11 Mayıs 2025 Pazar

Azgınlığın Ahlâksızlığın ve Helâkin Eşiğinde Bir Toplum

 

 Kur’an’da Lût Kavmi ve Helâkin Sebebi

Hud Suresi'nde geçen Lût kıssası, yalnızca bir tarihi olay değil, her çağın bozulmuş toplumlarına gönderilmiş bir uyarıdır. Ayette şöyle buyruluyor:

“Elçilerimiz Lût'a geldiklerinde, Lût, onlar yüzünden tasalandı, onlar hakkında çaresizlik içine düştü. Elçiler ona, ‘Korkma, üzülme. Biz, seni ve aileni kurtaracağız. Ancak karın başka. O, geride kalıp helâk edilenlerden olacaktır.’” (Hud/77)

Bu ayet, ahlaksızlıkla mücadelede yalnız kalmanın, sapkın çoğunluklar karşısında hakikat yolunda dimdik durmanın ne kadar zor olduğunu gözler önüne serer. Lût Peygamber, toplumunun içine düştüğü sapkınlıklardan dolayı derin bir hüzün yaşamıştır. Ancak Allah’ın elçileri, hak üzere olanları kurtaracaklarını, bâtıla uyanların ise helak edileceğini açıkça beyan etmişlerdir.

“Şüphesiz biz, bu memleket halkı üzerine, fasıklık ettiklerinden dolayı gökten bir azap indireceğiz.” (Hud/82)

Bu ifade, yalnızca cinsel sapkınlık değil, aynı zamanda haddi aşma, edep ve sınır tanımama, azgınlaşma, hakka ve peygambere isyan gibi fasıklıkların da helâke sebep olduğunu ortaya koyar.

“Andolsun biz, aklını kullanacak bir kavim için o memleketten ibret alınacak apaçık bir delil bıraktık.” (Hud/83)

İşte bu ayet, bugün hâlâ Lût Kavmi'nin başına gelenlerin, tarih kitaplarında bir efsane değil, yaşayan, konuşan ve ibret vesikası olan bir gerçeklik olduğunu ilan eder.

Günümüzde Lût Kavmi Yeniden Diriliyor

Bugün insanlık, Lût Kavmi'nin işlediği günahları meşru göstermekle kalmıyor; bunları anayasal hak, kimlik, hatta bir "gurur" meselesi olarak ilan ediyor. LGBTİQ+ adı altında cinsel sapkınlıklar destekleniyor, nesillerin zihinleri bozuluyor, ahlak normları yerle bir ediliyor.

Televizyon dizileri, sosyal medya platformları, çocuk kitapları ve animasyon filmleri aracılığıyla bu sapkınlıklar adım adım normalleştiriliyor. Bir milletin en büyük düşmanı tankla, tüfekle gelen değil; inanç ve ahlâkını çürüten görünmez zehirdir. Bugün o zehir küresel medyayla, modayla, “özgürlük” adı altındaki yozlaşmayla içimize zerk ediliyor.

Aile Kurumu ve Neslin Korunması Tehlikede

Lût Kavmi'nin sapkınlığı, Allah’ın yaratılış düzenine karşı açık bir başkaldırıydı. Onlar, kadınları bırakıp erkeklere meylederek fıtrata isyan ettiler. Günümüzde de bu isyan yeniden hortlatılmış durumda. Aile yapısı küçümseniyor, evlilik değersizleştiriliyor, cinsiyetsizlik propagandasıyla çocuklara “kendin seç” gibi fitne tohumları ekiliyor.

Kadının kadın, erkeğin erkek olarak kalmasının bile bir "dayatma" gibi gösterildiği bu çağda, Allah’ın “doğru yol” olarak bildirdiği fıtrat neredeyse sapkınlık olarak etiketleniyor. Oysa Kur’an, aileyi bir rahmet, bir sükûnet ve bir emniyet kalesi olarak tarif eder. Bu kaleyi yıkmak, sadece bireyin değil, toplumun da çöküşüdür.

Fasıklık, Ahlâksızlık ve Kolektif Helâk Riski

Hud Suresi 82. ayette geçen “fasıklıklarından dolayı” ifadesi son derece dikkat çekicidir. Allah, Lût Kavmi’nin helâkını sadece cinsel sapkınlığa değil, o sapkınlıkla birlikte gelen küstahlığa, isyana, hakaretkâr dile, zulme ve alaya bağlamıştır.

