22 Mayıs 2025 Perşembe

Uçurtmaların Göğe Yazdığı Direniş

Gazze’de gün, yine toz bulutlarıyla uyanmıştı. Beton yığınlarının arasında ezilmiş zaman, yıkık duvarların gölgesine sinmiş hayaletler gibi ağır ağır sürünüyordu. Bir zamanlar çocuk çığlıklarının yankılandığı avlularda artık yalnızca enkazın arasından geçen rüzgâr konuşuyordu. Ancak o sabah, gökyüzü farklı bir türden fısıltıyla dolmaya başladı.

Yıkılmış bir okulun hemen arkasındaki boşlukta, yaşları sekiz ile on iki arasında değişen bir grup çocuk, ellerinde renkli kâğıtlardan, kumaş parçalarından ve tellerden yaptıkları uçurtmaları göğe salıyordu. Harap olmuş bir dünyanın ortasında, bu küçük ellerin göğe doğru uzanan çabası, belki de umudun en saf halini temsil ediyordu.

Uçurtmalardan biri, kırmızı, yeşil ve siyah renklerle bezenmişti; Filistin bayrağına benziyordu. Diğeri, sararmış bir defter sayfasından yapılmıştı; kenarlarına karalanmış kelimeler hâlâ okunuyordu: "Özgürlük, Adalet, Barış."

Ali, on bir yaşındaydı. Uçurtmalardan birini o yapmıştı. Babası, geçen yıl Ramazan ayında, ekmek almaya giderken vurulmuştu. Annesi ağladığında hiçbir şey söylemeyen Ali, uçurtmasını yaparken dudaklarının kenarında beliren küçük tebessümle, içindeki acıyı başka bir renge boyamayı öğrenmişti.

Ali’nin yanında duran küçük kardeşi Salma, altı yaşındaydı. Bir kolu yoktu. Bir saldırı sırasında enkaz altında kalmış, mucize eseri kurtulmuştu. Şimdi, diğer koluyla uçurtma ipine sarılmış, abisinin gökyüzüne taşıdığı düşleri birlikte seyrediyordu.

Gazze'de gökyüzüne uçurtma salmak, yalnızca bir çocuk oyunu değildi. Bu bir direnişti. Bu bir haykırıştı. Betonun altından göğe uzanan bir inançtı. Çocuklar, her biri savaşın tanığı olan elleriyle gökyüzüne tutunuyor, ölümün dilini bilmeyen kalpleriyle yaşamı yeniden icat ediyordu.

Yaşlı Hamza amca, yıllarını bu sokaklarda geçirmişti. Şimdi bastonuna yaslanarak bu manzarayı seyrediyordu. Dudakları kımıldıyor, içinden dualar geçiriyordu. Gözleri nemliydi ama bu gözyaşı acıdan değildi. Bu, belki de bir halkın tükenmeyen iradesine duyduğu saygının sessiz bir ifadesiydi.

Hamza amca yaklaştı Ali’ye. “Evladım, neden her gün bu enkazın ortasında uçurtma uçuruyorsun?” diye sordu.

Ali başını kaldırmadan cevap verdi: “Çünkü burada gökyüzü bize ait amca. Yerler yıkıldı, ama gökyüzünü henüz elimizden alamadılar.”

Hamza amcanın gözleri yaşla doldu. Bir çocuğun kurduğu bu cümlede bir milletin onuru yatıyordu. Göğsü kabardı, bastonuna daha bir sıkı sarıldı. "Allah sizden razı olsun çocuklar," dedi. "Siz, bu toprakların yeniden dirilişisiniz."

Uçurtmalar yükseldikçe, yıkılmış binaların üzerinden geçtikçe, duvarlara sinmiş acılar bir nebze hafifliyordu sanki. Her bir ip, yere değil, göğe bağlanıyordu. Her bir ipte bir hikâye, bir umut, bir dua vardı. Kimisinin ipinde annesini yitirmiş bir çocuk, kimisinde babasız büyüyen bir evlat, kimisinde toprağına hasret bir yaşlı vardı.

Bazı günler çocuklar uçurtmalara notlar bağlıyorlardı. Küçük kağıtlara yazılmış kelimeler, bazen bir şiir, bazen bir dua, bazen bir selam oluyordu. O notlardan biri, rüzgâra kapılmış ve sınırın öte tarafına uçmuştu. Orada bir gazetecinin ellerine ulaşmıştı.

Gazeteci, notu açtığında şunlar yazılıydı:

"Eğer bu notu okuyorsan, bil ki biz hâlâ hayattayız. Adımız Gazze. Ve biz pes etmedik. Ne zaman gökyüzüne baksan, bizi hatırla. Çünkü biz yıldızları seyrederken değil, yıldızlara uzanırken yıkıldık. Ama yeniden doğacağız."

