biz dualarla duruyoruz. Siz roket attınız, biz Kur'an okuduk. Bizim uçurtmamız, sizin füzelerinizden daha güçlü çünkü bizimki Allah’a ulaşır."
Zeynep'in annesi bu notu gördüğünde, gözyaşlarına boğuldu. Kızının bu kadar derin duygularla yaşadığını, bu kadar büyük bir yürek taşıdığını bilmiyordu. Onu alnından öptü ve şöyle dedi:
“Senin gibi bir evladım olduğu için Allah’a binlerce kez şükrediyorum. Çünkü sen umut oldun, ışık oldun, direniş oldun.”
Zeynep gülümsedi. Uçurtmasını biraz daha yukarı çekti. “Anne,” dedi, “gökyüzü kadar geniş hayallerim var benim. Onlar tanklarla değil, dua ile yıkılır.”
Ve o gün, Filistin’in çocukları yalnızca uçurtma uçurmadı. Onlar bir halkın, bir inancın, bir medeniyetin göğe yazdığı şiir oldu.
Uçurtmalar düşmana birer mermi, mazluma birer mektup, ümmete birer çağrı oldu. Her uçurtma bir direniş bayrağıydı. Ve çocuklar, o bayrağın sancaktarıydı.
Gazze’nin uçurtmaları, bu dünyanın utanması gereken her karanlığa karşı ışık oldu. Onlar gösterdi ki, eğer gökyüzü hâlâ mavi ise, umut tükenmemiştir. Eğer bir çocuk, yıkıntılar arasında gülümseyebiliyorsa, düşman hâlâ yenilmemiştir.
Ve belki de bu yüzden, Bir gün tarih yazıldığında, Filistin’in çocukları şu cümleyle anılacak:
"Onlar, yerin altından değil, göğün üstünden savaştılar. Onlar uçurtmalarla direndi. Ve uçurtmalar kazandı."
Uçurtmaların göğe yazdığı direniş, yalnızca bir halkın hikâyesi değil, Tüm insanlığın yeniden kendine gelmesi için yazılmış bir mektuptu. Ve o mektubun mürekkebi, çocukların gözyaşıydı. Ama her damlası umut kokuyordu…
Erol Kekeç/06.05.2025/Sancaktepe/İST