Bugün de bu ahlâksızlıklar yalnızca bireysel sapmalar olmaktan çıkmış, organize bir ideolojik dayatmaya dönüşmüştür. Şayet bir toplum bu kadar pervasız şekilde Allah’ın sınırlarını ihlal eder ve toplumsal sapkınlığı alkışlarsa, Lût Kavmi gibi toplu bir helâkin eşiğine gelmiş demektir.

Kur’an’ın beyanıyla, “Allah bir kavmi helâk etmek istediğinde, onların azgınlarını başa geçirir, halk da buna ses çıkarmaz, sonra hepsi birlikte helâk edilir.” (Bakınız: En’am /131-Araf /96)

Sessiz Kalmak da Suç Ortaklığıdır

Bugün Allah’a, peygambere, ahlâka, edebe, iffet ve haya gibi değerlerimize savaş açan bir dünya sistemi var. Lût Kavmi sapkınlığı, yalnızca bir grup azgın azınlığın meselesi değil, toplumun tüm katmanlarını ilgilendiren bir sapma halini aldı. Ve Müslümanlar bu gidişata ya sessiz ya da seyirci.

Unutulmamalı ki, Lût’un karısı da bu sapkınlık içinde yer almamıştı ama azgın kavmin düzenini benimsediği için helâke dahil oldu.

“Ancak karın başka. O, geride kalıp helâk edilenlerden olacaktır.” (Hud/81)

Bu uyarı, yalnızca fiili sapkınlığa değil, ona onay veren, karşı çıkmayan, savunan herkese yöneliktir.

Ne Yapmalı?

a) Aileyi ve Nesli Korumak İçin Seferberlik

Toplumun temel direği ailedir. Evlatlarımızı bu zehirli kültürden korumak için bilinçli, değer merkezli bir eğitim anlayışı geliştirmek zorundayız. Ahlâk eğitimi, fıtrat bilgisi, haya ve iffet kavramları yeniden ihya edilmelidir.

b) Hakikat Mücadelesinde Söz Almak

Kur’an bize sadece ibret değil, mücadele sorumluluğu da yükler. Sadece dua eden değil, ayağa kalkan, uyaran, yazan, anlatan, itiraz eden bir topluluk olmadan bu karanlık büyümeye devam edecektir.

c) Meşru Tepki, Meşru Direniş

Bugün LGBT dayatmalarına karşı yürüyen, protesto eden, sosyal medyada uyarı yapan, evladını korumaya çalışan her anne-baba birer Lût gibidir. Çünkü azgın çoğunluk içinde hakka sarılmak en büyük cihattır.

 Akledenler İçin Açık Bir Delil Var

“Andolsun biz, aklını kullanacak bir kavim için o memleketten ibret alınacak apaçık bir delil bıraktık.” (Hud/ 83)

Sodom harabeleri hâlâ yerinde duruyor. Ölü Deniz hâlâ canlı yaşam kabul etmiyor. Allah bu kavmin izlerini, bir daha unutulmasın diye tarihe mühürlemiş. Peki ya biz? Unuttuk. Hatırlatıldığında da "çağ dışı" deyip geçtik.

Oysa Kur’an’da geçen her helâk kıssası bir dua değil, uyarıdır. Bugün bizler, ahlâksızlık batağında debelenen bir dünya düzeninin tam ortasında yaşıyoruz. Ya Lût gibi tertemiz bir yol seçip kurtuluşa ereriz, ya da onun karısı gibi "gizli onayımızla" helâke dahil oluruz.

Erol Kekeç/19.02.2025/Sancaktepe/İST

Bir Çocuğun Kalbinden Direnişe-Doğruların Peşindeki Yalnızlık

Henüz dört ya da beş yaşlarındaydım. İkindiyle akşam arasında, gökyüzü griye çalarken, toprağın kokusu daha yoğun hissedilir ya da öyle gelir ya insana. O yaşlar, bir çocuğun kalbinde ne varsa onun tüm evren olduğunu sandığı zamanlardır. İşte o zamanlarda, kendimce evrenimle boğuşurken, ilk kez adaletle tanıştım. Ama ne adalet… Ensemde acısıyla yankılanan bir tokat eşliğinde.