O not, tüm dünyaya yayıldı. Gazze’yi yalnızca yıkıntılardan ibaret zannedenlerin gözleri açıldı. Çünkü orada, enkazın ortasında bile çocuklar gökyüzüne yazılar yazıyordu.

Ve bir gün… Gökyüzü, Filistin renkleriyle doldu. Onlarca uçurtma aynı anda havalandı. Belki de o an, Gazze’nin en büyük mitingiydi. Sloganlar yoktu, sesler yoktu ama uçurtmaların dansında öyle bir anlam vardı ki, düşman bile bakıp ürperdi. Çünkü orada sadece çocuklar değil, onların inancı uçuyordu.

Çocuklardan biri olan Zeynep, uçurtmasına şu notu yazmıştı:

"Biz korkmuyoruz. Çünkü Allah bizimledir. Siz tanklarla geldiniz, biz dualarla duruyoruz. Siz roket attınız, biz Kur'an okuduk. Bizim uçurtmamız, sizin füzelerinizden daha güçlü çünkü bizimki Allah’a ulaşır."

Zeynep'in annesi bu notu gördüğünde, gözyaşlarına boğuldu. Kızının bu kadar derin duygularla yaşadığını, bu kadar büyük bir yürek taşıdığını bilmiyordu. Onu alnından öptü ve şöyle dedi:

“Senin gibi bir evladım olduğu için Allah’a binlerce kez şükrediyorum. Çünkü sen umut oldun, ışık oldun, direniş oldun.”

Zeynep gülümsedi. Uçurtmasını biraz daha yukarı çekti. “Anne,” dedi, “gökyüzü kadar geniş hayallerim var benim. Onlar tanklarla değil, dua ile yıkılır.”

Ve o gün, Filistin’in çocukları yalnızca uçurtma uçurmadı. Onlar bir halkın, bir inancın, bir medeniyetin göğe yazdığı şiir oldu.

Uçurtmalar düşmana birer mermi, mazluma birer mektup, ümmete birer çağrı oldu. Her uçurtma bir direniş bayrağıydı. Ve çocuklar, o bayrağın sancaktarıydı.

Gazze’nin uçurtmaları, bu dünyanın utanması gereken her karanlığa karşı ışık oldu. Onlar gösterdi ki, eğer gökyüzü hâlâ mavi ise, umut tükenmemiştir. Eğer bir çocuk, yıkıntılar arasında gülümseyebiliyorsa, düşman hâlâ yenilmemiştir.

Ve belki de bu yüzden, Bir gün tarih yazıldığında, Filistin’in çocukları şu cümleyle anılacak:

"Onlar, yerin altından değil, göğün üstünden savaştılar. Onlar uçurtmalarla direndi. Ve uçurtmalar kazandı."

Uçurtmaların göğe yazdığı direniş, yalnızca bir halkın hikâyesi değil, Tüm insanlığın yeniden kendine gelmesi için yazılmış bir mektuptu. Ve o mektubun mürekkebi, çocukların gözyaşıydı. Ama her damlası umut kokuyordu…

Erol Kekeç/06.05.2025/Sancaktepe/İST

21 Mayıs 2025 Çarşamba

Deliliğin Duvarında Özgürlüğü Çizen Adam

 


“Siz Beni Bu Odaya Hapsettiğinizi Zannediyorsunuz… Ben Sizi Dışarı Kilitledim.”

Bunu ilk duyduğumda duraksadım. Şizofren denilen bir adam bağırmış bunu… Akıl hastanesinde. Doktorlara, hemşirelere, belki de sadece duvara… Ama çok netti: “Siz beni bu odaya hapsettiğinizi zannediyorsunuz. Ben sizi dışarıya kilitledim.”
Bir tokat gibiydi bu söz. Ve fark ettim ki, o cümlede bir delinin feryadı değil, bir uyanışın yankısı vardı.

Biliyor musun, bazen toplumda akıllı olan, aslında en kör olan olabiliyor. Ve en deli denilen kişi, hakikatin tam ortasında oturuyor olabilir. Ben de sana şimdi böyle konuşuyorum. Sana, yani toplumun “normalleri”ne…
Ben sizden kaçmadım. Sizin dünyanızdan sıkıldım. Sizin oyunlarınızdan, maskelerinizden, alkışlarınızdan, yalan sevinçlerinizden, diplomatik kavgalarınızdan…
Beni dışladığınızı sandınız. Oysa ben sizi dışarıda bıraktım. O kapıyı ben kilitledim. Sessizce.