Abim benden epey büyüktü, aramızda yaklaşık on yaş vardı. Her ne olmuşsa, beni kızdıracak bir şaka yapmıştı. Belki küçük bir söz, belki biraz alay… Ama o an için, bir çocuğun ruhunda yankılanan büyük bir haksızlıktı bu. Dayanamadım, yerden bir taş kaptığım gibi ona fırlattım. Kaçtı, bense peşinden.

Tam o sırada babam çıkageldi. Tarladan yeni dönüyordu. Elinde, motoru çalıştırmak için kullanılan kalınca bir ip vardı, biz ona "kendir" derdik. Bahar mevsimiydi, tarla sürüyordu babam. Yorgun, terli ve biraz da sinirli görünüyordu. İpi bana uzattı, “Oğlum, bunu al eve götür,” dedi. Fakat ben hâlâ öfkeliydim. “Hayır, önce ona vuracağım, sonra götürürüm,” dedim. Bu söz, bir çocuğun isyanının ve adalet arayışının ilk cümlesiydi belki de.

Babam o sinirle, elindeki kendir ipiyle bana bir güzel girişti. Öylece dayak yedim. Öyle ki, rahmetli amcam koşup geldi de babamın elinden beni aldı. Dövülmüştüm. Hem de içim bile dövülmüştü sanki… Ama garip olan, ardından bana “Niye bu kadar dövüldün?” dediklerinde verdiğim cevaptı: “Ne de olsa ipi götürmedim ya…”

Evet, o anda bile kendi içimde inandığım doğruluktan sapmamıştım. O ipi götürmemiştim çünkü önce kendi meselemi halletmem gerekiyordu bana göre. O yaşta bile içimdeki direniş, dışımdaki dayaktan güçlüydü.

İşte böyle başlamıştı yalnızlıkla tanışıklığım. İnsanlarla değil, anlayışla aramdaki mesafeydi aslında. Çünkü ben, kalbimden geçen doğrulara sımsıkı tutunuyordum. Silah dayasalar da bana, içime sinmeyen bir şeyi yapmazdım. Hâlâ da öyleyim. Belki de bu yüzden birçok tokat yedim. Ama her biri beni biraz daha sağlamlaştırdı.

İlkokul üçüncü sınıftaydım. Yatılı okuldu. Aynı sırada oturduğum çok sevdiğim bir arkadaşım vardı. Adeta et ve tırnak gibiydik. Yemekhane düzeninde, on kişi aynı masada otururduk. Yerimiz dardı, ama alışmıştık. O arkadaşım, yemeğini bizim masadan alır ama yan masada yerdi. Çünkü orası daha rahattı. Fakat bu durum beni rahatsız etmeye başlamıştı.

Yemeği her gün bir öğrenci alıp getirirdi, yemekten sonra karavanayı geri götürürdük. O arkadaşım, bizim masadan yemeğini alır, ama ne getirir ne de götürürdü. Bir gün artık dayanamayıp “O zaman yemeğini de oradan al,” dedim. Üste çıktı, yine direnince ben de elimdeki kepçeyle suratına vurmuştum. Evet, küçük bir çocuğun içindeki adalet duygusu bazen sert yollarla dışa vururdu. O da sinirlenip karavanayı kaptığı gibi arkadaşların üzerine fırlattı. O gün yemek bana zıkkım oldu, çıktım gittim.

Bu olaydan sonra onunla üç ay konuşmadım. İçimdeki kırgınlık kolay geçmiyordu. Sınıftaki kız arkadaşlarımız, bizi barıştırmak için seferber oldu. Ama ben kararlıydım: “Özür dilemeden barışmam. Hatasını kabul etsin.”

İşte tam bu sırada Mustafa Keleş isimli bir öğretmen devreye girdi. Amacı bizi barıştırmaktı ama sözlerime kulak vermek yerine yüzüme sert bir tokat attı. “Bu çok inatçı. Büyüyünce de böyle olur,” dedi. Ben ise karşımda eğilmemi bekleyen kalıplara karşı her zaman dik durmuş bir çocuk gibi doğruldum ve dedim ki: “Bu mu sizin adaletiniz? Ben barışmıyorum, defolun gidin başımdan!”

O an, içimde koca bir kavga koptu. Sadece arkadaşım değil, bir öğretmen bile benim içimdeki hak duygusunu anlayamamıştı. Ama ben vazgeçmedim. O tokatlar, beni katılaştırmadı. Aksine, doğru bildiğim uğruna dik durmanın ne kadar kıymetli olduğunu öğretti. Zamanla o arkadaşımla nasıl barıştık bilmiyorum. Hayat bazen keskin ayrılıkları yumuşatıyor. Ama çocuk kalbimde o direniş, o ilk isyan, hiç silinmedi.

Çocukluk, sadece oyuncaklarla oynanan bir dönem değil. O dönem, aynı zamanda insanın karakterinin mayasının karıldığı zaman. Bana kimse “insanlar değişir” diyerek kendi içimdeki sezgilerimi bastıramaz. Kimse “herkes böyle yapıyor” dedi diye doğrularımdan dönmem. Ben başkalarının uyarılarına göre değil, kendi ruhumun aynasına bakarak yaşarım.

Beni hayatta ayakta tutan şey, Rabbime olan güvenimle birlikte, o çocuklukta yediğim tokatlar oldu belki de. O acılar, içimdeki adalet duygusunu besledi. Bugün hâlâ haksızlığa tahammül edemiyorsam, bir yerde bir eşitsizlik gördüğümde içim daralıyorsa, işte bu yüzdendir.

Her şeyin en çocuksu, en saf hâliyle yaşandığı o yıllara şimdi dönüp baktığımda, içim burkulmuyor. Aksine, o günlere içli bir özlem duyuyorum. Çünkü o günler, bugünkü ruhumun temellerinin atıldığı yıllardı. O günler bana bir şey öğrettiyse, o da şudur: Adalet, önce bir çocuğun kalbinde hissedilirse gerçektir. Ve bu hissi kaybetmeyen insanlar, ne kadar acı çekse de, asla yıkılmazlar.

Bir çocuk, kendi içindeki vicdanla büyürse, dünyadaki en büyük öğretmeni bulmuş demektir. Ben de o öğretmene kulak verdim. Ne olursa olsun iç sesime sadık kaldım. Ve Rabbime hamdolsun, hiçbir güç beni inandığım değerlerden koparamadı.

Herkesin, her şeyin değiştiği bu dünyada, ben çocukluğumun en temiz duygusunu koruyarak yaşadım. Bu yüzden, her gün biraz daha yalnız kalsam da, içimdeki kalabalık bana yetiyor. Ve o küçük çocuk hâlâ içimde, yel değirmenlerine karşı mücadele ediyor.

İnanın, ne tokatlar unutturabildi o çocuğu, ne küskünlükler. O çocuk büyüdü belki ama inandığı değerler hiç değişmedi. Tıpkı o gün ipi götürmeyen, “önce içimdeki adaleti yerine getireyim” diyen küçük ben gibi.

Ve şimdi o günlere, içli bir selam gönderiyorum. Çocuk yüreğimle, dürüstlüğün elimden hiç düşmediği bir tokmak gibi hayatı yoğurmaya devam ediyorum.

Çünkü bazı insanlar hayatı boyunca yalnız yürürler. Ama o yürüyüş öylesine iz bırakır ki, bir gün mutlaka biri o izi takip eder.

Ben yalnızlığı seçmedim. Ama doğrularımı satmamayı seçtim. Eğer bu yüzden yalnızsam, varsın olsun.

Bu yalnızlıkta Rabbim var, vicdanım var, ve çocuk kalbimle büyüttüğüm umutlar var.

Ve hâlâ, içimdeki o çocukla birlikte yel değirmenlerine karşı yürüyorum. Elimde doğruluk, gönlümde hakikat, kalbimde sarsılmaz bir inançla…

Erol Kekeç/28.04.2025/Sancaktepe/İST

Vahyin Önünde Çöküş- Hakikati Yazıp Satanlara Karşı Tüm Zamanlara Ültimatom

İnsanlık tarihinin en ağır suçlarından biri, hakikati bilerek tahrif etmek, onu çıkar uğruna eğip bükmek ve sonra da bu çarpıtılmış sözleri ...