Yalnızlık, Sandığınız Gibi Bir Çöküş Değil

Bana yalnızsın dediniz. Halbuki ben sakinim. Siz kalabalıksınız ama hep bir gürültünün içindesiniz. Kahkahalarınız bile gerçek değil, farkında mısınız?
Ben bir sabah, insanların çayını içip televizyona baktığı sıradan bir günde, kalktım ve tüm bu “normal” yaşama içimden şöyle dedim: “Bitti.”

Hiçbir çığlık atmadım. Bağırmadım. Delirmedim. Sadece sessizce yürüdüm o kalabalıklardan uzak. O günden beri hep bana deli dediniz. Ama işin aslı şu:
Ben iyileştim. Siz hastasınız. Ama sizin hastalığınız daha tehlikeli çünkü kalabalıkça bulaşıyor, alkışlanıyor, hatta pazarlanıyor.

Bir Oda Seçtim Kendime-Sessizlikle Döşeli

Odanın ne kadar küçük olduğu önemli değil. Zihnimin ne kadar geniş olduğu önemli.
Ben kendime bir oda seçtim. Dört duvarı var ama o duvarlar beni boğmuyor. Çünkü bu odada ben özgürüm.
Siz dışarıda özgür olduğunuzu sanıyorsunuz ama her anınız gözetleniyor. Kim ne dedi, kaç beğeni aldı, hangi kombin uydu, hangi tartışma daha çok reyting aldı…

Benim odamda Wi-Fi yok ama huzur var. Işıklar yok ama yıldızlar var.
Bu oda bir hapishane değil. Bu oda bir korunma alanı. Sizden korunmak için kurduğum bir sığınak.
Ve inanın, dışarıdaki çığlıktan, bu sessizlik daha sağlıklı.

Toplum Denilen Kalabalık – Bir İllüzyon

Sizce bir adam neden kendi isteğiyle toplumdan uzaklaşır?
Çünkü yorgundur. Çünkü artık her “ne haber?” sorusu, her “ne işle meşgulsün?” sorgusu bir bıkkınlık doğurmuştur.
Oysa bazen sadece susmak ister insan. Gülmek zorunda kalmadan, onaylanma mecburiyeti olmadan, etiketlenmeden…
Ama siz buna “kapanmak” diyorsunuz. Hayır. Ben kapanmadım.
Ben yalnızca açtım. Kendime açıldım. Hakikate açıldım.

Yolda yürürken insanların birbirine baktığı ama hiç kimsenin birbirini görmediği bir düzenin içinde olmak istemedim.
Herkesin başkasının acısına “emoji” ile tepki verdiği bir dünyada yaşamak istemedim.
Ben gerçek acı istedim. Gerçek bir sessizlik. Gerçek bir kalp atışı.

Sizi Odanın Dışına Kilitledim-Çünkü İçimde Siz Yoktunuz

Zannetmeyin ki sizi küçük gördüğüm için yaptım bunu. Aksine, bu bir büyüklük taslaması değil.
Bu, bir temizliktir. Ruhun kendi kalabalığını arındırmasıdır.
Sizi o kapının dışında bıraktım çünkü içimde artık size yer yoktu.
Bu ne nefret, ne öfke… Bu sadece bir vedadır.

Yıllarca, içimde size yer açmak için kendimden kısmışım.
Bir tebessüm için yutkunmuşum.
Bir “ayıp olmasın” için susturmuşum.
Ama artık bitmişti. Ve ben o kapıyı içten kapattım.

Sürüklenmedim: Yüzerek Çıktım

Bazıları der ki: “Toplumdan uzaklaştı, çöktü, yalnızlaştı, delirdi…”
Hayır. Ben çökmek için değil, yükselmek için ayrıldım.
Siz akıntıya kapıldınız, ben yüzdüm. Siz trendlerin peşinden sürüklendiniz, ben kendi içimde derinleştim.

Bir gün bir parkta oturdum. Yanımda ne telefon ne ajanda… Sadece ben ve gökyüzü.
O an içimden geçirdim: “Şu an burada olduğumu kimse bilmiyor… Ve bu, beni hiç rahatsız etmiyor.”
Çünkü o anda “kimliksiz”dim. Ne işim vardı, ne rolüm, ne kimliğim.
Sadece bendim.

İşte o anda özgürdüm.
Sizse özgürlüğünüzü kimlik kartlarında ararken esir oldunuz.
Ben sadece durdum. Siz sürekli koşarken ben oturdum.
Ve inanın, çok daha uzağa vardım.

Herkesin Dilsizleştiği Bir Çağda Bağırdım

Siz bana “sessiz” diyorsunuz ama ben aslında en çok bağıranım.
Çünkü sizin kahkahalarınızın ardında sessizlik, benim sessizliğimin ardında feryat var.

Bir şizofrenin çığlığı sadece hastalığın değil, sezginin, farkındalığın, hakikatin çığlığı olabilir.
Toplum o çığlığı duymaz çünkü kendi gürültüsüne kulak vermekten sağır olmuştur.

Biliyor musun, ben bazen kendi içimde yürürken, geçmişte duyduğum seslerin yankısıyla konuşuyorum.
“Başarılı olmak zorundasın.”
“Evlen, çoluk çocuğa karış.”
“Bir baltaya sap ol.”
Ve hepsi sadece bir yankı.

Bu yankılarla yaşamak delilikse, evet deliyim.
Ama siz bu yankılara göre yön buluyorsanız, siz deli değilsiniz, sadece robotlaşmışsınız.

Örnek mi İstiyorsun? Al…

Bir gün bir doğum günü partisine çağırıldım. Kalabalık, müzik, pastalar…
Ama kimse birbirinin gözünün içine bakmıyordu.
Bir kadın selfie çekip hemen Instagram’a attı. “Çok eğlendik” yazdı.
Halbuki eğlenmedi. Gözleri bile gülmüyordu.

O an kalktım, dışarı çıktım. Yağmur yağıyordu.
Islandım ama huzurluydum.
Çünkü ıslanmak, sahte gülüşlerden daha gerçekti.
Ve ben o gün karar verdim:
Sahici olmayan her şeyi geride bırakacağım.

Bir başka gün hastanede bir tanıdığı ziyaret ettim.
Koridorun bir köşesinde yaşlı bir adam ağlıyordu.
Kimse dönüp bakmadı. Çünkü herkes kendi telefonundaydı.
Oysa adamın gözyaşında hayat vardı.

Ben yanına oturdum. Konuştuk.
Hiçbir şey sormadım. Sadece dinledim.
Ve o an kendimi insani hissettim.
Ama insanlar bana garip baktı.
Çünkü dokunmak, sarılmak, konuşmak bile artık delilik sayılıyor.

Sonra O Kapıyı Kapattım

O günden sonra kendi odama çekildim.
Kapıyı sessizce kapattım.
Ve dışarıdan gelen her sesi, her beklentiyi, her rolü dışarıda bıraktım.

Siz hala koşturuyorsunuz.
“Daha iyi bir ev, daha çok beğeni, daha iyi kariyer…”
Ama en iyisi hâlâ içimizde saklı.
Ve o içimiz, o kadar karanlık ki, bakmaya cesaretiniz yok.

Ben baktım. O karanlığa. Korktum ama baktım.
Ve o karanlıkta bir ışık vardı.
İşte şimdi o ışıkla yazıyorum bu satırları.

Evet, Belki Deli Görünüyordum

Ama bu delilik bana bir özgürlük getirdi.
Artık insanlar beni yargılamıyor çünkü unuttular.
Oysa ben kendimi her gün yeniden tanıyorum.
Aynaya her bakışımda başka bir yüzüm var. Ve hepsi ben.

Siz tek bir maskeyi yıllarca takıp gerçek yüzünüzü unuttunuz.
Ben her maskemi çıkardım, her yüzümü gördüm.
Ve sonunda sadece “ben” kaldı.

Bu yazıyı okuyorsan, belki sen de o odanın dışında kalansın.
Ama hâlâ içeri girme şansın var.
Yalnızlık korkulacak bir şey değil.
Yalnızlık, yeniden doğuşun sancısıdır.

Ve ben doğdum.
Size benzemeyen, sizin alkışlamadığınız ama kendini duyan biri olarak doğdum.

Bitirirken...

Eğer bir gün birini bir odada yalnız görürsen, ona acıma.
Onu iyileştirme hevesine kapılma.
Belki o senden daha sağlıklıdır.
Belki o seni dışarıda bırakan kişidir.

Ve unutma…

“Siz beni bu odaya hapsettiğinizi zannediyorsunuz. Ben sizi dışarı kilitledim.”

Ben o cümleyi yüreğimde taşıyorum.

Çünkü ben artık gerçekten yaşıyorum.
Ve sen hâlâ dışarısın.

Erol Kekeç/22.05.2025/Sancaktepe/İST

Vahyin Önünde Çöküş- Hakikati Yazıp Satanlara Karşı Tüm Zamanlara Ültimatom

İnsanlık tarihinin en ağır suçlarından biri, hakikati bilerek tahrif etmek, onu çıkar uğruna eğip bükmek ve sonra da bu çarpıtılmış sözleri ...